• 04 Temmuz 2019, Perşembe 9:14
Abdullah AYAN

Abdullah AYAN

23 Haziran sonrası.. Nereye doğru?…

23 Haziran sonrası.. Nereye doğru?…

"Bu oy farkıyla İstanbula belediye başkanı olamazsın!" denerek, mazbatası elinden alınan daha doğru ifadeyle hakkı gasp edilen İmamoğlu, tekrarlanan seçimde rakibi bir yana, Erdoğan' ı ve 17 yıllık iktidarı hezimete uğratarak, unutulmayacak bir zafere imza attı.

Seçimlerden önce yayınlanan makalemin "Erdoğan kaybediyor, İmamoğlu kazanıyor" başlığı perşembeden gelmekte olan pazarın habercisiydi..

7 Haziran 2015 seçimleriyle başlayan Erdoğan' ın inişini ve 31 Mart yerel seçimleriyle hızlanan çözülmenin 23 Hazirandan itibaren olası gelişmelerini makalenin sonunda şöyle özetlemişim:

"24 Haziran sabahından itibaren sandıktan çıkacak tablo ışığında daha geniş değerlendirmeler yapılacak, yapacağız.

Ama görünen köy kılavuz istemiyor..

Erdoğan rejim değişikliğiyle zaten sorunlu olan devlet yapısını iyice işlemez hale getiren ve krizi gittikçe ağırlaştıran gidişatın faturasını siyaseten ödemekle karşı karşıya…

İstanbul' da yeniden kazanacak İmamoğlu, farkı 3-5 puan açarsa bambaşka şeyleri tartışır, konuşur hale geleceğiz.."

Fark 3-5 puanda kalmadı, 'deprem' türünden gelişmelere yol açacak biçimde 9 puanı buldu.

Ve gerçekten de,ortaya çıkan tablonun estirmeye başladığı yeni rüzgar gecikmeden etkisini gösterdi. Bugün itibariyle bambaşka şeyleri konuşup, tartışmaya başladık.

İstanbul seçimleriyle ilgili kaybeden Erdoğan ve yakın çevresi de, kazanan cephe de elbette durum değerlendirmesi yapacaktır.

Geçen yıl bugünlerde yapılan genel seçimler, o seçimlerde 'verin yetkiyi, ülkeyi uçurayım' diyen Erdoğan' ın 23 Haziran sonrası, aksayan sistemin eksiğini gediğini tartışmaya açması ve yakınındaki kurmayların, 'düzeltilmeye muhtaç şeyler varsa, bu alanda gerekli adımlar atılacak' söylemi bu yeni durumdan çıkarılan ilk ders gibi anlaşılmalı…

İyi de, böylesine tamirat, tadilatlarla ülkenin içine girdiği kriz gerçekten çözülebilir mi?

Türkiye geçmiş ekonomik krizlerden farklı olarak bugün sadece vatandaşı yakan hayat pahalılığı, enflasyon, durgunluğun körüklediği işsizlikle boğuşmuyoruz..

Daha da önemlisi tek adam rejimiyle gittikçe içinden çıkılmaz hale sokulan ve kuvvetler ayrılığının yerini tüm erkleri tek adama bağlayan süreçte, çöken hukuk ve sorunları çözmek yerine körükleyen bir siyasi krizle karşı karşıyayız..

Parlamentonun etkinliğini ortadan kaldıran, ülkeyi kendisi ve dar çevresinin uygun bulduğu kararnamelerle yöneten bir rejim ve o rejimin gölgesinde zaten geçmişte de çok parlak sınav verememiş çöken bir adalet sistemi..

Türkiye, ilk kez ne zaman sona ereceği meçhul bir ekonomik krizi işte bu siyasi iklimin gölgesinde her gün büyüyen faturayla göğüslemeye çalışıyor…

Krizi dış güçlere bağlayıp, 'geçti geçiyor' mantığıyla savuşturmaya çalışan Erdoğan' ın hızlanan düşüşü durdurma şansı yok.. Yok çünkü, hasta hastalığı kabul etmiyor, sorunu kabul etmeyenin çözüme yanaşması mümkün mü?

