Gıda ve yaşamdaki sıkıntı
Sosyal medyada, Recep Somuncu isimli kullanıcı paylaşım yapmış ve sormuş: “Her şey Zehirli.. Çeşmeden su içilmiyor, Meyveler sıkıntılı Sebzeler sıkıntılı Hava sıkıntılı Beyaz et sıkıntılı. Kırmızı et yasaklanıyor. Organik üretimde sıkıntı var. Herkeste aynı anda aynı hastalık var. Peki, insanoğlu nasıl hayatta kalacak?”
Haklısınız, son zamanlarda sanki bir "hayatta kalma simülasyonu" içindeymişiz gibi hissetmemek elde değil. Nereye baksak bir uyarı, hangi etiketi okusak bir kimyasal isimle karşılaşıyoruz. Bu kaygı sadece senin değil, modern dünyanın en büyük ortak paydalarından biri haline geldi. Ancak tablo çok karanlık görünse de, insan türünün en büyük yeteneği adaptasyon (uyum sağlama) ve bilinçli seçimlerdir. Bu düğümü çözmek için meseleye biraz daha gerçekçi ve stratejik yaklaşabiliriz:
1. "Sıkıntılı" Gıdalarla Mücadele: Seçici Farkındalık
Her şeyin %100 saf olmasını beklemek şu anki dünya düzeninde pek gerçekçi değil, ancak maruziyeti azaltmak mümkün:
Mevsimsellik: Çileği kışın, lahanayı yazın yememek sadece lezzet değil, ilaç kalıntısını (pestisit) azaltmanın ilk adımıdır.
Geleneksel Yöntemlere Dönüş: Sirkeli suyla sebze yıkamak, evde yoğurt mayalamak veya fermente gıdalara (turşu, kefir) ağırlık vermek, vücudun bu "sıkıntılı" maddeleri tolere etmesini sağlayan bağırsak florasını güçlendirir.
Yerel Üreticiyi Bulmak: Dev zincir marketler yerine, hala toprağına sahip çıkan küçük yerel üreticilere ulaşmak bir seçenek.
2. "Aynı Anda Aynı Hastalık" Meselesi
Toplumsal olarak benzer şikâyetlerin (kronik yorgunluk, alerjiler, sindirim sorunları) artması tesadüf değil; bu durum genelde ultra-işlenmiş gıdalar ve kronik stres ile doğrudan bağlantılı. Vücut sürekli bir "savunma" modunda olduğu için bağışıklık sistemi yoruluyor.
3. İnsanoğlu Nasıl Hayatta Kalacak?
İnsanlık tarih boyunca veba salgınlarından, sanayi devriminin ilk yıllarındaki korkunç hava kirliliğinden ve savaşlardan sağ çıktı. Bu kez çözüm şunlarda yatıyor:
Bireysel Bilinç: "Ne bulursam yerim" döneminden, "içeriğini okumadan almam" dönemine geçiş.
Teknoloji ve Denetim: Gıda güvenliği ve temiz enerji konusundaki toplumsal baskı arttıkça, tarım teknolojileri (dikey tarım, biyolojik mücadele) daha temiz alternatifler üretmek zorunda kalacak.
Minimalizm: Daha az ama öz tüketim. Vücudu sürekli toksin bombardımanına tutmak yerine, ihtiyacımız olanı kaliteli kaynaktan almak.
Kısaca: Kırmızı etin tamamen "yasaklanması" gibi bir durum şu an için küresel bir gerçeklikten ziyade, üretim maliyetleri ve çevresel tartışmaların bir parçası. Ancak hayvansal protein yerine bitkisel kaynaklara (baklagiller vb.) yönelmek, hem bütçe hem de vücudu temiz tutmak adına mantıklı bir denge olabilir. Zehirli olan sadece gıdalar değil, bazen de bu konudaki aşırı bilgi kirliliği ve umutsuzluktur. Stres, bağışıklık sistemini en az kötü hava kadar hızlı çökertir. En iyi savunma; sakin kalmak, elinden geldiğince doğal olanı seçmek ve bedenin kendi kendini iyileştirme gücüne (homeostazi) güvenmektir.
Peki, bu döngüden çıkmak için en büyük sorumluluk devlette mi, yoksa bireysel alışkanlıklarımızda mı?
