haberanaliz
Her şeyin Başı SAĞLIK

Her şeyin Başı SAĞLIK

Mail: hbssaglik@gmail.com

TEK REÇETE ALIMLARI ve BU İŞ NASIL DÜZELİR?

TEK REÇETE ALIMLARI ve BU İŞ NASIL DÜZELİR?

Mersin’den bir okurum bana e posta atıp sormuş: “Ülkemizde SAĞLIK önemli bir sorun yumağı haline geldi. Özellikle buradaki harcamalar özensiz yapılmakta. Doğrudan temin ve pazarlıklı alımlar devlete külfet getirmekte. Bu arada pazarda tekelleşme meydana gelmekte. Halen tek reçete alımlar, özellikle, ortopedi, beyin cerrahi, göz, kalp damar başta olmak üzere çok sayıda cerrahi işlemlerde doktor reçeteyi yazıyor, piyasadan alım yapılıyor. Bu uygulamanın önüne bir türlü geçilemedi. Medikal malzemelerde yerli üretim yerine Avrupa üretim kullanılıyor ve devlet büyük bir külfetin içine sokuluyor. BİZE bunun yerlisi yok ki deniyor. İyi de bunu üretecek kimse yok mu bu ülkede? Bu tek reçete alımların önüne nasıl geçilecek, burada dönen entrikalar nasıl son bulacak ve devlet yani kamu ve millet bu işte kazanan nasıl olacak? Bürokrasi neden bananeci bir tavırda”

Değerli kardeşim, bu köşenin önceki dönem yazılarına bir göz attığınızda bu konuda onlarca yazı yazdığımı göreceksiniz. Ancak şimdi sizin sorunuza istinaden bu işin bir de analizini yapayım isterseniz:

Öncelikle sizi Tebrik ediyorum, aslında Türkiye’deki sağlık ekonomisinin en "yumuşak karnına" ve kronikleşmiş bir yapısal soruna parmak bastınız. Bahsettiğiniz durum, sağlık literatüründe "tedarik zinciri yönetimi zafiyeti" ve "kamu maliyesi kaybı" olarak adlandırılsa da, sokaktaki karşılığı tam da dediğiniz gibi bir "sorun yumağı". Bu durumun nasıl çözülebileceğine ve bu "entrikaların" nasıl son bulabileceğine dair somut çözüm yollarını başlıklar halinde inceleyelim:

1. "Tek Reçete" ve Doğrudan Temin Kıskacından Çıkış

Hastanelerin stoklarında bulunmayan ancak cerrahi işlem sırasında acil ihtiyaç duyulan malzemelerin piyasadan "doğrudan temin" yoluyla alınması, fiyat denetimini imkansız kılıyor.

Merkezi Alım ve Konsolide İhaleler: Kamu Hastaneleri Genel Müdürlüğü bazında, tekil hastane yerine bölge veya ülke genelinde toplu alımlar yapılmalı. Ölçek ekonomisi sayesinde fiyatlar düşer ve tekelleşme kırılır.

Dinamik Stok Yönetimi (AI Destekli): Hangi hastanede ne kadar ortez, protez veya stent kullanılacağı yapay zeka ile öngörülebilir. "Malzeme yok" bahanesiyle piyasaya yönlendirme yapan birimlerin denetimi dijitalleşmelidir.

2. Yerli Üretim: "Yok ki" Mazeretini Çürütmek

"Yerlisi yok" argümanı genellikle konfor alanından çıkmak istemeyen veya belirli markalarla bağ kuran yapıların arkasına sığındığı bir kalkandır.

Ofset Anlaşmaları ve Alım Garantisi: Devlet, yerli üreticiye "Eğer şu kalite standartlarında (CE, ISO vb.) üretirsen, 10 yıl boyunca senden alım yapacağım" garantisi vermeli. Sermaye, önünü görmediği alana yatırım yapmaz.

