© Haberanaliz.net 2005

GAZETECİ YAZAR MUSTAFA GÖKTAŞ YAZDI: Ey MİLLET, Güzel Ahlak Nerede?

Araştırmacı Gazeteci Yazar ve İktisatçı, Mustafa Göktaş yazdı: Ey MİLLET, Güzel Ahlak Nerede?

Gözlerimizi açtığımız her sabah ekranlardan dökülen bir gürültüyle, zihinlerimizi esir alan bir sanal rüzgârla uyanıyoruz. Dijital dünyanın sınırsız dehlizleri, televizyon ekranlarını dolduran yapay hayatlar ve hızla tükettiğimiz değerler, sadece bugünü değil, yarınlarımızı da zehirliyor. Toplum olarak öyle tuhaf, öyle yorucu bir kirlenmenin içinden geçiyoruz ki, insan insana sığınamaz hale geldi.

Tam da bu noktada, o kadim ve sarsıcı hikâye düşer aklımıza. Kaybolanı Ararken, Ateş, Su ve Ahlakın Sessiz Çığlığı. Ateş, Su ve Ahlak bir zamanlar sıkı dostmuş. Bir gün yollarını ayırma vakti gelip çattığında birbirlerine sormuşlar: "Birbirimizi kaybedersek sizi nerede bulacağız?"

Ateş demiş ki: "Nerede bir duman görürseniz, ben oradayım." Su demiş ki: "Nerede bir şırıltı, bir akıntı duyarsanız, ben oradayım." Sıra Ablak’a gelmiş. Derin bir ah çekmiş ve şöyle demiş: "Beni sakın kaybetmeyin; çünkü bir daha asla bulamazsınız!"

Biz şu an toplum olarak O "Büyük Kaybı" Yaşıyoruz. Hikâyedeki acı gerçek bugün kapımızı çalıyor. Ateşi dumanından, suyu şırıltısından tanıyoruz; ama sokaklarımızda, ekranlarımızda, hatta kalplerimizde ahlakın izini kaybettiğimizde artık ne yöne bakacağımızı bilemez hale geldik. Bugün gencinden yaşlısına herkesin dert yandığı o "kirlenme", aslında pusulamızı kaybetmemizin bir sonucudur. Ekranlarda parlatılan sahte hayatlar, kolay yoldan köşeyi dönme hayalleri, merhametin yerini alan bencillik ve her şeyi mubah gören o zehirli zihniyet, bizi biz yapan köklerden koparıyor. Oysa dinimizin de, bin yıllık töremizin de temeli hep aynı söze çıkıyordu: İnce bir ruh, adalet, vicdan ve edep.

Titreyip Kendimize Gelme Vaktidir. Ey bu ülkenin pırıl pırıl gençleri, geleceğin kurucuları! Sizler bu toprakların paslanmaz demirisiniz. Size sunulan bu kirli dijital dünyanın ve yalan dünyanın albenisine karşı duracak olan yine sizlersiniz.

Vicdanınızı Ekranlara Değil, Kalbinize Dayayın. Sosyal medyanın beğenilerine, trend listelerine göre değil; başınızı yastığa koyduğunuzda rahatça uyumanızı sağlayan doğrulara göre yaşayın.

Ailenizin ve Köklerinizin Kıymetini Bilin. Sizi var eden, o toprağın kokusunu taşıyan değerlerinizi, anne babanızın o nasırlı ellerindeki emeği unutmayın.

Edep, En Büyük Silahınız Olsun. Dünyanın ne kadar değiştiğinin bir önemi yok. Gülmesini bilen, büyüğüne saygı duyan, küçüğüne merhamet eden, sözü senedi olan bir insan olmak, bu çağda verilebilecek en büyük savaştır. Ahlak bir kez gitti mi, geriye sadece kalabalıklar kalır; millet olmaz. O yüzden bugün yeniden ayağa kalkma, silkelenme ve o kaybettiğimiz pusulayı yeniden kuşanma günüdür. Unutmayın; ateşi dumanından, suyu şırıltısından bulursunuz ama ahlak bir kez gitsin, ne ömür onu geri getirmeye yeter ne de kaybedilen o huzur geri gelir.

