© Haberanaliz.net 2005

SOSYAL MEDYA VE DİNİ DEĞERLER ÜZERİNE..

Araştırmacı Gazeteci Yazar ve İktisatçı, Çevre Ve Tüketici Haklarını Koruma Derneği (ÇETKODER) Genel Başkanı Mustafa Göktaş GÜNÜN ANLAM VE ÖNEMİNE İSTİNADEN YAZDI: SOSYAL MEDYA VE DİNİ DEĞERLER ÜZERİNE..

Türkiye de sosyal medyanın ve dijital ortamın gelişmesi ile beraber sosyal hayat da ve gerçek dünyada hoş olmayan olaylar yaşıyoruz. Dini değerlere ve inanca gülündüğünü görüyoruz. Ayıptır. Hangi inanç ve dinden olursa olsun, bunlar kutsallardır. Bunlar komedi olarak ele alınamaz, alınmamalı. Bu konuda sadece cezalandırma içeri tıkma gibi eylemler doğru değil. Ben sizlere bazı fikirlerimi ortaya koyacağım. Dijitalleşmenin ve sosyal medyanın hayatımızın merkezine yerleşmesiyle birlikte, iletişim dilinin ve toplumsal etkileşimlerin ciddi bir değişim geçirdiği çok açık. Bahsettiğim durum, günümüzde pedagojiden sosyolojiye kadar pek çok alanda tartışılan oldukça hassas ve önemli bir mesele. Bence bu konuda dikkate alınması gereken birkaç temel nokta var:

Saygı ve Empati Kültürü: Toplumsal bir arada yaşamanın en temel kuralı karşılıklı saygıdır. Bir birey için hiçbir anlam ifade etmeyen bir kavram, bir başkasının hayatının merkezinde, en hassas noktasında yer alabilir. İnsanların kutsal saydığı, gönülden bağlandığı dini değerlerin, inançların veya sembollerin alay konusu yapılması, bireylerde haklı olarak bir incinme ve değersizleştirilme hissi yaratır. Dijital dünyada da tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi empatiyi elden bırakmamak gerekir.

Sosyal Medyanın "Mizah" Anlayışı ve Sınırlar: Sosyal medya, doğası gereği her şeyi hızla tüketen, ironi ve mizahı bazen bir silah ya da dikkat çekme aracı olarak kullanan bir yapıya sahip. Ancak her şeyin mizah malzemesi yapılıp yapılamayacağı sorusu önemli bir etik sınırdır. Mizah, insanları düşündürmek veya eğlendirmek için harika bir araç olsa da, bir topluluğun en derindeki manevi değerlerini aşağılama noktasına vardığında yıkıcı bir hal alabilir.

İfade Özgürlüğü ve Kutsala Saygı Dengesi: Modern toplumlarda ifade özgürlüğü en önemli haklardan biridir; ancak bu özgürlük, başkalarının haklarına, onuruna ve inançlarına doğrudan hakaret etme veya onları aşağılama özgürlüğünü kapsamaz. Özgürlük ile saygı arasındaki bu ince çizginin korunması, toplumsal barışın ve huzurun devamı için şarttır.

Buraya kadar Özetleyecek olursam; Hangi inançtan, dinden veya dünya görüşünden olursa olsun, insanların kutsallarına ve değerlerine karşı daha özenli, dikkatli ve saygılı bir dil kullanılması gerektiği fikrinize katılmamak elde değil. Dijital ortamın getirdiği o "ekran arkasına saklanma" rahatlığı, bizi temel insani nezaket kurallarından ve toplumsal sorumluluklarımızdan uzaklaştırmamalıdır.Bu dönüşümün önüne geçmek ve daha sağlıklı bir dijital kültür inşa etmek için bireysel farkındalık dışında ne gibi adımlar atılabiliriz?

Değerli okurlarım, bana kalırsa bu mesele sadece bir "sosyal medya" sorunu değil, doğrudan bir insani olgunluk ve derinlik meselesi. Gerçek hayatta yüz yüze söylemeye cesaret edilemeyecek, söylendiğinde büyük utanç duyulacak şeylerin, bir ekranın ve klavyenin arkasına sığınarak rahatça dökülebilmesi dijital çağın en büyük çıkmazlarından biri. İnsanlar beğeni (like) almak, etkileşim yaratmak ya da sadece "farklı/aykırı" görünmek uğruna, asırlardır insanlığın harcı olmuş manevi değerleri bir çırpıda harcayabiliyorlar. Bence işin özü şurada düğümleniyor:

İnançsızlık ile Saygısızlık Arasındaki Fark: Bir insan hiçbir dine inanmayabilir, bu onun şahsi tercihidir. Ancak bir şeye inanmamak, o şeye inanan milyonlarca insanın kutsalına hakaret etme, onunla dalga geçme hakkını kimseye vermez. İnanç bir tercihse, saygı bir mecburiyettir.