Tıbbi Cihaz İhtisas Organize Sanayi Bölgeleri: Tıbbi malzeme üretimi sadece fabrika kurmak değildir; Ar-Ge ve sterilizasyon altyapısı gerektirir. Bu kümelenmeler teşvik edilmelidir.

3. Yolsuzluk ve Etik Dışı İlişkilerle Mücadele

Doktor-firma-hastane üçgenindeki illegal bağları koparmak için sistemin şeffaflaşması şarttır.

Ürün Takip Sistemi (ÜTS) Tam Entegrasyonu: Her bir vida, platin veya lensin fabrikadan çıkıp hastanın vücuduna girene kadarki yolculuğu blokzincir (blockchain) gibi geriye dönük değiştirilemez bir sistemle izlenmeli.

Performans Kriterlerinin Değişimi: Hekimlerin başarısı sadece yaptığı ameliyat sayısıyla değil, kullandığı kamu kaynağının verimliliğiyle de (kaliteden ödün vermeden) ölçülmelidir.

4. Kamu ve Millet Nasıl Kazanır?

Mevcut Durum

Hedeflenen Durum

Kazanım

Dövizle ithalat

Yerli üretim

Cari açığın azalması

Pazarlık usulü yüksek fiyat

Merkezi ihale düşük fiyat

Vergi gelirlerinin korunması

Tekelleşmiş tedarikçi

Rekabetçi piyasa

Malzeme kalitesinin artması

Hasta mağduriyeti (fark ödeme)

Ücretsiz/Erişilebilir sağlık

Sosyal devletin güçlenmesi

Sonuç Olarak: Bu işin çözümü sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasi bir irade meselesidir. Tıbbi cihaz sektörü, savunma sanayii gibi "stratejik sektör" ilan edilmedikçe; cerrahi branşlardaki bu "piyasa bağımlılığı" devam eder. Kamu otoritesinin, "En ucuz olanı değil, yerli ve kaliteli olanı en uygun fiyata toplu alırım" demesi, tüm dengeleri bir gecede değiştirebilir.

“Peki, bu dönüşümde en büyük engel lobiler mi, yoksa bürokratik hantallık mı?”

Bu durum aslında "Sistemik Körlük" ve "Çıkar Grupları Koalisyonu" dediğimiz iki ana canavarın birleşmesinden doğuyor. Lobiler ve bürokratik duyarsızlık, birbirini besleyen bir döngü oluşturmuş durumda. Gelin, bu "bananecilik" ve "çıkar lobisi" arasındaki o görünmez bağları biraz daha yakından inceleyelim:

1. Çıkar Lobisinin "Kazan-Kazan" Tuzağı

Doktor, medikal firma ve aracıların kurduğu bu mekanizma, kamunun sırtından bir mikro-ekonomi yaratıyor.

Akademik/Bilimsel Etki: Firmalar, doktorların yurt dışı kongrelerini, eğitimlerini veya klinik araştırmalarını finanse ederek bir "minnet borcu" yaratıyor. Bu da reçete yazımında yerli yerine o firmanın ürününün tercih edilmesine yol açıyor.

Ara Katmanlar: "Aracı" dediğimiz yapılar, bürokrasideki boşlukları çok iyi bilen, ihale şartnamelerini belirli bir markayı işaret edecek şekilde (adrese teslim) hazırlatabilen bir nüfuza sahip.

2. Bürokrasideki "Bananecilik" (Atalet)

Bürokrat için "yerli üretim" demek, risk almak demektir. Maalesef sistemimiz dürüst bürokratı ödüllendirmek yerine, suya sabuna dokunmayanı koruyan bir yapıya bürünebiliyor.

Sorumluluktan Kaçma: Yerli bir üründe ufak bir sorun çıksa, bürokrata "Neden bunu aldın?" diye sorulur. Ancak ithal ve pahalı bir üründe sorun çıksa "Dünya markası, ne yapalım?" diyerek işin içinden sıyrılmak daha kolaydır.

Denetim Eksikliği: "Milletin parası gidiyor" bilinci, yerini "Bütçeyi yöneteyim, başım ağrımasın" anlayışına bıraktığında, fahiş fiyatlı alımların önü açılıyor.

