• 23.08.2017
Abdullah Ayan

Abdullah Ayan

Tuz deposundan Taş Bina' ya -21-

Tuz deposundan Taş Bina' ya -21- (İlyas Halil'in kaleminden Celal Çumralı)

"Odunlarımı ver Hakim bey!"

Mersin' in o çok bereketli sanat yıllarına damgasını vuran beş, altı kişiden biri de Yargıçlık mesleği yanında şairliğiyle de öne çıkan Celal Çumralı' dır.

Çumralı, emekli olduktan sonra da sevdalısı olduğu kentte ölünceye kadar avukat olarak hukukçu mesleğini ve sanatçı olarak ta yazmayı sürdürmüştür.

İlyas Halil, tıpkı Nuri Abaç ile olduğu gibi Çumralı anılarını da öyküleştirip aktarır bize...

Üstelik mekanları kendi şiirsel diliyle en ince ayrıntısına varıncaya kadar anlatır.

'Odunlarımı ver Hakim bey!' işte böyle bir Çumralı öyküsüdür ama sadece bir şairi değil aynı zamanda dönemin Mersin' ini de yansıtır... Öyle olmasa, Halil' den başka hangi sanatçı bugüne kadar soğuk yüzlü adliye binasını 'yasemin yüzlü' olarak tanımlar ki?

"Kuzey Afrika kolonyal stilinde yapılmış, ortası gökyüzüne açık Mersin Adliye Binası, 1956 yılında, yüz yirmi bir ak güvercin, on yedi yargıç, bir kaç savcı ve bir şair tarafından istila edilmişti.

O günlerde, yasemin yüzlü yapının önünü güvercinler kapamazsa, aralık sokaktan deniz görünürdü. İş denizi, ithal ve ihraç denizi. Önü deniz, ardı hapishane olan yapı iki yanı ile hem güzelliklere, hem de dertlere alışıktı.

Gözleri iki kar kuyusu, yüzünün derinliğinde gömülü idi. Celal Çumralı günlerini yargıç olarak, insanların anlaşmazlıklarını ayıklamakla geçirirdi. Çalışma saatlerinden sonra düşünce ile yaşamın çelişkilerini düzeltmek için kafa patlatır, şiir yazardı.

Şairi yargıdan, yargıcı şiirden ayırmaya olanak yoktu. Kimi günler ikisiyle doluydu. Neyin yargı, neyin şiir olduğunu anlamak zordu.

O bahar günü, adliye binasının önü arı kovanıydı. Beyaz önlüklü kahveciler, sağa sola koşuşuyor, yargıçlara kahve taşıyorlardı. Civar köylüler öbek öbek toplanmışlar, fısıldaşıyorlardı. Kapıdan yargıçları gözlüyorlardı. Sert bakışlı yargıç elini uzattı. Kahve fincanını aldı, ağzına götürdü, içti. Bıyıkları kahveleşti. elinin tersiyle sildi.

Kara cübbeli avukatlar bir kapıdan girip, öteki kapıdan çıkıyorlardı. Kapıda dikilen mübaşirin sesi koridorda yankılandı. "1927 doğumlu Fatma kızı Fatmaa!"

O gün Çumralı' nın konuğu olan Haşmet Akal' ın yüzü gülümsedi. "İşte bu!" dedi. "Gerçek şiir 1927 doğumlu Fatma kızı Fatma' nın öyküsü. Bunu gör, bunu duy, bunu yaz!" Celal hafifçe gülümsedi. Başını salladı. İnsanların çilesi, günlük dertlerden daha derindi onun için, daha karışıktı.

Bahar akşamları binanın önünde, kıyıya vuran deniz durulur, sakinleşirdi. Küçük dalgalar yavaş yavaş erir giderdi. İnce duman tutardı havayı. Mavi suyun içinde yüzen balıklar gibi, köylüler yavaş yavaş çekilir, giderlerdi derinlere, alacakaranlığında gecenin. Alev gökyüzünde koyulaşır, limondan portakala dönerdi. Çumralı çocuklar gibi, bisikletine biner evinin yolunu tutardı. Şiir böyle başlardı Çumralı' da. Renkler böyle doğardı Abaç' da... Nuri' nin renkte yaptığını Celal şiirde yapıyordu. Bu iki sanatçının birbirlerini etkilemesinden çok, günün sanat akımı ikisini bu düzeye itmişti. Her iki sanatçının seçtikleri sürrealist dille fikirlerini, duygularını daha iyi belirteceklerine inançları vardı. "Realist yol her zaman realiteyi ortaya çıkarmaz! Başka bir deyişle, mantık yaşamının karanlık yönüne ışık tutmak onu aydınlatmaz, anlatmazdı. Mantıkla bakılan olaylar kolayca anlaşılır. Bu anlama olayın gerçek yönünü kavrar mı bilemeyiz." diyordu bu sanatçılar.

Bir yandan bu türlü çekişmeler olurken, diğer yandan Mersin, bir renkli şiir içinde yüzüyordu. Akkahve dünyaya açılıyordu.