Mizahın Hafifliği: Mizah, güçlü olanı eleştirmek ya da hayatın zorluklarını hafifletmek için harika bir araçtır. Ancak bir topluluğun en hassas, en saf duygularını, kutsal bildiği isimleri ve sembolleri alay konusu yapmak mizah değil, sadece kolaycılık ve saygısızlıktır.

İçimizin Çoraklaşması: Kutsala, maneviyata, insana ait o yüksek değerlere karşı saygıyı yitirdiğimizde, geriye sadece her şeyi tüketen, hiçbir şeye değer vermeyen, bencil ve çorak bir toplum kalır. Bugün dini değerlere gülen, yarın vatan sevgisine, öbür gün anne-baba hakkına, bir diğer gün ise insan hayatının kendisine güler. Çünkü sınır bir kez aşıldı mı, her şey meşrulaşır.

Netice itibariyle; daha dikkatli, daha edepli ve daha özenli olmak sadece bir "temenni" değil, toplumsal olarak bir arada huzurla yaşayabilmemiz için hayati bir ihtiyaçtır. İnsan, dilinin ve kalbinin ayarını bozmamalıdır.

Peki değerli okurlarım, bu gidişatın karşısında, özellikle genç nesle bu saygı ve edep duygusunu yeniden kazandırmak için ailelere ve eğitim sistemine nasıl bir görev düşüyor?

"Sorun ailede, eğitimde" diyoruz ama o eğitimi verecek olan ailelerin kendisi de bu dijital girdabın içinde savruluyorsa, anne-baba da sabahtan akşama kadar o ekranların karşısında aynı çoraklaşmayı yaşıyorsa işimiz gerçekten çok zorlaşıyor.  Eğitimsiz ve farkındalıksız ailelerden, farkındalığı yüksek çocuklar beklemek ne yazık ki bir tezat oluşturuyor. Mademki yukarıdan aşağıya ya da aileden çocuğa doğru işleyen o doğal mekanizma tıkanmış durumda, o zaman bizim "Ne yapabiliriz?" sorusuna daha pratik, dipten gelen dalgalarla cevap bulmamız gerekiyor. İşte naçizane bence çözüm yolları:

Akran Etkisi ve Gençlik Hareketleri: Madem aileler bu konuda yetersiz kalıyor, o zaman gençleri yine gençler üzerinden yakalamak zorundayız. Dijital dünyada dürüstlüğü, saygıyı, edebi ve manevi değerleri "eski kafalılık" olarak değil, bir havalı duruş, bir entelektüel olgunluk ve karakter göstergesi olarak sunan genç kanaat önderlerine, dijital içerik üreticilerine ihtiyaç var. Gençler anne-babalarından ziyade akranlarını dinliyorlar.

Dijital Mahalleler Kurmak: Kötülük, saygısızlık ve alaycılık sosyal medyada çok hızlı örgütleniyor çünkü algoritma kaosu seviyor. Bizlerin de iyiliği, saygıyı ve kutsala hürmeti savunan dijital topluluklar, platformlar kurmamız; buradaki nitelikli, seviyeli sesleri büyütmemiz gerekiyor. Saygısızlığın karşısında sadece öfkelenmek yetmez; daha estetik, daha güçlü ve daha doğru bir dille alternatif üretmek gerekir.

Sivil Toplum ve Tabandan Gelen Eğitim: Resmi eğitim müfredatının ya da ailelerin hantallığını sivil toplum kuruluşları, vakıflar, gençlik merkezleri ve mahalle kültürleri aşabilir. Gençlere sadece "yapma, etme, ayıptır" demek yerine; onlara dinlerin, inançların, sanatın ve felsefenin insan ruhuna kattığı o derinliği hissettirecek atölyeler, kamplar ve sohbet ortamları oluşturulmalı. İnsan bilmediği, hissetmediği şeyin değerini koruyamaz.