Bu Çark Nasıl Kırılır?

Bu işin çözümü sadece vicdanlara bırakılamayacak kadar büyük bir meblağı kapsıyor. Çözüm için şu üçlü saç ayağı şart:

Dijital Şeffaflık (Blockchain): Hangi doktorun, hangi hastaya, hangi marka malzemeyi kullandığı ve o malzemenin piyasa fiyatı ile kamuya maliyeti arasındaki farkı halka açık (anonimleştirilmiş şekilde) verilerle takip edilmeli. Veri, yalan söylemez.

Liyakatli ve Cesur Bürokrasi: Yerli üretimi destekleyen bürokratın arkasında duran bir siyasi irade ve bu süreci denetleyen bağımsız bir üst kurul (Tıbbi Cihaz Kurumu gibi ama daha özerk).

Yerli Malına "Pozitif Ayrımcılık": Kamu İhale Kanunu'nda yerli ürüne verilen %15 fiyat avantajı kağıt üzerinde kalmamalı; teknik şartnamelerin yabancı markalara göre yazılması ağır cezai müeyyidelere bağlanmalı.

Son Söz: Kamu ve Millet Ne Zaman Kazanır?

Siz "bu ülkenin parası neden dışarı gidiyor?" diye dertlenirken, birilerinin "benim komisyonum ne olacak?" dediği noktada kamu ahlakı çöker. Millet, ancak sağlık sistemi "kâr merkezi" olarak değil, "milli güvenlik meselesi" olarak görüldüğünde kazanmaya başlar.

“Peki, bu lobilerin gücü, halkın bu konudaki farkındalığı arttıkça ve "Yerli üretim neden yok?" sorusu daha yüksek sesle soruldukça zayıflamaz mı?”

Bence bu durum, Türkiye’nin çözmesi gereken en büyük "sistemik kaçaklardan" biri. Sizin de belirttiğiniz gibi, lobi ve bürokratik atalet birbirini besleyen iki devasa güç. Ancak bu tablonun daha da derininde yatan birkaç kritik nokta var:

1. "Bilimsel Prestij" Maskesi Altında Marka Fanatizmi

Doktorlar bazen bilerek (çıkar için), bazen de gerçekten "en iyisini yapmak" adına Avrupa veya Amerikan malı ürünlere yöneliyor. Tıp eğitiminden itibaren "altın standart" olarak Batı menşeli markalar öğretilince, yerli ürün ne kadar kaliteli olursa olsun hekimin gözünde "ikinci sınıf" kalıyor. Bu algı kırılmadığı sürece, bürokrasiyi yerli üretime zorlamak çok zorlaşıyor.

2. Denetimin "Kâğıt Üstünde" Kalması

Türkiye aslında veri toplama (ÜTS - Ürün Takip Sistemi gibi) konusunda dünyada çok ileri bir noktada. Ancak sorun şu: Veri var ama o veriyi analiz edip "Hesap soran" mekanizma hantal.

-Bir ameliyatta neden piyasa fiyatının 3 katına malzeme alındığını sistem görüyor.

-Ancak "bananecilik" dediğiniz o bürokratik zırh, bu usulsüzlüğün üzerine gitmek yerine "şartnameye uygundur" diyerek dosyayı kapatıyor.

3. Ar-Ge Yerine Montaj Kolaycılığı

Medikal firmaların bir kısmı gerçek birer üretici olmak yerine, yurt dışından parçaları getirip burada birleştiren "montajcı" ruhuna sahip. Bu da onlara lobi gücü veriyor ama gerçek anlamda dışa bağımlılığı bitirmiyor. Yerli üretim dendiğinde, o malzemenin hammaddesinden tasarımına kadar bu topraklara ait olması hedeflenmeli.

Peki, Bir Çözüm Umudu Var mı?

Aslında çözüm yolu çok net ama bir o kadar da dirençle karşılaşıyor:

-Performansa Göre Değil, Verimliliğe Göre Teşvik: Hekimin başarısı, kamu kaynağını ne kadar verimli (fiyat/performans) kullandığına göre puanlanmalı.

-Şeffaf Karaliste: Adrese teslim ihale düzenleyen firmalar ve buna göz yuman bürokratlar kamuoyuna açık bir şekilde sistem dışına itilmeli.

-Stratejik Zorunluluk: Tıpkı İHA/SİHA teknolojilerindeki gibi, sağlıkta da yerli ürün kullanımı bir "tercih" değil, bir "devlet politikası" haline getirilmeli.

Özetle; Lobiler güçlerini kapalılıktan ve karmaşadan alırlar. Sistem ne kadar dijital, şeffaf ve hesap sorulabilir olursa, o "bananeci" bürokratın da, "komisyoncu" aracının da alanı o kadar daralacaktır.

“Peki, bu lobileri dize getirecek olan şey, sert yasalar mı yoksa gerçekten yerli ve milli bir medikal teknoloji devrimi mi?”

Bence bu düğümü sadece sert yasalar ya da sadece teknolojik devrim tek başına çözemez. Çünkü karşımızda hem ekonomik hem de sosyolojik bir direnç var. Ancak bir seçim yapmak gerekirse; asıl çözüm, sert ve tavizsiz bir denetim mekanizmasıyla desteklenmiş "Ekonomik Milliyetçilik" modelidir.

Şöyle ki:

1. Yasalar Tek Başına Yetmiyor

Türkiye’de aslında mevzuat kağıt üzerinde fena değil. Ama sizin de dediğiniz o "bananecilik" ve "çıkar ağı", yasanın arkasından dolanacak bir boşluk her zaman buluyor. Şartnameye öyle bir "teknik detay" ekleniyor ki, dünyada o detayı sadece bir Alman ya da Amerikan firması karşılıyor. Kağıt üzerinde her şey "yasal" ama vicdanda ve cüzdanda her şey "talan".

2. Teknoloji Devrimi Şart Ama "Güven" Eksik

Biz bugün en iyi yerli stenti, en iyi kalça protezini üretsek bile; eğer o cerrah o ürünü kullanmaya "ikna" edilmemişse (ya da çıkarı zedeleniyorsa), hastasına "yerli olan iyi değil, risk almayalım" dediği anda o teknoloji depoda çürür.

Benim "Bence"m: Üç Ayaklı Çözüm

Eğer bu işin kazananı gerçekten kamu ve millet olacaksa, şu üç adımın eş zamanlı atılması gerekir:

-Tıbbi İstihbarat ve Dijital Denetim: "Doğrudan temin" denilen o kara deliği kapatacak olan şey yapay zekadır. Bir hastane, aynı malzemeyi diğerinden %20 daha pahalıya aldığı an sistem kırmızı bayrak sallamalı ve o bürokratın ekranı kilitlenmelidir. Hesap sorma mekanizması "bir yıl sonraki müfettiş raporuna" kalmamalı, anlık olmalı.

-Hekimlere "Yerli Üretim" Teşviki: Doktorları sadece firma temsilcilerinin insafına bırakmamak gerek. Yerli ve kaliteli tıbbi cihaz kullanan hekimlere ve hastanelere "kamu kaynağını koruma primi" gibi yasal ve etik teşvikler verilmelidir.

-Savunma Sanayii Modeli: Aselsan’ın, Baykar’ın savunma sanayiinde yaptığını, sağlıkta da "Milli Medikal Hamlesi" adı altında bir devlet politikası haline getirmeliyiz. "Yerlisi yok ki" mazeretini, o ürünü üretene alım garantisi vererek devlet yok etmelidir.

Sonuç olarak; Bu lobilerin en büyük korkusu "Şeffaflıktır". Veriler halka ve bağımsız denetçilere ne kadar açılırsa, karanlıkta dönen o entrikalar o kadar çabuk gün yüzüne çıkar.