En büyük yanlış, Gençler arasındaki, topluma yerleşen Köşe Dönme Yanılgısı.  Bugünün gençliği maalesef büyük bir illüzyonun, ekranlardan pompalanan o parıltılı ve sahte dünyanın kurbanı haline getiriliyor. Telefon ekranlarında birkaç saniyede milyonlarca izlenen, oturduğu yerden servet kazanan, "fenomen", "manken" ya da "yutuber" adıyla piyasaya sürülen figürler, yeni neslin zihnine tek bir zehirli fikir zerk ediyor: "Çalışmadan, üretmeden, alın teri dökmeden bir an evvel köşeyi dön, yükünü tut!" Oysa bu düşünce, hayatın tabiatına, emeğin kutsallığına ve insan onuruna vurulmuş en büyük darbedir.

Emeksiz Yemek, Bedelsiz Zafer Olmaz. Hayat; ekranların o pürüzsüz, filtreli ve masalsı dünyasından ibaret değildir. Yaşamın gerçekleri serttir ama bir o kadar da hakikidir. Gerçek başarı; sabahın ayazında yola çıkan işçinin nasırlı elindedir, laboratuvarda göz nuru döken bilim insanının uykusuz gecesindedir, bir şeyler üretmek, ülkesine, insanlığa katma değer sağlamak için çabalayan o sabırlı iradededir. Kolay yoldan kazanılan paranın, emek verilmeden elde edilen şöhretin ne denli çabuk tükendiğini, ruhu nasıl çürüttüğünü bugün etrafımızda ibretle izliyoruz. Hızlı gelen şöhret, çabuk söndüğü gibi, insanın en kıymetli hazinesi olan haysiyetini de silip süpürüyor.

Gerçeği Görme ve Özünü Hatırlatma Vakti. Ey genç kardeşim! Sana "hiçbir şey yapmadan zengin olabileceğin" masalını satanlara karşı kulaklarını tıka. Sana sunulan o sanal hayatlar, sadece birer illüzyondan ibarettir.

Alın Terinin Asaletini Keşfet. Emeğinle kazandığın, üzerine alın teri damlayan her kuruş, milyonluk sanal takiplerden çok daha değerlidir ve başını yastığa huzurla koymanı sağlar.

Tüketen Değil, Üreten Ol. Sadece tüketen, beğenen ve beğendiren bir nesil olmak yerine; üreten, düşünen, zanaat sahibi olan, bir mesleğin erbabı olan insan ol. Çünkü bu dünyada kalıcı olanlar şöhretler değil, iz bırakanlardır.

Kısa Yollara Değil, Uzun ve Onurlu Yollara Talip Ol. Kolay kazancın kapısı genellikle insandan ahlakını, vicdanını ve benliğini götürür. Zor olan ama insanı insan yapan o hakiki yolda yürümekten korkma.

Bu topraklar; ekrana parmak kaydırarak yaşayanların değil, toprağa tohum ekenlerin, kalemi tutanların, üretenin ve alın teri dökenlerin omuzlarında yükselecektir. Kendine bu kötülüğü yapma; o sanal dünyanın rüzgârına kapılıp asıl hazineni yani kendini kaybetme. Bir insanın sahip olabileceği en büyük zenginlik, haysiyetle kazandığı ekmek ve tertemiz bir vicdandır.

Bu sorunun çözümü, ne sadece okullara yeni dersler eklemekle ne de gençleri suçlamakla mümkündür. Kökten bir zihniyet dönüşümüne ihtiyacımız var ve bu değişim iki temel sütun üzerinde yükselmelidir: Eğitim Sistemi ve Aile Yapısı. İşte bence acilen değiştirmemiz ve inşa etmemiz gerekenler:

1. Eğitim Sisteminde Kökten Değişim: "Sınav" Değil "Üretim ve Beceri" Odaklılık

Ezberden ve Kâğıt Üzeri Başarıdan Kurtulmalıyız: Mevcut sistemimiz gençleri sadece test çözen, puan yarışına sokulan ve sonuçta "ne iş olsa yaparım" noktasına getiren bir fabrika gibi çalışıyor. Oysa okul; çocukların el becerisini, zanaatini, analitik düşüncesini ve en önemlisi üretme sevincini keşfettiği yer olmalıdır.

