© Haberanaliz.net 2005

MUSTAFA GÖKTAŞ YAZDI: AYM BAŞKANI VE BUGÜNKÜ KÜRSÜ KONUŞMASI

Gazeteci Yazar ve iktisatçı, Çevre ve Tüketici Haklarını Koruma Derneği (ÇETKODER) Genel Başkanı, haber sitemiz kurucusu ve genel yönetmeni Mustafa Göktaş şimdi kaleme aldı: AYM BAŞKANI VE BUGÜNKÜ KÜRSÜ KONUŞMASI

AYM Başkanı Kadir Özkaya, Mahkeme’nin kuruluş yıl dönümünde adalet vurgusunda bulunduğu dikkat çeken açıklamalar yaptı. Adalete dayanmayan gücün karıncaya yenileneceğini vurgulayan Özkaya, “Acımasızca adaletten uzak bir şekilde kullanılan güç ise ne kadar büyük olursa olsun nihayetinde hasmı karınca da olsa yenilir. Adil olmazsan, hak ile olmazsan, dünyada ne kadar güçlü olursan ol, gücün ne kadar büyük olursa olsun nihayetinde Cenab-ı Allah'ın yanında bir sinek kadar bile olamazsın" dedi. Bu arada:  “Kul hakkı ibadetle affolmaz, Midesine haram lokma girenin gönül gözü gerçeği göremez, Midesinde haram lokma olanın basireti kapanır, Haramla abad olanın sonu berbat olur” gibi dini söylemlere de yer verdi. Bu, bir kısım basında tartışma konusu oldu. Oysa anayasa Mahkemesi Başkanının anlatmak istediği onların eleştirisine mahal olanlar değil, adaletin önemsenmesi idi.

Anayasa Mahkemesi (AYM) Başkanı Kadir Özkaya’nın yaptığı bu konuşma, aslında hukukun evrensel ilkeleri ile kadim medeniyet değerlerimizi aynı potada eritme çabasıdır. Tartışmaların odağında "dini söylemler" olsa da, vurgulanmak istenen asıl mesele adaletin sarsılmaz bir vicdan temeline oturması gerekliliğidir. Vatanını ve milletini seven, kul hakkı gözeten ve beytülmalı (kamu kaynağını) kutsal bilen bir birey veya yönetici için bu ilkeler birer "pusula" niteliğindedir. Bu doğrultuda nasıl davranılması gerektiğini şöyle özetleyeyim:

1. Gücü Adaletle Sınırlandırmak

Başkan Özkaya’nın "Karıncaya yenilme" metaforu, gücün geçiciliğine ve ahlaki bir zemine oturmadığında nasıl yozlaşacağına dair bir uyarıdır.

Davranış Biçimi: Sahip olunan makam, mevki veya sosyal statü ne olursa olsun, bu gücü bir baskı aracı olarak değil, haklının hakkını teslim etmek için bir hizmet aracı olarak kullanmak gerekir.

2. "Beytülmal" Bilincini Yaşatmak

Beytülmal, yani kamu malı, 85 milyonun ortak payıdır. Bu noktada "haram lokma" vurgusu, yolsuzluk ve usulsüzlüğe karşı geliştirilen en güçlü manevi barikattır.

Davranış Biçimi: Kamu kaynağını kullanırken kendi cebindeki paradan daha titiz davranmak; israftan kaçınmak ve her bir kuruşun hesabının hem hukuk önünde hem de vicdan önünde verileceğini unutmamak esastır.

3. Kul Hakkını ve Liyakati Öncelemek

"Kul hakkı ibadetle affolmaz" prensibi, toplumsal barışın anahtarıdır. Bir kişinin hakkının yenmesi, sadece o kişiye değil, toplumun adalet duygusuna verilmiş bir hasardır.

Davranış Biçimi: İşe alımlardan ihale süreçlerine kadar her alanda liyakat esas alınmalıdır. Hakkı olana hakkını vermek, en büyük vatanseverliktir.