“Peki, toplum olarak biz, "yerli malı" tıbbi cihaza, o "yabancı marka" hayranlığını kırıp güvenmeye hazır mıyız? Yoksa "sağlık şakaya gelmez" diyerek yine o lobilerin ekmeğine yağ mı sürüyoruz?”

Bence asıl mesele, toplumun bu konudaki "güven algısının" lobiler tarafından bir silah olarak kullanılması.

"Sağlık şakaya gelmez" veya "En iyisi olsun" cümleleri, aslında çok masum görünse de, medikal lobilerin kamu bütçesini delmek için kullandığı en büyük kalkan. Toplum olarak biz, yerli bir otomobile veya yerli bir İHA'ya gösterdiğimiz güveni, vücudumuza girecek bir "platin" veya "stent" söz konusu olduğunda göstermekte tereddüt ediyoruz. Lobiler de tam olarak bu korku ve güvensizlikten besleniyor. Eğer benim 43 yıllık basın camiası içindeki emeğim ve çabalarım sonucu fikrimi soruyorsanız, bu kördüğüm şu iki temel değişimle çözülür:

1. "Psikolojik Bariyerin" Aşılması

Doktor hastasına "Elimizde çok iyi bir yerli malzeme var ama isterseniz dışarıdan Alman malı da getirtebiliriz (fark ödeyerek)" dediği an, hasta psikolojik olarak yerli malının "kalitesiz" olduğunu varsayıyor. Bu algıyı yıkmak için devletin, yerli üretim tıbbi cihazlar için "Global Standart Sertifikasyonu" mekanizmasını çok sert ve güvenilir kurması lazım. Yani "Bu yerli ürün, Avrupa'daki muadilinden daha sıkı test edilmiştir" damgasını vurduğunuz an, lobinin elindeki o "kalite" kozu düşer.

2. "Bananeci" Bürokrata Kişisel Sorumluluk

Mevcut sistemde, pahalı ve ithal ürünü seçen bürokrat veya doktor hiçbir risk almıyor. "Ben dünya markasını seçtim, sorumluluk bende değil" diyor. Oysa yerli ürünü seçtiğinde, en ufak bir aksilikte soruşturma geçirmekten korkuyor. Bu dengeyi tersine çevirmek lazım. Yerli ve kaliteli muadili varken, kamuya 5 katı maliyetle ithal ürün alan bürokratın "Neden kamu kaynağını israf ettin?" sorusuyla terlemesi gerekiyor.

Özetle benim görüşüm şu: Biz millet olarak teknolojiye güvenmeye hazırız, ancak sistem bizi "pahalı olan iyidir" tuzağına itiyor. Eğer devlet, yerli üreticiyi "evladını korur gibi" ama "en katı müfettiş gibi" denetleyip desteklerse; ne o doktor o reçeteyi o kadar rahat yazabilir, ne de o lobiler hastane koridorlarında bu kadar rahat at koşturabilir.

“Peki, bu değişim için ilk darbe, doğrudan "Doğrudan Temin" sistemini tamamen yasaklayıp her şeyi tek bir merkezden (tek elden) almakla mı vurulmalı?”

Bence bu işin "şah damarı" tam olarak burası: Sorumluluğun anonimleşmesi. Gördüğüm tablo şu: Mevcut sistemde kimse şahsen sorumlu tutulmadığı için bu çark dönmeye devam ediyor. Doktor "şartnameye uygun" diyor, bürokrat "piyasa rayici bu" diyor, firma ise "serbest piyasa" diyor. Sonuçta fatura millete kesiliyor.

Bence bu düğümü çözecek olan "Kişiselleştirilmiş Sorumluluk ve Radikal Şeffaflık" modelidir. Şöyle ki:

1. "Doğrudan Temin" Bir İstisna Değil, Bir "Suç Karinesi" Olmalı

Doğrudan temin yöntemi, yangın veya deprem gibi olağanüstü haller için vardır. Eğer bir hastane, planlanabilir bir ameliyatın (kalça protezi, katarakt vb.) malzemesini "doğrudan temin" ile alıyorsa, bu bence bir yönetim başarısızlığı veya kasıt olarak görülmelidir. Bu yetki kısıtlandığında, lobilerin "hızlıca mal çakma" alanı daralır.

