Faruk BİLDİRİCİ

Faruk BİLDİRİCİ

Mail: fbildirici@gmail.com

Radikal İslamcıların Avrupa'daki cinayetleri haber değil mi?

Tele 1’de yayımlanan “Gün başlıyor” programını sunan Musa Özuğurlu, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, Alman polisinin camiye yaptığı baskında ayakkabılarıyla halılara basmalarına yönelik sözlerini eleştiriyor, çifte standart uygulamakla suçluyordu:

    “..bir camiye baskın yaptınız gibisinden. Bu hani dini özgürlüklere bunu aykırı olarak değerlendirdi. Ya da dine büyük hakaret olarak değerlendirdi Erdoğan. Dediğim gibi yani Erdoğan’ın, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu\'nun başında bulunduğu teşkilatın memurları Türkiye’de cemevlerine girip rahatlıkla işeyebiliyorlar ama. Böyle olduğu halde Erdoğan Merkel’i eleştirebiliyor.”

   Musa Özuğurlu’nun bu sözleri nedeniyle RTÜK, Tele 1’e “polis teşkilatının hiçbir kanıta, bilgi ve belgeye dayanmayan şekilde zan altında bırakıldığı” gerekçesiyle idari para cezası uygulanmasına karar verdi.

    Aslında Musa Özuğurlu, konuşmasında bütün ibadet yerlerinin kutsal olduğunu, kutsal alanlara yönelik her tür aşağılamaya, saldırıya karşı çıkmak gerektiğini anlatmaya çalışıyordu. Nitekim RTÜK’ün cezasından sonra “Bütün emniyet teşkilatını suçlamak gibi bir niyetimiz olamaz” diyerek, Armutlu Cemevi’nde yaşanan bir olayı hatırlattı:

    “Bu mesele Türkiye’deki herkes tarafından biliniyor, herkes tarafından konuşuluyor ama siz bunu Tele 1 ekranlarından dile getirildiği zaman, sanki bütün emniyet teşkilatına yönelik bir sözmüş gibi çarpıtmaya çalışıyorsunuz. Suç şahsidir, dolayısıyla suçlama da şahsidir.”

   Musa Özuğurlu’nun sözünü ettiği olay, 19 Temmuz 2018’de meydana gelmiş; Armutlu Cemevi’ne operasyon düzenleyen polisler, eşyalara zarar vermiş ve biri de cemevinin koridoruna işemiş. HDP İstanbul Milletvekili Ali Kenanoğlu, bir soru önergesiyle bu konuyu TBMM gündemine getirmiş ama bir yanıt alamamış; olayla ilgili bir soruşturma da açılmamış. 

       Haberci, herkes biliyor diyemez

      Armutlu Cemevi’ndeki bu davranış elbette kabul edilemez. Ancak Musa Özuğurlu, “Herkes tarafından biliniyor” dese de bu olaydan bir televizyon programında bu şekilde bahsetmek yanlış.  Öncelikle bir haberci, “Herkes biliyor” diye bir kabulleniş içinde olamaz. Tersine, hiç kimsenin bilmediği ve bilmek zorunda olmadığı varsayımıyla hareket edilir; hangi olaydan söz ediliyorsa açık açık söylenir. “Nasıl olsa herkes biliyor” diye o öznel olaya atıf yapılmadan üstelik de “teşkilatın memurları” gibi bir çoğul ifadeyle konuşulursa genelleme yapılmış olur.

    Genelleme de habercilik açısından yanlıştır. Üstelik de haber programındaki bu eksik ve yanlış tutum, yeni yanlışlara kapı açar. Nitekim RTÜK de “bütün polis teşkilatının zan altında bırakıldığı” gerekçesiyle ceza verirken Musa Özuğurlu’nun sözlerinin “bilgi ve belgeye dayanmadığı”nı vurgulamış ama en ufak bir araştırma bile yapmaya gerek duymamıştı. Sanki Armutlu Cemevi’ndeki olay hiç yaşanmamış, böyle bir iddia hiç yokmuş gibi karar vermişti.