Üstelik, kabul etmediği için hem fatura büyüyor, hem tedavi gittikçe içinden çıkılmaz hal alıyor.

23 Haziran sonrası Erdoğan' ın başlattığı ve AKP yetkili organlarının da onun izinden giderek dile getirdiği 'bir yıllık sistemde aksayan yanların düzeltilmesi'  çabaları ülkenin gittikçe ağırlaşan sorunlarına ne çözüm getirir, ne de vatandaşın derdine derman olur..

Olmayacağını seçimlerin ardından başlayan zam furyasıyla herkes mutfağında, kıt bütçesinde görüyor zaten..

Peki girdiğimiz kaostan çıkış var mı?

Türkiye defalarca krizlere girdi, ağır bedeller ödeyerek te olsa çıktı..

Ama bu kez ödenecek faturayı ağırlaştıran sorunlar ekonomiyle de sınırlı değil..

Zaten ağır aksak yürüyen, tam olarak demokrasiyi yaşatamayan, adaleti sağlayamayan bir sistem partili Cumhurbaşkanı rejimiyle bitti, yıkılanın yerine de neyi, nasıl getireceğimizi henüz bir masaya oturup tartışma noktasına bile gelmiş değiliz.

Siyaset elbette boşluk kaldırmaz. Erdoğan' lı AKP' nin yitirmekte olduğu tabanın da içinde olacağı, tüm toplum kesimlerinin ortak yaşam iradesiyle ortaya çıkacağı, her türlü kimliğin ötesine geçen yeni bir toplumsal uzlaşmaya, sözleşmeye ihtiyacımız var..

Hayata geçtiği günden beri sorun üretmekten öte işe yaramayan ve sonunda artık tüm işlevini yitiren 83 anayasasının yerine, yeni çağın dinamikleri ışığında, barış içinde bir arada yaşama iradesini ortaya koyacak, her türlü ayrımcılığa karşı çıkan yeni bir anayasa..

Alevi/Sünni, Türk/Kürt, sol/sağ, muhafazakârından seküler dünya görüşüne sahip herkesi kucaklayan, şeffaf ve hesap verebilir bir yönetim anlayışını sadakat yerine liyakate dayalı kadrolarla pekiştiren adil ve demokratik bir ülke…

İşimizin zor olduğu yadsınamaz gerçek ama umudu besleyen gelişmeler de yok değil..

Son ve çarpıcı örnek, İstanbul' da İmamoğlu' nun yukarıda özetlediğim ortak yaşama iradesinin desteğiyle kazanması…

CHP, İyi Parti, HDP ve Saadet Partisi bir araya gelip demokrasi ortak paydasında buluşabiliyor.

Bir adım sonrasında ve hepimizin bir arada yaşayacağı ortak çatıyı çatar, ortak sözleşmeyi yazarken, ister Kaftancıoğlu ister İmamoğlu ile temsil edilsin yeniyi temsil eden bir isim, örneğin Babacan, Demirtaş ve Özdağ ile neden belli ilkeler doğrultusunda bir araya gelmesin?

Erdoğan ve Bahçeli İstanbul seçimleri öncesi Öcalan mesajlarına yeşil ışık yakıyor da, yukarıda kimi isimlerle sembolize etmeye çalıştığım siyasi çizgiler neden demokrasi paydasında toplanmasın?

Ön yargılardan uzak, karşıdakini ötekileştirmeden, herkesin haklarına saygılı; adil, eşitlikçi, hesap verebilir, liyakate dayalı bir yeni iklimi bu ülkede hakim kılmak zorundayız..

Formül zor, koşullar ağır ama ne başka çıkışımız var ne de başka bir Türkiye…


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


yukarı çık