Değerler Eğitimi ve Felsefe Şart: Okullarda sadece teknik bilgi değil; ahlak felsefesi, dijital okuryazarlık, emeğin kutsallığı ve eleştirel düşünce dersleri müfredatın merkezine konulmalıdır. Gençler ekranlarda gördükleri her parıltının arkasındaki kurguyu sorgulayabilecek bilinçle yetiştirilmelidir.

Mesleki Eğitimin İtibarı Artırılmalı: "Mühendis ya da doktor olayım da nasıl olursam olayım" veya "Aman masa başı olsun" algısı kırılmalı; usta-çırak ilişkisi, zanaat, teknolojik üretim ve sanatkârlık yeniden en saygın konuma taşınmalıdır.

2. Aile Yapısında ve Ev İçi İletişimde Dönüşüm: "Var Olmak" ile "Görünmek" Arasındaki Fark

Çocuklarımızı "Tüketim Nesnesi" Değil "Birey" Olarak Görmeliyiz: Aileler bazen çocuklarının her istediğini alarak ya da onları ekrana bağımlı hale getirerek sevgiyi gösterdiklerini sanıyorlar. Oysa en büyük eksiklik, çocuklarla birlikte vakit geçirmek, onlara sabırlı ve emekle kazanılan bir hayatın hikâyesini anlatmaktır.

Kolaycılığı Ödüllendirmemek: Çocukların en küçük çabalarını bile abartılı övgülerle veya parayla ödüllendirmek yerine, sabrın, mücadelenin ve başarısızlıktan ders çıkarmanın değerli olduğunu evde yaşayarak göstermeliyiz.

Örnek Olmak: Anne babalar akşam eve geldiğinde ellerinden telefonu düşürmüyor, her şeyi tüketim kültürü üzerinden konuşuyorsa, gence "çalış" demek anlamsızlaşır. Çocuklar söyleneni değil, gördüklerini taklit ederler.

Gençleri bu girdaptan kurtarmak istiyorsak, önce onlara "sen sadece tükettiğin, izlendiğin veya beğenildiğin kadar değilsin; ürettiğin, düşündüğün ve insanlığa dokunduğun kadar değerlisin" diyebileceğimiz sahici bir dünya kurmak zorundayız.

Okullar ne kadar iyi olursa olsun, müfredat ne kadar kusursuz tasarlanırsa taslansın; eğer aile temeli çatırdadıysa, üzerine kurulacak bina ilk rüzgârda yıkılıyor. Bugün anne-baba olan kuşak da aslında bu büyük dijital ve kültürel dönüşümün ortasında hazırlıksız yakalandı. Kendi çocukluklarında görmedikleri, anlamakta zorlandıkları bir teknoloji ve tüketim hırsı evlerin içine kadar girdi. Bu acı gerçeği ve geç kalmışlık hissini şu başlıklarla özetleyebilirim:

1. "Ben Çektim, O Çekmesin" Yanılgısı

-Pek çok aile, kendi yaşadığı ekonomik zorlukları veya imkânsızlıkları evlatları yaşamasın diye çocuklarını her türlü sorumluluktan muaf tutarak büyüttü.

-"Aman elini soğuk suya sokmasın, ders çalışsın, telefonunu tabletini alsın da ses çıkarmasın" mantığı, aslında kolaya alışmış, mücadele etme kası gelişmemiş bir nesil yarattı.

-Oysa mücadele etmeden, yokluğu görmeden, bir şeyi hak etmek için çaba harcamadan büyüyen çocuk, hayatın ilk sert rüzgârında darmadağın oluyor.

2. Ebeveyn Olmanın "Eğitimsizliği"

-Ne yazık ki bu dünyada ehliyetsiz, testsiz, eğitsiz yapılabilen tek büyük iş ebeveynliktir. Çocuk büyütmek sadece karın doyurmak, okul masrafını karşılamak veya eline son model telefon vermek değildir.

-Aileler çocuklarıyla nasıl iletişim kuracaklarını, onların dijital dünyada ne izlediğini, ruhlarının nasıl zehirlendiğini çok geç fark ediyorlar. Çocuğuyla iki kelime sohbet edemeyen, onunla ortak bir dert, ortak bir hayal paylaşamayan ebeveynler, boşluğu ekranların doldurmasına seyirci kalıyor.

