• 21.08.2017
Abdullah Ayan

Abdullah Ayan

Tuz deposundan Taş Bina' ya... (20)

İlyas Halil' in 1950' de henüz 20 yaşında iken okurla buluşmaya başladığı şiir yağmuru, yıllar süren suskunluğun ardından Doyumsuz Göz (1983) kitabıyla şiir tadında öykü kitaplarıyla sürecek ve Çıplak Yula (1985), İt Avı (1987), Boyansin Ramazan (1989), İskambil Evler (1991) ile bugüne varan hüzün dolu sağanağa dönüşecektir.

Mersin hasreti birbirini takip eden her kitapta biraz daha artacak, her şeyi merak eden haylaz çocukluğun, delişmen gençliğin ve hüzün dolu savaş yıllarının durulmuş sevdalısı; Mersin denilen küçücük kasabadan dünyanın en büyük martılarını uçuracaktır en görkemli gökyüzüne...

Gün olur Bakkal Recep' in komşularıyla yaşadıklarını trajikomik ifadelerle anlatır da, gülerken mahzunlaşır, kaybolmaya yüz tutmuş anılara dalarsınız:

"(...) O günlerde kent, zengince bir konağın avlusundan daha büyük sayılmazdı. Recep efendi her sabah uyanınca, pazara taze meyve almaya koşardı; bir saat içinde çarşıdaki tüm yeşilliği gözden geçirir, alacağını seçer, esnafın halini hatırını sorar, dostlarının ineği, keçisi hakkında bilgi edinirdi. Bazı günlerde halin* girişindeki kahvede çay içecek vakti bile olurdu. (...)

(...) Batıdaki Müftü Köprüsü ile doğudaki Büyük Kilise' nin orta yerinde, Gümrük Alanı' ndan denize uzanan yolcu iskelesi, sabahları una bulanmış gibi dururdu. İlk çatananın düdüğü ile uçan martıların altından iskelenin yosun rengi ortaya çıkardı. Doğuya uzanan caddede Arapça konuşan iş adamlarının mağazaları sıralanmıştı. Arap Kilise'sinin arkasında Maruni' ler Mahallesi uzanırdı. (...)" **

--

Bazen de yedi yaşında hayallerle gerçeklerin birbirine karıştığı günlere, "kızıl damlı, ak güvercin dolu" evin avlusunda canlanan İya ile el ele tutuşur, birlikte kenti gezerken bizi de, doyumsuz yolculuğa çıkarır:

"Yedi yaşında olmalıydım. Yüzü ak, tepesinde güvercinler uçuşan bir ev anımsıyorum. Kent, o zaman daha çocukları çocuk, gençleri yaşlanmamış, çividi bir denizle, zeytin rengi dağların arasına sıkışmış, sazlık bir yerleşim yeri idi. Gündüzleri Ağustos böceklerinden geçilmez, geceleri ağzında çuvaldız taşıyan, parmak büyüklüğünde sivrisineklerle doluydu.(...)

(...) Geç kalmış Nisan güllerinin üstünde üç beş bal arısı. Mandalina ağaçlarının bahar çiçekleri tomurcuk olmuş. Nar ağacında ak elma çiçekleri. Toprağın gölgelik yönü halâ ıslak..(...)

(...) Sevincimden gözlerimi yumdum. Bahçemiz değişmişti. Mutlu ışınlar fışkırıyordu topraktan. Mandalina, nar ve elma ağaçları el ele tutuşup çevirdiler beni. Beklediğim gün gelmişti. Sandıklardan birinin kapağını kaldırdım. İçinde benim yaşımda saçı yonca, yüzü güneş ışıltılı, anadan doğma çıplak bir kız. Aynada kendi yüzüne bakar gibi bana gülümsüyordu. "Günaydın!" dedi.(...)

(...) kısa süre içinde İya bizden biri oldu. Gün boyunca bahçede oynuyor, düşler kuruyorduk. Bahçemiz çok hoşuna gitmişti. Çıplak ayaklarına dokunan toprağı, vücudunu ısıtan güneşi, yonca saçlarını dağıtan rüzgarı seviyordu. Her geçen gün, yeni sorular çıkıyordu karşımıza. İnsanların neden kalın giysilere büründüğünü, birbirleriyle niçin boş yere çekiştiklerini öğrenmek istiyordu. "Biz çocuğuz!" dedik. "Böyle sorulara yanıt veremeyiz." Bir gün "kasabayı gezelim" dedi. "İnsanları görüp tanımak istiyorum." O günlerde Kışla Caddesi patika bir yol, Ortodoks Kilisesi bir kulübe, denizin kıyısında mışıl mışıl uyuyan bir kedi. Gümrük iskelesine uzanan boşluk sazlık bahçelik. Mersin' in yolları yeni yeni beliriyor, derenin iki yakasında yeni yeni yapılar yükseliyordu. Yanımda sere serpe çıplak bir kız, cennetin kapısından dünyayı merakla izliyor, şaşkın geziyorduk. Kasabalı çıplak kıza aldırmıyor, bahçesiyle, sebzesiyle uğraşıyordu.

İskelenin yanı başında balıkçılar birlikte ağ çekiyor, şarkı söylüyorlardı. Çocuklar gibi sevinçli, çocuklar gibi güleçtiler. Ağlarından balık çıkmayınca üzgünlük çöktü üstlerine. İya "yazık!" dedi, "Bunlar aç kalacaklar." elimden çekip balıkçılara doğru yürüdü. Bu çıplak kıza kızacaklarını, bizi oradan kovacaklarını bekliyordum. Güneşten tüm gövdesi yanık, çıplak İya balıkçıların arasında haşlanmış mısır gibi sarı, rüzgar kadar doğasaldı. Dönüp bakan olmadı. Önlerinde durdu. "Dilerim ağlarınız balık dolsun." dedi. "Eviniz aşsız kalmasın." Birden ağlar kımıldayan yüzlerce balıkla doldu. Balıkçıların sevincini görmeden Hal' e yürüdük. Hal' in güney yüzü Kavaflar Çarşısı' dır. Kuzeyi ise nane, limon kokar. Bahçeciler sabahın erken saatinden gün batımına kadar maydanoz, domates satarlar. Hal' in iç bölümü kasaplara ayrılmıştır. Çoğu Giritli' dir. Etin iyisini, parayı bol ödedikleri için, kara giysili madamalara ayırırlar. Madam Jürtrük bunlardan birisidir. Koç yumurtası demesini bilmezdi. Kasap Hüseyin Ağa bir kaç kez "buna taşak denmez!" diyecek oldu. Sonra "Bana ne" dedi, "kendisi bilir." işi oluruna bıraktı.

İya Hal' e girdi. Taze turunç kokusu dağıldı çevreye. Çıplak İya taze soyulmuş turunç kabuğu. Yüzünden, vücudundan ince zerreler fışkırıyor, gözleri kamaştırıyordu. "Ne güzel insanlar! " dedi. "Bunları hoşnut etmek, dükkanlarını etle, sebzeyle doldurmak istiyorum." Biz hal' den çıkarken, kasap dükkanları taze etle, manavlar ise sebze, meyve ile taşıyordu. Gökten görülmemiş bir bolluk yağmıştı sanki...

Hal' den sonra, İya ile Yoğurt Pazarı' na yollandık. Yoğurt Pazarı dağlık Türkmen köylüklerinin toplandığı alan. Salı günleri köylüler kente tavuk, keçi, peynir satmaya gelirler. "İya!" dedim. "Yoğurt Pazarı' nda görülecek bir şey olduğunu sanmıyorum.(...)" ***

Çocukluğunun saf hayalleri, düşlerinde canlandırdığı İya' dan ibaret değildir elimizden tutup gezdirdiği Mersin...

Ve elbette Hal- Yoğurt Pazarı arasına da sıkışmaz.

An gelir birden 1956 yılına uzanır, Adliye binasına götürür bizleri...

"Önü deniz, arkası hapishane" diyerek, asık yüzlü devletin en somurtkan dairesini bile "yasemin yüzlü" diye öylesine şiir dolu anlatır ki, o döneme yanmakla, binayı koruyamama suçluluğu arasında ezilir durursunuz...

"Odunlarımı ver hakim bey" öyküsündeki Akkahve dostlarının Adliye dekoru eşliğinde bir dönemin sanat tartışmalarına tanık olacak, sanatçılarını Halil gözüyle daha yakından tanıyacağız...

* Günümüzdeki Balık Pazarı (Arsa Lübnan kökenli Sursouk ailesine aittir. Belediye tarafından kamulaştırılmış, 1946' da kaynak sıkıntısı çeken kurum, Vali T.S.Gür' ün önerisiyle hâl dükkanlarını satmıştır)

** Kiralık Mabet (1993) kitabı, Bakkal Recep olayı öyküsü

*** Kiralık Mabet (1993) Yonca Saçlı İya öyküsü


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.