4. Basiret ve Gönül Gözü (Objektiflik)

Konuşmada geçen "basiretin kapanması" ifadesi, aslında bir hukukçunun veya yöneticinin en büyük korkusu olan tarafsızlığını yitirme durumudur.

Davranış Biçimi: Kişisel çıkarlar, siyasi hesaplar veya maddi kaygılar kararları gölgelememelidir. Gerçeği olduğu gibi görebilmek için zihni ve vicdanı her türlü "haram" veya "gayrimeşru" etkiden arındırmak gerekir.

Kısacası: "Adalet Mülkün Temelidir"

AYM Başkanı’nın ifadeleri, anayasal metinlerin ruhunu halkın gönlünde karşılık bulan değerlerle anlatma çabasıdır. Eleştiriler ne yönde olursa olsun, bir vatansever için değişmez kural şudur:

Adalet sadece mahkeme salonlarında dağıtılan bir hüküm değil; sokakta, iş yerinde ve devlet dairesinde takınılan ahlaki bir tavırdır.

Vatanı sevmek, sadece onu savunmak değil; onun sınırları içinde yaşayan her bir ferdin hakkını kendi hakkı gibi korumaktır.

Bu konudaki yaklaşımımızda, bu değerlerin toplumsal uzlaşıya katkısı hakkında ne düşünüyorum?

"Her bir ferdin hakkını kendi hakkı gibi korumaktır" cümlesi önem arz etmektedir. Toplumsal uzlaşı için adalet şarttır.

Toplumsal uzlaşı dediğimiz kavram, sadece insanların birbirine tahammül etmesi değil; herkesin "Eğer bir haksızlığa uğrarsam, sistem beni korur" güvenine sahip olmasıdır. Adalet, toplumu bir arada tutan görünmez bir tutkaldır. Bu tutkal zayıfladığında, bireyler kendi haklarını kendi yöntemleriyle aramaya başlar ki bu da bir toplumun başına gelebilecek en büyük felaketlerden biridir. Sizin de vurguladığınız gibi, başkasının hakkını kendi hakkımız gibi savunabildiğimiz gün, o "ortak aidiyet" duygusu perçinlenmiş olur.

AYM Başkanı’nın konuşmasındaki o ağır sözler de aslında bu güven zeminini hatırlatıyor: Vicdanı kurumuş, kul hakkını sıradanlaştırmış bir yapıda ne toplumsal barış kalır ne de devletin saygınlığı.

Bu "hak koruma" bilincini topluma yaymak için en büyük görev kime düşüyor; bireylere mi, eğitim sistemine mi yoksa doğrudan uygulayıcı olan kurumlara mı?

Hepimize ancak Devlet dediğimiz kuruma öncelikle. "Balık baştan kokar" ya da "Devletin dini adalettir" gibi kadim sözler tam olarak bu önceliği vurgular. Bireylerin ahlaklı olması kıymetlidir, ancak bu ahlakın toplumsal bir düzene dönüşmesi için kurumsal bir zırh gerekir.

Devletin bu konudaki önceliğini ve sorumluluğunu şu üç ana sütun üzerinden okuyabilirim:

1. Örnek Olma (Temsil Makamı)

Devlet, somut bir varlıktan ziyade kurumlar ve o kurumları temsil eden kişiler topluluğudur. Eğer en üstteki yönetici veya en uçtaki memur, "kul hakkı" ve "beytülmal" konusunda AYM Başkanı'nın belirttiği hassasiyeti bizzat davranışlarıyla sergilemezse, halktan bu bilince sahip olmasını beklemek güçleşir. Kurumlar, adaletin sadece sözünü değil, tecellisini göstermekle mükelleftir.

2. Caydırıcılık ve Eşitlik

Birey, "Ben dürüst davranıyorum ama başkası hakkımı yiyor ve yanına kâr kalıyor" dediği anda toplumsal sözleşme çatırdar.