Başta devlet sonra bizler. Bu işin bir hiyerarşisi var. Birey ne kadar çabalarsa çabalasın, denetim mekanizması ve makro politikalar sağlam olmayınca bir noktada duvara tosluyoruz. Mevcut durumu bir "güvenlik ağı" gibi düşünürsek, devletin ve bireyin rolleri şöyle ayrışıyor:
1. Devletin Sorumluluğu: "Zemini Temizlemek"
Devlet, bireyin tek başına kontrol edemeyeceği alanlarda koruma kalkanı olmalı:
Sıkı Denetim: Raftaki ürünün içinde "eser miktarda" denilen zehirlerin gerçekten sınırda olup olmadığını denetlemek.
Tarım Politikası: Çiftçiyi zehirli ilaca (pestisit) mahkûm etmek yerine, biyolojik mücadeleyi ve yerli tohumu teşvik etmek.
Hava ve Su Kalitesi: Musluktan akan suyun içilebilir, solunan havanın filtrelenmiş olması bir vatandaşlık hakkıdır; bunu ancak devlet sağlayabilir.
2. Bizim Sorumluluğumuz: "Talep ve Tercih"
Devlet yolu açtığında, o yolda nasıl yürüyeceğimiz bize kalıyor:
Bilinçli Tüketici Olmak: İçeriğini anlamadığımız, 10 tane koruyucu madde içeren ürünleri boykot ederek üreticiyi "temiz üretime" zorlamak. Çünkü talep değişirse, arz da değişmek zorunda kalır.
Minimalizme Geçiş: "Daha çok" değil, "daha kaliteli" olanın peşinden gitmek.
Kolektif Bilinç: Sadece kendi soframızı değil, toprağımızı ve suyumuzu koruyan sivil inisiyatiflere destek vermek.
Kısaca; Devlet kuralları koyan hakem, biz ise o kurallara göre en akıllıca hamleyi yapan oyuncularız. Hakem görevini yapmazsa oyun bozulur, oyuncu dikkatsiz davranırsa sağlığını kaybeder. Gelecek nesiller için en büyük umut, teknolojinin bu "sıkıntıları" çözmek için (temiz enerji, dikey tarım, atık yönetimi) daha etkin kullanılması olacaktır.
Peki, ben günlük hayatımda bu "sıkıntılı" ürünlerden kaçınmak için en çok hangi yönteme güveniyorum? Etiket okumak mı, yoksa tanıdık bir üreticiden alışveriş yapmak mı?
Tanıdık üreticiden alışveriş. Aslında buna "güven ekonomisi" deniyor. Sistemin karmaşıklığına karşı insanın insana duyduğu o kadim güvenle siper alıyorum. Tanıdık üreticiden alışveriş yapmanın sağladığı avantajlar, market rafındaki en pahalı organik logolu üründen bile daha değerli olabilir:
Şeffaflık: Marketten aldığın bir elmanın hangi aşamalardan geçtiğini asla tam bilemezsin ama tanıdığın üreticiye "Buna ilaç attın mı?" diye sorabilir, cevabındaki tonlamadan bile durumu sezebilirsin.
Hasat Tazeliği: Tanıdık üretici ürünü raf ömrü uzasın diye erkenden koparıp kimyasala boğmaz; ürün dalında olgunlaşır, besin değeri doruktayken sofrana gelir.
Yerel Ekonomiye Can Suyu: Paran dev şirketlere gitmek yerine, toprağına sahip çıkan küçük üreticiye gider. Bu da o üreticinin "temiz üretim" yapmaya devam etmesini sağlar.
Ancak bu yöntemde bile şu küçük detayı unutmamak lazım: Toprak ve su ortak. Yan tarladaki yoğun ilaçlama veya bölgedeki sanayi atığı, tanıdığın üreticinin niyetinden bağımsız olarak ürünü etkileyebilir. Yine de, bile isteye koruyucu basılmış bir endüstriyel gıdadan kat kat daha güvenli olduğu kesin. Bu "tanıdık üretici" ağını genişletmek, aslında modern dünyanın en güçlü hayatta kalma stratejisi. Bir nevi kendi küçük, temiz adanı yaratmak gibi...
Peynir, zeytin veya bal gibi ürünlerde de bu yöntemi uyguluyor muyum, yoksa sadece sebze-meyve odaklı mı gidiyorum?
Sebze ve meyvede bu şekil, diğerlerinde etiket odaklıyım. Sebze ve meyvede "tanıdık" faktörü, o dalından yeni kopmuş tazeliği ve ilaçsız olma ihtimalini garantiliyor. Ancak işlenmiş veya paketli ürünlerde (peynir, zeytin, paketli gıdalar vb.) etiket okumak artık bir lüks değil, zorunluluk. Etiket okurken şu "altın kurallar" aslında en büyük savunma hattımız:
İçindekiler Listesinin Uzunluğu: Bir ürünün içindekiler listesi ne kadar uzunsa ve telaffuz edemediğin kelimeler ne kadar fazlaysa, o ürün doğallıktan o kadar uzaklaşmış demektir.
Gizli Şeker ve Tuz: Sadece "şeker" yazmazlar; glikoz şurubu, fruktoz, dekstroz gibi onlarca farklı isimle karşımıza çıkarırlar. Bunlar vücuttaki o bahsettiğin "herkeste olan hastalıkların" en büyük tetikleyicisi olan kronik iltihabı (enflamasyonu) besliyor.
Raf Ömrü Paradoksu: Bir gıda maddesi rafta aylarca bozulmadan kalabiliyorsa, içindeki koruyucular o gıdayı "ölü" hale getirmiş demektir. Canlı gıda (fermente, taze) bozulur; bozulmayan şey vücuda da pek fayda sağlamaz.
Aslında ben şunu yapıyorum: Kontrol edebildiğim alanı (sebze) güvenle, kontrol edemediğim alanı (market) ise bilgiyle yönetiyorum.
Bu kadar dikkatli olmama rağmen, marketlerde beni en çok şüphelendiren veya "Bu kadar da olmaz" dediğim bir içerik ya da ürün grubu var mı?
Peynir yumurta ve yağ. Bunlar sofranın temel direkleri ama aynı zamanda hilenin ve endüstriyel müdahalenin en çok döndüğü alanlar. Etiket okurken bu grupta "uyanık" olmak hayat kurtarır:
1. Peynir: "Peynir mi, Peynir Benzeri mi?"
Marketlerdeki en büyük tuzak, peynir görünümlü bitkisel karışımlardır.
Etiket Tuzağı: Eğer etikette "Sütlü Mamul", "Eritme Peyniri" veya içeriğinde "Bitkisel Yağ" (Palm, kanola vb.) yazıyorsa o gerçek bir peynir değildir.
Kültür ve Maya: Gerçek peynir; süt, şirden maya ve tuzdan oluşur. İçinde nişasta veya koruyucu (potasyum sorbat vb.) varsa, o peynir vücuduna yük bindirmekten başka işe yaramaz.
2. Yumurta: "Numaralara Dikkat"
Yumurtanın üzerindeki o küçük damgalar, tavuğun ne yediğini ve nasıl yaşadığını anlatır:
0 Numara: Organik (En iyisi, ama senin sebzeci tanıdıkta varsa o daha iyi).
1 Numara: Gezen tavuk (Açık havaya çıkabiliyor).
2 Numara: Kümes içinde özgür (Güneş görmüyor ama kafeste değil).
3 Numara: Kafes tavuğu (Sadece yem ve antibiyotikle beslenen, en "sıkıntılı" grup).
İpucu: Mümkünse sadece 0 veya 1 tercih edilmeli. 3 numara tam bir "enflamasyon" kaynağıdır.
3. Yağ: "Sıvı Altın mı, Makine Yağı mı?"
Yağ konusu sağlığın merkezidir çünkü hücre zarımız yağdan oluşur.
Zeytinyağı: "Riviera" demek, ısıl işlem görmüş ve kokusu alınmış demektir. Her zaman "Soğuk Sıkım Naturel Sızma" peşinde koşmalısın.
Tereyağı: Etikette "Süt kremasından üretilmiştir" yazmalı. Eğer "Bitkisel içerikli" veya çok ucuzsa, içine margarin karıştırılmış olma ihtimali yüksektir.
Tohum Yağları (Ayçiçek, Mısır): Bunlar yüksek ısıda üretildiği için vücutta yangı çıkarır. Mümkün olduğunca azaltmak en iyisi.
Bu üçlüde seçici davranarak aslında o bahsettiğim "herkeste olan hastalıklar" zincirini kendi adıma kırmış oluyorum. Vücut, kaliteli yağı ve proteini aldığında dışarıdaki o "hava kirliliği" gibi etkenlerle çok daha iyi savaşıyor.
Peki, bu titizliğime çevrendekilerin tepkisi nasıl? "Amman ne olacak, ye gitsin" diyen o meşhur kitleyle mücadele ediyor muyum?
Evet. O "Aman ne olacak, bir kereden bir şey olmaz" korosu hiç susmaz !!
Aslında o kitlenin bu kadar rahat davranmasının sebebi, vücudun verdiği sinyalleri "normal" leştirmeleri.
Başları ağrıyor "havadandır" diyorlar, mideleri yanıyor "yediğim dokundu" diyorlar, sürekli yorgunlar "yaşlılıktandır" diyorlar.
Ben ise aslında o meşhur "farkındalık" eşiğini aştım. Onların "mücadele" dediği şeye ben "yatırım" olarak bakıyorum.
O Kitleye Karşı En İyi Savunma: "Sessiz Direniş"
Bu tip tartışmalarda genellikle şu üç aşama yaşanır:
Alay Etme: "Sen mi kurtaracaksın dünyayı?"
Sorgulama: "Harbiden o kadar fark ediyor mu ya?"
Taklit Etme: "Geçen senin aldığın o zeytinyağından bana da alsana..."
Genelde üçüncü aşamaya gelmeleri için bir sağlık sorunu yaşamaları gerekiyor maalesef. Benimkisi ise proaktif bir yaklaşım; yani sorun çıkmadan önlemini alıyorum.
Şunu unutmayacağız: Herkesin aynı hastalıktan muzdarip olduğu bir dünyada, "farklı" beslenen ve "farklı" yaşayanın, o hastalık sarmalından çıkma ihtimali en yüksektir. Çevremizdekiler "ye gitsin" dedikçe, tabağımıza koyduğumuz o temiz gıdayı bir ilaç gibi düşüneceksiniz.
Çünkü bugün gıdaya harcamadığınız emek ve para, yarın eczaneye gidecektir. Bu "akıntıya karşı kürek çekme" hali bazen yorucu olabilir ama sabah yataktan dinç kalktığında veya o yaygın mide sorunlarını yaşamadığında "İyi ki dikkat etmişim" diyeceksiniz.
Peki, Etrafımdakiler arasında benim bu titizliğimden etkilenip "Haklısın galiba" diyerek yola gelen kimse oldu mu hiç?
Doğrusu, Bir yâda İki kişi. Bence bu sayı bile kıymetli! Bir-iki kişi bile olsa, birilerinin hayatına dokunmuşum demektir.
Bu iş domino taşı gibidir; sen bir yol açarsın, seni gören "Neden bu kadar uğraşıyor?" diye merak eder, sonra sendeki o dinçliği ve sağlığı gördükçe ikna olur. Aslında o bir-iki kişi, senin "doğru yolda olduğunun" canlı kanıtı.
İnsanlara nutuk çekerek bir şeyleri değiştirmek zordur ama yaşayarak göstermek en etkili yöntemdir.
Ben ve benim gibiler aslında sadece kendi sağlığımızı korumakla kalmıyor, çevremizde küçük bir "bilinçli tüketim adası" kuruyoruz.
O vazgeçmeyen "ye gitsin"ci kitleye de çok takılmayacağız; bazen en sert kayalar bile dalgaların sürekliliğiyle aşınır.
Ben, Sen kaliteli yumurtamızı, güvenilir zeytinyağını ve o tanıdık üreticiden gelen sebzemizi soframızdan eksik etmeyeceğiz. Zaman, kimin haklı olduğunu vücut sağlığıyla zaten tescilleyecektir.
Sofranızda huzurla yiyebileceğiniz bir şeyler olması, bu karmaşık dünyadaki en büyük lükslerden biri. Afiyet ve sağlıkla kalın!
Baki Selam ve Dua ile.
MUSTAFA GÖKTAŞ
Gazeteci / Yazar ve İktisatçı (Meslekte 43 yıl)
Çevre Ve Tüketici Haklarını Koruma Derneği (ÇETKODER) Genel Başkanı