"Akşam mıydı neydi, seni görüyorum  bir aydın aralıkta, seni anıyorum hep. Vazgeçemediğim bir şarkı mıydı ne, sahil boyunca çımacılar arasında martıları hatırlatın." diyordu öğrencinin biri elinden tuttuğu arkadaşına. Yaşamın sürrealist yönünü gerektiği gibi anlatabilmek için, olağan bir olaydan ayırmak için, yine gerçeküstü bir anlatım aracına gerek vardır. İnsanı insanın içinde arayan ressam, konuyu iyi canlandırmak için gerçek dışı yaratıklar, biçimler ortaya koymuştur. Resim sanatının tüm anlatım araçlarını değerlendirip tartmıştır. Resmin iç yapısının temeli olan valör, ahenk, balans, ritim, akıcılık, birlik, kompozisyonu, öte yandan resmin dış ereğini etkileyen yargı değerleri olan güzellik, çirkinlik, iyilik, kötülük, nefret duygularını birer dil aracı olarak ele almış ve değerlendirmiştir. Bu araçlardan bir kısmını ereğe uygun bulmadığı için kullanmamıştır. Celal de aynı temizlemeyi şiirde yapmıştır.

O günlerin Akdeniz kıyısında unutulmuş bir küçük kasabada yaşayan bir avuç sanatçı, oval bir tren yolunda giden katarlar gibi birbirlerini ittiler. Birbirlerine hız, güç verdiler. Kimin itip, kimin itildiğini kestirmek olanaklı değil, ne de önemli. O günlerin sanatsal anlamına hepsi ayrı katkıda bulundular.

Çumralı, kendini anlamsız şiire adadı. Şiirlerinde metafiziği işledi. Mersin'in lirik, yumuşak havasını bırakıp ruh dünyasının derinliklerini ölçmeye yeltendi. Nuri de bu görüşteydi. Bir adım ilerideydi belki. Bir mektubunda Çumralı arkadaşına şöyle yazıyordu:  "Biz deyince, başta sürrealist ressam Nuri Abaç, eleştirmeci Ahmet Caner sonra Çumralı cenapları.. İki günde bir Akkahve'de toplanıyoruz. Ben yazıyorum, Nuri eleştiriyor. Caner alıp gidiyor. Derdim uzun mısralı, geniş yapılı şiir düzmek değil, karınca kararınca derinleşmek istiyorum o kadar."

Çumralı' nın eylemi, derinleşmek dediği metafizikti, sürrealizmdi. Çumralı ikinci yeni' nin kucağına giderken Haşmet Akal telaşlı trafik memuru gibi, "Aman Celal, gittiğin yol yanlış, gel vazgeç bu sevdadan. Güzellik halkın koynundadır. İyilik onun şaşmaz sağduyusudur." diye bas bas bağırıyordu. Haşmet' in inadına şiir düzüyordu Çumralı;

"Ayaklar görüyorum, gene de bilmiyorum

Ayaklar dediğim bulutlar yüklü

Ben gökyüzünde ayaklar görüyorum hep

Bulutlar yok mu ayaklar görüyorum hep."

(...) Yumurta sarısı bir mart öğle üstü, doğa güneşin altında kımıldayıp oynaşırken, Akal, adliye binasında Celal Çumralı' nın konuğu idi. Adliye binası' nın kuzey kapısı şehir hapishanesine bakardı.* Öğlen güneşinin altında köylüler çıkınlarını açmış, karınlarını doyuruyorlardı.

Asliye Hukuk Hakimi Çumralı' nın küçük odasında Haşmet şiirden söz ediyordu. Tam bu sırada, odaya yaşlı bir köylü kadın girdi. Kadın uzun boyluydu. Geçmiş yaşına rağmen dimdik duruyordu. Yüzü başı açıktı. Buruşuk yüzünde tek diri kalan gözleri idi. Kadın kapıya vurmadan girmişti. "Hakim hanginiz?" dedi. Celal "benim!" dedi. Kadın celal'e bir an dikkatlice baktı. "Hakim bey odunlarımı ver!" "Bağıntısız bir cümle" dedi Çumralı. "Şiir bu işte! İkinci yenicilerin şiiri bu! Köylü kadının ağzından bu ne güçlü bağıntısız kompozisyon. Anlamsız şiirin daniskası." Haşmet başını salladı, "evet şiir bu!" dedi, "Görüyor musun sosyal realizmi, hakkını arayan yoksul kadını, dinç dik kadını, eğilmeyen köylüyü. Şiir bu işte! Dünyaya meydan okuyor, birader. Hakim bey odunlarımı ver diyor. Yalın bir dil, doğrudan istek. Bundan daha realist, daha inandırıcı olamazdı."

(...)**

*Uray Caddesinde bugün Vergi mahkemelerinin kullandığı eski Valilik binası, günümüzde Jandarma komutanlığının kullandığı İstiklal Caddesi üzerindeki hapishaneye (bu bina şans eseri yıkılmadan korunmuştur ve jandarma lojmanı olarak kullanılmaktadır) kadar uzanırdı. Valilik binasıyla hapishane arasında kalan yapı ise Adliye binası olarak kullanıldı yıllarca. Henüz her hangi bir inşaatın yapılmadığı 1950' lerde tarihi Valilik binasının ön balkonu denize bakardı. Bu nedenle Halil' in 'önü deniz, arkası hapishane' bugün tümüyle silüetini yitirmiş o bir döneme damgasını vuran Adliye binasını anlatan en özlü tanımdır.

** Kiralık Mabet (1993) kitabı, 'Odunlarımı ver Hakim bey' öyküsünden


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.