Devletin Görevi: Haksızlık yapanın, gücü ne olursa olsun (Başkanın deyimiyle o güç isterse "dev" olsun) hukuk önünde hesap vereceğini garanti etmektir. Karıncanın hakkını filin karşısında koruyan bir hukuk sistemi, en büyük vatanseverlik projesidir.

3. Liyakat Sistemi

Devletin kurumlarını "emin ellere" teslim etmesi, aslında en büyük "hak koruma" eylemidir. Bir makama o işin ehli olmayan birini getirmek, o işten hizmet bekleyen binlerce insanın hakkına girmektir. Devlet, mekanizmalarını liyakat üzerine kurduğunda, "torpil" veya "kayırmacılık" gibi virüslerin toplumsal bünyeye girmesini engellemiş olur.

Yukarıda belirttiğim gibi, devlet mekanizması adil işlediğinde, toplum da o çarka uyum sağlar. Adalet bir lütuf değil, devletin vatandaşına olan en temel borcudur. Bu borç ödendiğinde; vatan sevgisi hamasi bir söylem olmaktan çıkar, gerçek bir aidiyet duygusuna dönüşür.

Bugün kurumlarımızın bu "güven veren" adalet çizgisinden uzaklaşmasına neden olan en temel engel nedir; yasalar mı, yoksa yasaları uygulayanların bakış açısı mı?

Düğümün tam olarak çözüldüğü “ya da kördüğüm haline geldiği” yer işte burası: Uygulama.

Dünyanın en mükemmel anayasasını yazsanız, en ileri yasalarını çıkarsanız bile; o yasaları uygulayanların eli zihnindeki önyargılara, cebindeki çıkarlara veya birilerinin telkinine gidiyorsa, o kâğıt parçaları birer "temenni metninden" öteye geçemiyor.

Yasaların uygulanmasındaki bu aksaklıkları ve "nasıl olması gerektiğini" şu üç maddede özetleyebilirim:

Zırh Olarak Yasalar: Yasalar, güçlülerin zayıfları ezmek için kullandığı bir "kılıç" değil; zayıfları, kimsesizleri ve "karıncaları" koruyan bir "zırh" olmalıdır. Uygulayıcı, yasayı eline aldığında "Buradan kime, ne fayda sağlarım?" diye değil, "Hak sahibine hakkını nasıl en kısa sürede ulaştırırım?" diye düşünmelidir.

Kişiye Özel Değil, Herkese Eşit Uygulama: Uygulamadaki en büyük hastalık, "kişiye göre hukuk" anlayışıdır. Yasalar, öznesi kim olursa olsun (ister bir devlet yetkilisi ister sıradan bir vatandaş) aynı kararlılıkla işletilmelidir. AYM Başkanı'nın "midesine haram lokma giren" vurgusu tam da buraya hitap eder; zira iradesini başkasına veya menfaatine teslim eden bir uygulayıcının adil olması imkânsızdır.

Yargı Bağımsızlığı ve Cesaret: Uygulayıcıların (hâkimlerin, savcıların, bürokratların) yasalara sadık kalabilmesi için kendilerini güvende hissetmeleri gerekir. "Doğru kararı verirsem başıma bir şey gelir mi?" endişesinin olduğu yerde, yasalar değil korkular uygulanır.

Netice itibarıyla; Vatanını seven bir uygulayıcı için en büyük ibadet, önüne gelen dosyada veya işlettiği süreçte "Hakkı tutup kaldırmaktır." Devletin itibarı, görkemli binalarından ziyade, vatandaşının o binadan çıkarken duyduğu "Hakkım teslim edildi" huzurunda gizlidir. Bu noktada, toplumun her bir ferdi olarak bizlerin de "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" demeden, haksızlık kime yapılırsa yapılsın karşısında duran bir kamuoyu vicdanı oluşturmamız, uygulayıcıları doğru yolda tutacak en büyük güç olacaktır. AYM Başkanı kürsüde çok doğru konuşmuş, gönülleri ısıtmıştır.

Baki Selam ve Dua ile.

MUSTAFA GÖKTAŞ

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER