• 21.09.2017
Abdullah Ayan

Abdullah Ayan

Tuz deposundan Taş Bina' ya -27-

İlyas Halil' in tutuşan Mersin sevdası, bazen depreşen yarayı da andırır.

2006' da yayınlanan Agap Çiçeği ardından, zaman geçmeden 2007' de okuyucuyla buluşturduğu Gavur Aşevi kitaplarında bunu yansıtan ortak bir hikaye var...

Evet iki kitapta da yer alan aynı hikaye...

Ne düşündü bilmiyorum? Sorabilirdim, sormadım, aslında gerek te duymadım o hikayenin birbiri peşi sıra çıkan iki kitapta yer aldığını sormaya?

 Gerek yoktu çünkü; "Sihirli Yıllarım" öylesine çarpıcı bir cümleyle başlıyor ki, dünyada Halil dışında hiç kimsenin, Mersin tutkusunu böylesine yakıcı dizeyle göklere yükselen ezgiye dönüştüreceğine inanmıyordum. Kim bilir, günün birinde İlyas Halil ile Mersin aşkını dile getirenler onu anımsadığında, bu cümlelerle başlamalı diye yinelemiştir, hasret kokan dizeleri:

"Kimse benim kadar Mersin'e vurulmadı. Martılarını seyrederken yüzü rüzgardan ıslanmadı. Kimse eften püften bir ilan-ı aşkla sevgiyi yakından tatmadı. Kent sevgili değil, eli kırbaçlı haspa... İnsafsız yazlarına karşın ince endamlı, süt bacaklı gelindi, geceleri yatakta limon kokan... Tüm gece anlatacak bir şey bulurdu, ağustosböcekleriyle...

Çocuktum. Yazın sokakları toz toprak içindeydi. Rüzgârda tozdan göz gözü görmez, bir şey seçemezdim. Güneş demirci ocağından sıçramış kıvılcım, düştüğü yeri yakardı. Soluk alınca ateş çekerdi kişi içine...

Yanardı.

(...)

Yıllar geçti, günlerin sihiri rüzgâr gibi yer değiştirdi. Bahçeli evimiz dağılmış, yıkılmıştı.

Yeni yerimde dağla deniz arasında, ben yeni insan... Tanımadığım biri olmuştum. Haber vermeden yeni kışı büyütmüştüm kendi içimde...

Şimdi apartmanımızın altı Akdeniz... Yatak odamızda, koku yosundu. Deniz açık pencereden içeri sızmıştı. Kanatları ıslak, kuşlar vardı balkonda... (...)

Yeşil Toroslar, üst yanım... Çam kokuları burnumun ucu... Yüzümde mavi çamlardan mavi rüzgâr...

(...)

Yanı başımız kilise kulesi... Her saat başı bir saatin geçtiğini haber verir. Kekik kokusu saçında, pişirdiği yemek ellerinde, merdivenleri çıkmadan alırdım. Bulutlara bakıp neden giyindiğini, neden soyunduğunu bilirdim.

Neden sevdiğimizi, sevildiğimizi bilmiyorduk daha... Evlilik yağmur... Islanıyorduk. Yüzümüzün yağmurunu siliyor, seviniyorduk.

(...)

Güz tadı aldı kara üzüm, o bahar... Kanat takmış uçacaktım. Baba evini nasıl özleyeceğimi düşündüm.

Anımı baştan yazdım anıma... Bir bahçe çizdim. Yazın incir kokan... Sesler ağustosböceğinden... Kasım ayında, yağmur altında iki portakal ağacı... Ellerim portakal kokusundan ıslak...

Nenem  bana geçmişteki o gün gibi kızacak. "Ağacın ürünü bahçecinin" diyecek. Bir daha çocuk gibi üzüleceğime, sevinecektim.

Yosun kokusu, balkonumuzun altı... Günde altı renk yeniden... Akşam üstü mor menekşe deniz... Dalgaların ucu ak, güneşten önce sabahları... (...)

Güzel bir nisan günüydü. Çantamda çeşitli anılar... Adana' dan uçağa bindik. Akdeniz güneşi, yüzüme dokunduğu yer, eli gibi yumuşaktı. Tomurları sihirli genç bir kadındı. Uçakta yanı başımda...

(...)

Murt ağacı giysisini astım pencereye, hep bahar dışarısı... Hep sıcak bir duyu yüzümde konuşurken alıp verdiği soluğu...

Yok ile dosttum ben... "Soluk al" dedim. "Ciğerlerine hava doldur" dedim, "Var olmak istiyorsan..."

"Bu güneş" dedim karanlığa... Oysa şöminede yanan odundu. (...)"*

Heybesinde anıları, yüzünü yalayan Akdeniz güneşiyle bambaşka diyarlara savrulur da unutur mu bu toprakları?

Kanada' dan evrenselleşen dille yüz yıllık acıları anlatacaktır aynı kitabın bir başka öyküsünde:

"(...)

(...) Diyarbekirli olmak hâlâ güç. Hangi yıl kolay olacak, bilemiyorum.

1915' ten 1917' ye kadar gökyüzündeki karaltı, göç eden kırlangıç sürüleriydi. Korku ve umutsuzluk koktu gök o yıllar. Bütün Mıgırdiçlar, gözümüz kapalı, nereye uçtuğumuzu bilmeyen kırlangıçtık.

Uzun bir süre öyle kaldım... Kırlangıçları görünce havada, Anadolu uçuyor sandım. Anadolu kokardı bulutlar, yağmur yağdığında. Ağrı dağı iğri dururdu gözümde, zaptiye görünce. Ağrı dağı ağrı çökerdi böğrüme...

Acı kış soğuğu dost soğuktu. Yüzüm donsa bile yaşadığımı bilirdim. Ölmediğime sevinirdim. Ağrı dağından bilirdim. Sert kışı varsa Diyarbekir' in bin renkli haziranı, temmuzu da vardı. Nasıl unuturam Dicle suyunu? Rüzgârı duyunca yüzümde, baştan çocuk oluram.

Van' a, Ardahan' a kuşlarla uçtum. Diyarbekir' den kanat açmıştı kuşum. Gökte yumurtamı kırıp kuş olmuşum. Gökte uçmaya başlamışım. Gözüm yerde. Gagamda bir damla. Dicle' den ödünç su. Ancak toprağımdan taşıyabildiğim şeydi. Bilselerdi bir, onu da siler alırlardı.

Ara sıra "Mirye Ana.. Şu ovada eli tüfeksiz kimse var mı?" diye sorarım.

Ovaya inmeye korkuyorum. Konacak yer arıyorum. Biraz nefes almak, su içmek isterim fırsat bulsam.

(...)

Nerede bir hüzün, acıklı bir çalgı duysak, biraz Anadolu' yu buluruz. Toprağımı taşıyıp buralara sermişler.

Toroslarda akan pınarların sesini Montreal' de St. Laurent sularına belletmişler. Kaval duysam, üfleyen yine köyünü özlemiş bir Sarkis' tir herhalde derim.

***

Ohannes biliyor musun, bir gün büyük bir günah işledim.

"Yahu Mirye Ana" dedim diz çökünce. "Vaktin olunca Ulu Babaya sorarsan çok sevinirim. Hani şimdi küçük aklımla diyorum ki... Gölü ırmağı olmayan yerde bizi balık edip neden saldınız? Susuz yerde balık netsin?"

(...)"**

*Gavur Aşevi kitabı (2007) Sihirli Yıllarım öyküsünden

** Gavur Aşevi kitabı (2007) Mıgırdiç uçmasını bilmeseydin öyküsünden


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.