2. "Dijital Karneler" Devreye Girmeli

Bence her doktorun ve her hastane yöneticisinin bir "Kamu Kaynağı Kullanım Karnesi" olmalı.

-A doktoru, B ameliyatını yerli ve kaliteli malzemeyle %95 başarıyla ve X maliyetle yapıyor.

-C doktoru ise aynı ameliyatı ithal malzemeyle aynı başarı oranıyla ama 5X maliyetle yapıyor. Bu veri halka ve denetçilere açık olduğunda, o lobi faaliyetleri "bilimsel tercih" kılıfına sığamaz hale gelir.

3. Bürokrasideki "Bananecilik" Ancak "Korku ve Teşvik" Dengesiyle Biter

Bürokrat, yerli malını tercih ettiğinde ödüllendirileceğini, ithal ve fahiş fiyatlı malı "evrakta uydurarak" aldığında ise kapısına müfettişin anında dayanacağını bilmeli. Şu anki düzende ithal malı almak, bürokrat için "en az riskli" yol. Çünkü "marka" her şeyi örtbas ediyor.

Neticede Benim Görüşüm:

Sistem, dürüst insanı cezalandıran, açık gözlüyü ödüllendiren bir yapıya dönüşmüş durumda. Bu lobileri dize getirecek olan şey; Ankara’nın soğuk koridorlarında alınacak bir karardan ziyade, her bir kuruşun nereye gittiğini gösteren "Büyük Veri" (Big Data) analizidir. Devlet, "Benim paramın her kuruşunun izini sürüyorum" dediği gün, o "reçete entrikaları" son bulur. Çünkü hiçbir lobi, dijital bir iz bırakarak hapse girmeyi göze alacak kadar cesur değildir.

Bu devasa bütçeli sistemin içinde, "denetleyenlerin de denetlendiği" bir yapı kurulmadığı sürece, biz daha çok "yerlisi yok ki" cümlesini duyarız.

“Sizce de bu işin sonu, en nihayetinde bir "Siyasi İrade" sınavı değil mi?”

Mesele memleket meselesi olunca, gerçekler ne kadar acı olsa da konuşmak gerekiyor. Aslında bu noktada işin özü şu: "Devlet malı deniz..." mantığını kim güdüyorsa, o lobinin bir parçası haline geliyor. Oysa o harcanan her kuruşta, tarlasında çalışan çiftçiden asgari ücretli işçiye kadar herkesin alın teri var.

Eğer biz bugün savunma sanayiinde "kendi göbeğimizi kesebiliyorsak", sağlıkta da o cerrahi masasına yattığımızda "bu malzeme bizim insanımızın emeği ve kalitesidir" diyebilmelisiniz. Bu sadece bir ekonomik tasarruf değil, aynı zamanda bir haysiyet ve bağımsızlık meselesidir.

Bu farkındalığa sahip insanların sayısı arttıkça, o "bananeci" bürokratlar da, "çantacı" aracılar da o kadar rahat hareket edemeyecek. Sizin bu hassasiyetiniz, aslında bu dönüşümün en büyük yakıtı.

Sistemin bir gün tamamen "milletin hayrına" işlediği, entrikaların değil, alın terinin kazandığı o şeffaf günleri görmek ümidiyle!

Baki Selam ve Dua ile.

ALLAH BU DEVLETE VE MİLLETE ZEVAL VERMESİN

CEVAP VE DÜZELTME HAKKINA SAYGILIYIZ. 

Cevabı yazıda, adı geçen ilgilisi ve yetkilisi göndermesi gerekir. Telefon ve iletişim bilgilerini koymayı unutmayınız.

CEVAP GÖNDERECEĞİNİZ e- posta ADRES: 

batuhansezerhaberanaliz06@gmail.com