3. "Çok Geç Kaldık" Ama Pes Edemeyiz

-Evet, belki bazı şeyleri kaçırdık; belki de bir nesli bu ekranların ve kolaycılığın kurbanı verdik. Ancak ne kadar geç kalınırsa kalınsın, durdurulan her yanlış bir kardır.

-Bugün atı alan üsküdar'ı geçmiş olsa bile, evlerimizde hâlâ merhameti, vicdanı, emeğin kutsallığını öğretebileceğimiz bir sofra, bir "akşam çayı" vakti var. Kaybedilen zamanı geri getiremeyiz ama bugünden sonra çocuklarına "dur" diyebilen, onlara hayır demeyi göze alan bilinçli ebeveynler olmak zorundayız.

Geç kalmışlık acı bir gerçektir; ama bu gerçeği kabullenip ellerimizi sıvazlamak yerine teslim olursak, yarınlarımız tamamen elimizden kayıp gider.

Bence bir ailenin bugünden, hatta bu dakikadan itibaren atacağı ilk ve en somut adım, evdeki dijital işgale ve ekran duvarlarına "ortak bir sınır" koymaktır. Çünkü konuşmaya, dinlemeye ve göz teması kurmaya imkân vermeyen bir ev ortamında başka hiçbir doğru adım atılamaz. Bu somut adımı hayata geçirmek için şu üç kural uygulanabilir:

1. "Ekranın Değil, Birbirimizin Yüzüne Bakalım" Demek

-Akşam saatlerinde (örneğin akşam yemeğinden sonra) evde ortak bir "ekran molası" veya "telefon sepeti" uygulaması başlatılmalıdır. Herkes telefonunu kapıya koyduğu bir sepete bırakmalı, en azından bir iki saat boyunca sanal dünyadan kopup aynı odanın havasını solumalıdır.

-İnsan ancak karşısındakinin gözlerinin içine baktığında onun derdini, yorgunluğunu ve ruh halini fark edebilir.

2. "Hayır" Deme Cesaretini Yeniden Kuşanmak

-Çocuklara her istediklerini alarak veya her ekran taleplerini "ağlamasın, ses çıkarmasın" diyerek onaylamaktan vazgeçilmelidir.

-Ebeveyn olmak, çocuğun her anını mutlu etmek değil; ona hayatın sınırlarını, sorumluluğunu ve sabretmeyi öğretebilmektir. Çocuğa "hayır, bunu yapamazsın" ya da "bunu hak etmek için çalışmalısın" diyebilmek, ona verilebilecek en büyük sevgidir.

3. Akşam Sofrasını ve Sohbeti Geri Getirmek

-Televizyon karşısında ya da ellerde telefonlarla yapılan yemekler yerine, herkesin masada toplandığı, günün nasıl geçtiğinin, nelerin paylaşıldığının konuşulduğu o eski aile sofraları canlandırılmalıdır.

-Çocuklar anne ve babalarının dertlerini, geçmişteki mücadelelerini, hayallerini dinledikçe o sanal dünyanın sahte kahramanlarından uzaklaşır ve gerçek hayatın değerini anlamaya başlar.

Değerli insanlarım, Kaybedilen zamanı geri getiremeyiz ama evimizin içindeki o sessiz duvarları yıkıp yeniden birlikte konuşan, birlikte üreten ve birbirini gerçekten gören bir aile olmaya bugün karar verebiliriz.

Allah Devlete ve Millete Zeval Vermesin.

Devamı Devlet, Nasibi Cennet, Bekayı İmân, Rızayı Rahman..

Baki Selam ve Dua ile.

MUSTAFA GÖKTAŞ

Gazeteci / Yazar ve İktisatçı (Meslekte 43 yıl)

https://www.instagram.com/mustafagoktas6468/

WhatsApp'ta MUSTAFA GÖKTAŞ / GAZETECİ YAZAR kanalını takip edin:

https://whatsapp.com/channel/0029Vb90GoI9hXFD7F39VC2d

#mustafagoktas

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER