KAYBETMEKTEN KORKMAK!
Yaşadığımız bu kalleş dünyada, hiçbir şey bize ait değilken, kaybetmekten neden korkarız? Varoluşun en can yakıcı çelişkilerinden biridir bu. Hiçbir şeyin bize ait olmadığı, her şeyin elimizden kayıp gitmeye mahkûm olduğu bir dünyada, kaybetme korkusuyla kavrulmak rasyonel görünmüyor, değil mi?
Aslında bu korku, dünyanın "kalleşliğinden" ziyade bizim insan olma programımızla ilgili. Bu derin paradoksu birkaç katmanda inceleyelim:
1. Evrimsel Hayatta Kalma Programı (Biyoloji)
Zihnimiz bizi mutlu etmek için değil, hayatta tutmak için tasarlandı. İlkel beyin için "kaybetmek" (yiyeceği, sığınağı, kabileyi veya gücü kaybetmek) doğrudan ölümle eşdeğerdi. Evrimsel süreçte kayıplara karşı aşırı hassas olan canlılar hayatta kaldı. Bugün sahip olduğun soyut bir statüyü veya bir ilişkiyi kaybetme korkusu, aslında o eski "hayatta kalamama" korkusunun modern bir yansıması.
2. Sahiplik İllüzyonu ve Ego (Psikoloji)
Dünyanın geçiciliğini mantıken bilsek de, egomuz varlığını nesneler, unvanlar ve insanlar üzerinden tanımlar.
"Benim arabam"
"Benim sevgilim"
"Benim başarım"
Bu iyelik ekleri bize sahte bir kontrol hissi ve güvenlik alanı yaratır. Bir şeyi kaybettiğimizde, sadece o şeyi kaybetmeyiz; egomuzun üzerine inşa edildiği o kimliğin bir parçasını, yani kendimizi kaybetmiş gibi hissederiz.
3. Kayıptan Kaçınma Eğilimi (Loss Aversion)
Davranışsal ekonomide çok temel bir kural vardır: Bir şeyi kazanmanın verdiği mutluluk, aynı şeyi kaybetmenin verdiği acıdan çok daha azdır. İnsan psikolojisi, elindeki 100 lirayı korumayı, henüz kazanmadığı 200 liraya tercih eder. Yani sistemimiz, kazanca değil, kayba odaklanmaya meyillidir.
4. Anlam Arayışı ve Bağ Kurma İhtiyacı
Hiçbir şeyin bize ait olmadığını kabul edip hiçbir şeye değer vermemek, bir tür duygusal nihilizme (hiçliğe) yol açar. İnsan ise anlam arayan bir varlıktır. Geçici olduğunu bile bile sevilere, dostluklara, hayallere tutunuruz. Kaybetmekten korkarız çünkü bağ kurarız. Korku, aslında o şeye verdiğimiz değerin ters orantılı bir bedelidir.
Özetle; Dünyanın kalleşliği, her şeyi her an geri alabilecek bir kiracı gibi davranmasından gelir. Bizim trajedimiz ise, misafir olduğumuz bu handa kalıcı ev sahibiymiş gibi hissetmekten vazgeçemeyişimizdir.
Belki de sır, hiçbir şeye sahip olamayacağımızı kabul edip, elimizdekileri "mülkümüz" olarak değil, sadece "bize emanet edilmiş deneyimler" olarak yaşayabilmektedir. Ama söylemesi, yapmasından çok daha kolay, öyle değil mi?
Baki Selam ve Dua ile.
MUSTAFA GÖKTAŞ
Gazeteci / Yazar ve İktisatçı (Meslekte 43 yıl)
Çevre Ve Tüketici Haklarını Koruma Derneği (ÇETKODER) Genel Başkanı






