   Böyle yaparak da aslında Musa Özuğurlu’nun Erdoğan’ı eleştirirken vurguladığı gibi “ibadet mekanlarıyla ilgili çifte standart içeren yaklaşım” içinde olmuştu. Armutlu Cemevi’ndeki olaya atıfta bulunulsa, görüntüler, iddialar ve soru önergeleri programda aktarılsa RTÜK’ün bu yaklaşımı da önlenmiş olurdu. Doğru habercilik de buydu.  

       Paris’te öğretmenin başının kesilmesi

   Kaldı ki, Musa Özuğurlu’nun Tele 1’de eleştirdiği, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın konuşması gerginliği artırdığı gibi, medya da süreç boyunca dinler arası ayrımcılık, nefret söylemi ve çifte standart konusunda başarılı örnek veremedi.

     Kanlı süreci başlatan olay, Paris’te radikal İslamcı Çeçen bir gencin Samuel Paty adlı tarih öğretmeninin bıçakla boğazını keserek öldürmesiydi. Öğretmen Paty, Charlie Hebdo dergisinde yayımlanan Hz. Muhammed karikatürlerini derste öğrencilere göstererek, “Düşünce ifade özgürlüğü”nü tartıştırmış, bu yüzden bölgedeki Müslüman cemaatin tepkisine ve tehditlerine maruz kalmıştı.

    16 Ekim’de meydana gelen ve Fransa’yı ayağa kaldıran bu cinayeti, Türkiye’de medya nasıl gördü dersiniz? Hemen hiç! İnternet siteleri kısa haberler yaparak geçiştirdi. 17 Ekim’de Türkiye’de yayımlanan basılı gazetelerin de hiçbiri birinci sayfasına konulacak değerde görmedi bu cinayeti. Sadece Cumhuriyet gazetesinin 7. sayfasında, Hürriyet’in 15. sayfasında küçücük haber olabildi.

      Akşam gazetesi bir Fransız gazetesinde “Türkler Ermeni mahallelerine baskın düzenledi” diye yalan yazıldığını belirten bir haberi birinci sayfaya koymuştu. Ama öğretmenin öldürülmesine ilişkin tek satır haber yayımlamamıştı.

     Cinayet haberini vermeyen Yeni Şafak gazetesi de 19 Ekim’de “Olayın arkasında Fransız istihbaratı var” diye akla ziyan bir haber yayımladı. İlk cümlesi aynen şöyleydi:

   “Dünya Müslüman Alimler Birliği Genel Sekreteri Ali Muhyiddin el-Karadaği, Fransa’da bir tarih öğretmeninin ölü bulunmasına ilişkin soru işaretlerinin olayın Fransız istihbaratı tarafından planlandığını gösterebileceğini belirtti.”

     Böyle bir cümlenin neresinden tutacaksınız? Soru işaretleri, Fransız istihbaratının planlandığını gösteriyor da değil, “gösterebilir” imiş!  “Ölü bulunma” da değil, öğretmen cadde ortasında boğazı kesilerek öldürülmüş, 18 yaşındaki Çeçen katil polis tarafından vurulmuştu.

      Türkiye’de medyanın radikal İslamcı kesimlerle ilişkili böyle bir cinayete bu kadar ilgisiz kalması tam bir çifte standart ve dinler arası ayrımcılık. Oysa dinler arası barışın sağlanması ve yeni düşmanlık, kin ile nefret tohumları ekilmesinin önlenmesi için Avrupa’da Türklere ve Müslümanlara yönelik eylemlere gösterilen yakın ilginin bu cinayete karşı da gösterilmesi gerekirdi.

    Batı ülkelerinde İslamofobi’nin (İslam korkusu) giderek yükseldiğini belirten medya, İslamofobi’nin ortadan kaldırılması için böyle bir cinayeti vesile kılabilirdi. Kınayarak ve tepki göstererek hem Türkiye’de empati gelişmesini sağlayabilir, hem de geniş Müslüman kesimlerin böyle cinayetlere ve her tür şiddete karşı olduğunu Batı’nın görmesini sağlayabilirdi.

        Nice, Lyon ve Viyana saldırıları

      Türkiye’de medya bunu yapmadığı gibi, siyasi iktidardan da öğretmen Paty’nin öldürülmesine karşı güçlü tepki yükselmedi; sadece Dışişleri Bakanlığı ve büyükelçiliğin başsağlığı mesajıyla yetinildi.

     Oysa Fransa ayaktaydı, cinayetin yarattığı tedirginlik ve nefret büyüktü. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da sokaklara yansıyan bu kızgınlığa “Radikal İslam ya da Cumhuriyet\'in yıkımı projesi güden organizasyonlar, dernekler ya da bireylere yönelik” operasyonlarla yanıt verdi. “Radikal İslamcı” hareketlerle ilişkili oldukları gerekçesiyle 50\'den fazla dernek ve kuruluş incelemeye alındı, Paris\'in banliyösü Pantin\'deki bir cami de altı aylığına kapatıldı. Fransa’da yaşayan yaklaşık 6 milyonluk Müslüman toplum Macron’un açıklamalarından ve bu operasyonlardan rahatsız oldu. 

     Montpellier ve Toulouse kentlerindeki hükümet binalarına da Charlie Hebdo dergisinde yayımlanan karikatürler yansıtıldı. Operasyonlar da hızla başka ülkelere yayıldı; Almanya’da polis, bir camiye baskın yaptı.

     Türkiye’de medya bu gelişmeleri geniş bir şekilde yayımlarken Cumhurbaşkanı Erdoğan da camiye baskını kınadı, Fransa’yı da eleştirdi. Erdoğan’ın Kayseri’deki konuşmasında “Bunun adı özgürlük değil, İslam düşmanlığıdır. Batılı için Müslüman Türk'tür, aynı şekilde Türk de Müslüman'dır" sözleri de toplumları ayrıştıracak ve düşmanlığı besleyecek boyuttaydı. 

     Bununla da kalmadı; Erdoğan’ın, “Macron’un zihinsel olarak tedaviye ihtiyacı var” sözleri iki ülke arasındaki ilişkileri de gerdi ve Fransa Büyükelçisi’ni geri çağırdı. Sonra da Erdoğan, Fransa’ya boykot çağrısında bulundu.

     Macron ve Erdoğan’ın gerginliği tırmandıran açıklamaları sürerken Fransa’nın önce Nice kentinde bir kilisede bıçaklı saldırıda üç kişi öldü; iki gün sonra da Lyon kentinde Ortodoks bir rahibe silahlı saldırı düzenlendi. Macron bu saldırıları “İslamcı terör saldırısı” olarak nitelendirdi. Bu saldırılarla ilgili haberler, Türkiye’de yine büyük haber olamadı. Az sayıda gazetenin iç sayfalarında küçük haberler olarak yayımlandı. Üstelik de bu cinayetlerin “Radikal İslamcı” veya “İslamcı teröristler” ile bağlantısından hiç söz edilmedi.

      Viyana’da da IŞİD sempatizanlarının silahlı saldırısında dört kişi yaşamını yitirdi. Bu saldırıyla ilgili haberlerin medyada daha geniş yer almasında iki Türk gencinin yaralıların yardımına koşması ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu iki genci arayarak tebrik etmesi etkili oldu. 

      Barış gazeteciliği

      Bütün bu yaşananlar karşısında önümüzdeki dönemde İslam adına hareket ettiklerini savunan teröristlerin saldırılarının kesilmeyeceğini, Batı toplumlarında da İslamofobi’nin giderek artacağını söylemek yanlış olmaz.

    Gazetecilerin kavga ve çatışmalardan beslenen siyasetçilerin çizgisini izlemeleri de yeni saldırılara, çatışmalara, gerginliklere zemin hazırlar; teşvik eder.  Bunun yerine “barış gazeteciliği” yapılarak, dinler ve toplumlar arasında çatışmaların ve ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına, dostluğun sağlanmasına katkıda bulunulabilir.

     Kim, nerede işlerse işlesin bütün cinayetlere, şiddete ve teröre karşı çıkmak ve haber yaparken de aynı ölçeklerle değerlendirmek de bu yönde atılacak ilk adım olabilir.