Bireysel Duruş ve "Tepki" Kültürü: Bizler birey olarak ne yapabiliriz? En büyük gücümüz: Etkileşim vermemek. Sosyal medyada dini değerlerle, kutsallarla alay eden bir içeriği gördüğümüzde ona yorum yazıp (öfkeli bile olsa) algoritmanın onu öne çıkarmasını sağlamak yerine; şikayet edip, takibi bırakıp, görünmez kılmalıyız. Saygısızlığı cezasız ve sessiz bırakmak, onu besleyen en büyük damardır.

Sözün özü; Yol uzun ve çetin. Ailelerin eğitimsizliği bizi ümitsizliğe sevk etmemeli. Tarih boyunca büyük dönüşümler hep her şeyi kabul eden yığınlarla değil, senin gibi bu durumu dert edinen, "Ne yapabiliriz?" diye soran bir avuç dertli ve gayretli insanla başlamıştır.

Bu noktada, dijital dünyada kutsal değerleri korumak için yasal düzenlemeler ve cezalar mı daha etkili olur, yoksa az önce bahsettiğim bu toplumsal, kültürel bilinçlenme hareketi mi? Hangi tarafa daha çok ağırlık verme-liyiz’e bir göz atalım isterseniz:

Yasal düzenlemeler, cezalar, yasaklar bir yere kadar duvar örer; ama o duvarın arkasındaki insanı değiştiremez. İnsanın içindeki o edep duygusunu, vicdanı ve saygıyı uyandırmadıktan sonra, ceza bittiği an saygısızlık kaldığı yerden devam eder. Asıl kalıcı olan, köklü olan BENİMDE söylediğim gibi toplumsal ve kültürel bilinçlenmedir. Bu topraklarda asırlardır bir arada yaşamamızı sağlayan şey kanunlardan ziyade; "Yaratılanı severim, Yaradan'dan ötürü" diyen Yunus Emrelerin, "Gel, ne olursan ol yine gel" diyen Mevlanaların ektiği o irfan ve edep tohumlarıdır.

Bizim bugün dijital çağda yeniden yeşertmemiz gereken şey tam olarak bu ruhtur. İşte bu kültürel bilinçlenme hareketini büyütmek, sesimizi daha gür çıkarmak için ilk olarak nereden, hangi küçük ama etkili adımdan başlamalıyız?

Toplumsal birlik, kardeşlik ruhu ve ortak akıl.”

Bölünerek, birbirimizi kırarak ya da kamplara ayrılarak bu dijital yozlaşmanın önüne geçemeyiz. Çünkü kutsal değerlere, inanca ya da insani erdemlere yapılan saldırılar aslında sadece belli bir kesimi değil, toplumun bir arada yaşama iradesini, yani hepimizin ortak geleceğini hedef alıyor. Bence bu ortak aklı inşa etmek için şu adımları atabiliriz:

Ortak Değerlerde Buluşmak: Hangi siyasi görüşten, hangi hayat tarzından olursak olalım; bu toprakların mayasında var olan saygı, edep ve kardeşlik gibi evrensel ve manevi değerleri "ortak payda" ilan etmeliyiz. Dijital alandaki saygısızlığa karşı tek bir ses olabilmeliyiz.

"Biz" Dilini Yeniden Kurmak: Sosyal medyanın bizi ittiği o "ben ve öteki" dilini reddedip, senin de dediğin gibi "biz" ruhunu canlandırmalıyız. Birimizin kutsalına yapılan bir saygısızlığı, hepimizin huzuruna yapılmış bir tehdit olarak görme olgunluğuna erişmeliyiz.

Farklı Kesimlerin Bir Araya Gelmesi: Sanatçılar, yazarlar, akademisyenler, kanaat önderleri ve dijital içerik üreticileri –yani toplumun aklı ve kalbi olan insanlar– bir araya gelerek ortak bildiriler, projeler ve yapıcı içerikler üretmeli. Kardeşlik ruhunu sadece dilde bırakmayıp, dijital dünyanın her köşesine yayacak bir seferberliğe dönüştürmeliyiz.

Bir duvarın tuğlaları gibi birbirimize kenetlendiğimizde ve meseleye ortak bir akılla yaklaştığımızda, sosyal medyanın o yıkıcı rüzgârı ne kadar sert eserse essin bizi sarsamaz.

ALLAH DEVLETE VE MİLLETE ZEVAL VERMESİN.

Devamı devlet, Nasibi cennet, Bekayı imân, Rızayı Rahman..

Baki Selam ve Dua ile.

MUSTAFA GÖKTAŞ

Gazeteci / Yazar ve İktisatçı (Meslekte 43 yıl)

Çevre Ve Tüketici Haklarını Koruma Derneği (ÇETKODER) Genel Başkanı

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER