GAZETECİ YAZAR MUSTAFA GÖKTAŞ YAZDI: Siyasetin Değişmeyen Çarkı ve Güven Krizi

Araştırmacı Gazeteci Yazar ve İktisatçı, Mustafa Göktaş günün anlam ve önemine binaen yazdı: Siyasetin Değişmeyen Çarkı ve Güven Krizi
Bizde siyaset kurumu, politikacılar ve siyasi partilerde değişmeyen bir durum var. Biri gidiyor diğeri geliyor, sistem değişmiyor. Tahteravalliye benziyor iş. Biri iniyor biri çıkıyor değişen bir şey yok. Aşağıda iken eleştiriyor, yanlışı söylüyor, haksızlığı dile getiriyor, olmaması gerekeni dillendiriyor. Usulsüzlüğü, haksızlığı söylüyor, bunlar düzelmeli diyor, yukarı çıktı mı söyledikleri unutuyor, kendi de aynı yoldan yürümeye ve aynı işlerin yapmaya devam ediyor. Hangi siyasi görüşten olursa olsun, bu hep böyle tecelli ediyor. Bu yüzden de toplumun bunlara itimadı, güveni yok olmuş durumda. Hani derler ya, "Aslı hu nesli hu".. Kökü, soyu, atası neyse insanın kendisi de ona benziyor veya her şey aslına dönüyor, kimse özünden ve menşeinden kaçamıyor. Biz bu seviyesiz, onursuz ve kaburgasız, omurgasız siyaseti nasıl düzelteceğiz? Bizim aslımız neslimiz bu mu yahu? Biz böyle çapsız siyasete mahkûm muyuz? Ne yapacağız? İşte benim görüşler ve düşüncelerim:
Dile getirdiğim bu tablo, maalesef yalnızca bizim coğrafyamızın değil, siyasetin kurumlaştığı ve toplumsal denetimin zayıfladığı pek çok sistemin kronikleşmiş bir derdidir. Tahteravalli metaforum bu durumu kusursuz özetliyor: Aktörler değişiyor ama mekanizma hep aynı düzlemde çalışıyor. Muhalefetteyken adaleti ve hakkaniyeti savunanların, iktidar koltuğuna oturduklarında aynı imtiyaz çarkına kapılmaları, siyasetin bir "bireysel ahlak" meselesinden ziyade bir "sistem ve yapı" krizi olduğunu gösteriyor. Atasözlerinin hatırlattığı "aslına rücu etme" hali, bireylerin genetik bir kusurundan ziyade, onları besleyen ve ödüllendiren sistemin doğasıdır. Çünkü mevcut yapı, ilkeli ve omurgalı duruşu değil, itaati, çıkar ortaklığını ve günü kurtarmayı ödüllendiriyor.
Bu Çarkı Kırmak İçin Ne Yapmalı?
Omurgasız ve seviyesiz siyaset kaderimiz değildir; ancak bu durum ne tek bir seçimle ne de iyi niyet temennileriyle kendiliğinden düzelir. Bu kısır döngüyü kırmak için hem bireysel hem de toplumsal düzeyde atılması gereken stratejik adımlar vardır:
1. Kurumsal Denetimi ve Şeffaflığı Zorunlu Kılmak
Lider Sultasının Kırılması: Siyasi partiler kanunu değişmedikçe, genel başkanların iki dudağı arasından çıkan listelerle seçilen milletvekilleri halka değil, genel başkana sadık kalır. Siyasetin finansmanı ve aday belirleme süreçleri tamamen şeffaflaşmalı, ön seçim zorunlu hale getirilmelidir.
Güçlü Kurumlar ve Denetim: Bireylerin ahlakına güvenmek yerine, yanlış yapmayı zorlaştıran bağımsız denetim mekanizmaları (yargı, sayıştay, medya) güçlendirilmelidir.
2. Toplumsal Refleksi ve Seçmen Davranışını Dönüştürmek
Kör Aidiyetlerden Vazgeçmek: "Bizden olsun da çamurdan olsun" mantığı, siyasetçiye "ne yapsam arkamdalar" konforunu verir. Seçmen, partilerin ve liderlerin avukatı değil, deneticisi olmalıdır.
Cezalandırma Kültürünü Oturtmak: Yanlış yapan, sözünden dönen, ilkesizleşen siyasetçi hangi partiden olursa olsun sandıkta cezalandırılmadığı sürece bu düzen değişmez. Sadakati partiye değil, liyakate ve ilkeye vermek gerekir.
3. Sivil Toplumun ve Yerel Demokrasinin Güçlendirilmesi
Siyaset sadece Ankara'daki genel merkezlerden ibaret değildir. Yerelde başlayan sivil inisiyatifler, hak temelli dernekler ve meslek odaları baskı unsuru oluşturduğunda, siyasetçi topluma hesap vermek zorunda kalır.
Aslımız Bu mu, Mahkûm muyuz?
Aslımız neslimiz asla bu değildir. Tarihimiz de kültürümüz de liyakati, adaleti, "alın terini" ve erdemi yücelten değerlerle doludur. Bugün yaşanan çürüme, özümüzün değil, bizi yöneten bu bozuk düzenin ve liyakatsizliğin ürettiği bir yapaylıktır. Çapsız siyasete mahkûm değiliz; ancak bu mahkûmiyetten kurtulmanın bedeli, kolaycı kabullenişleri bırakıp talepkar, sorgulayan ve hesap soran bir yurttaş bilincine dönüşmektir. Değişim yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya doğru bir toplumsal baskıyla gerçekleşecektir. Bunları biraz açtığımızda, tablonun neden bu kadar çıkmaza girdiğini çok daha net göreceğiz:
1. Anlamsız ve Manasız Azılı Taraftarlık ("Ceketimi Koysam Kazanır" Mantığı)
En büyük tehlike, siyasetin bir akıl ve mantık zemininden kopup tamamen aidiyet ve kimlik savaşına dönüşmesi.
Sorun nedir? İnsanlar artık doğruluğa, adalete, liyakate değil; sadece "benim tarafımdan mı" diye bakıyor. Kendi partisinden biri en büyük yanlışı yapsa bile ya görmezden geliyor ya da savunmak için kırk takla atıyor. Karşı taraftan biri en doğru şeyi söylese bile peşinen reddediyor.
Sonucu: Siyasetçi bunu gördüğü an arkasına yaslanıyor. "Ben ne yaparsam yapayım, ne söylersem söyleyeyim bu kitle arkamda" rahatlığı, onları her türlü denetimden ve ahlaki süzgeçten muaf kılıyor.
2. "Ehh, Kötünün İyisi Bunlar" Tuzağı (Çaresizliğe Mahkûmiyet)
Yılların yarattığı en büyük tahribat, seçmenin elindeki alternatifleri tüketmesi ve sürekli bir korku siyasetiyle hizaya getirilmesidir.
Sorun nedir? "Evet, bunlar kötü, hırsızlık var, liyakatsizlik var ama ötekiler gelirse daha da kötü olur, en azından bunlar var" ezberiyle hareket etmek. Toplum sürekli bir "ehveni şer" (kötünün iyisi) psikolojisine hapsediliyor.
Sonucu: Bu mantıkla oy verdiğin sürece karşındaki adam kendini geliştirmek, dürüst olmak ya da halka hesap vermek zorunda hissetmez. Nasıl olsa "mecbursun" diye düşünür. Bu, siyasete verilen en büyük kredidir ve maalesef her seferinde daha kötüye gitmemizin kapısını aralar.
3. Siyasi Makama Oturanların Hesap Vermemesi ve Dokunulmazlık Zırhı
Sistemin en çürümüş damarı budur. Siyaset, kamuya hizmet etme aracı olmaktan çıkıp bir "zenginleşme, dokunulmazlık ve kollanma" alanına dönüştü.
Sorun nedir? Seçilen bir kişi, koltuğa oturduktan sonra halka hesap vermeyi adeta bir lütuf gibi görüyor. Ne mal varlığı sorgulanabiliyor ne yaptığı ihaleler denetlenebiliyor ne de verdiği sözlerin arkasında durması istenebiliyor. Yargı ve denetim mekanizmaları siyasetin tekelinde olunca, denetlenmeyen güç mutlak bir yozlaşma yaratıyor.
Sonucu: Siyasete girenlerin kısa sürede hayatlarının değişmesi, zenginleşmesi ve halktan tamamen kopması bu yüzden. Hesap sorulamayan yerde adalet de ahlak da barınamaz.
Ne Yapmalı?
Bu üçlü duvarı yıkmak, dışarıdan bakıldığında imkânsız gibi görünebilir. Ama tarih boyunca hiçbir çürümüş sistem sonsuza kadar sürmemiştir. Bu duvarı çatlatmanın tek yolu; öfkeyi, yılgınlığı ve çaresizliği bir kenara bırakıp "talepkar bir yurttaş" kimliğine geri dönmektir.
Kim olursa olsun körü körüne alkışlamamak,
"Mecburiyet" psikolojisini reddedip yeni alternatiflerin önünü açmak,
Ve en önemlisi, "Ben sana bu yetkiyi verdim ama denetleme hakkımı da cebimde tutuyorum" diyerek hesap sormaktan vazgeçmemek...
"Kötünün iyisi" lafı var ya, işte bu çapsız siyasi düzenin ayakta kalmasını sağlayan en büyük sihirli kelime.
İnsanları yıllarca "Ya ötekiler gelirse, ya daha da kötü olursa?" korkusuyla yaşattılar. Seçmeni öyle bir köşeye sıkıştırdılar ki, insanlar artık iyiyi, güzeli, liyakatli olanı arama umudunu tamamen kaybedip, sadece "en büyük felaketten kaçma" refleksine sığınır hale geldi. Bu mantıkla oy vermeye devam ettiğimiz sürece siyasetçi neden kendini geliştirsin ki? Nasıl olsa "Ne yaparsam yapayım, 'kötünün iyisiyim' diye yine bana mecbur kalacaklar" konforunda yaşıyorlar. O koltuğa oturdukları an halkı değil, o korkuyu yönetiyorlar. Bu işin kitabı, teorisi bir yere kadar; işin çözümü yine bu topraklarda yaşayanların zihninde ve iradesinde bitiyor. Kardeşim, bu "kötünün iyisi" tuzağını parçalamanın ve o tahteravalliyi kırmanın yolu masaldan ya da mucizeden geçmiyor. Acı ama net reçeteler şunlar:
1. "Kötünün İyisi" ne Oy Vermeyi Reddetmek (Cesaret Eşiği)
Nasıl olacak? Bir seçimde o koltuğa oturanların "Nasıl olsa bize mecburlar" konforunu yerle bir etmek gerekiyor. Seçmen, en kötü ihtimalle bile o masadakileri cezalandırma iradesini gösteremediği sürece o parti de, bu parti de bildiğini okur.
Bedeli var mı? Evet, var. Belki bir dönem işler daha da zorlaşacak, belki birileri "bak gördün mü mahvolduk" diyecek. Ama o korku duvarı bir kez delindiğinde, siyasetçinin eli ayağı titremeye başlar. Çünkü bilir ki halk artık çantada keklik değil.
2. Alternatifi Hazırda Beklemek Değil, "Yaratmak"
Nasıl olacak? "İyi de kime vereceğiz, kim var ki?" sorusu en büyük haklı sızlanmamız. Ama kimse yukarıdan bize hazır, kusursuz, melek gibi liderler indirmeyecek. Alternatifler, yerelde, mahallede, meslek odalarında, sivil toplumda, dürüst ve liyakatli insanların küçük adımlarıyla, elini taşın altına koymasıyla aşağıdan yukarıya örülür.
Siyaseti sadece Ankara'daki o haşmetli koltuklar sanmaktan vazgeçip, yereli ve günlük hayatı dönüştürmeye başladığımız an yeni isimlerin de önü açılır.
3. Örgütlü ve Talepkar Bir Yurttaş Olmak
Nasıl olacak? Tek başına kaldığında herkes zayıftır. Ama hak arayan, "Ben vergimi veriyorsan, bu ülkenin eşit yurttaşıysam bana hesap vereceksin" diyen insanlar yan yana geldiğinde hiçbir iktidar o güce uzun süre direnemez. Taraftar gibi değil, şirketine ortak denetler gibi siyasetçiyi denetleyen bir kitle olmak zorundayız.
İşin özü şu kardeşim: Bu çark, bizim korkularımızla ve "çaresizliğimizle" dönüyor. Biz o korkuyu ve çaresizliği kalbimizden söktüğümüz an, o tahteravalli de, o koltuklardakilerin kibri de yerle bir olur. Zaten bütün bu çarkın dönmesini sağlayan, bizim bu "örgütlü ve talepkar olamayışımız" değil mi? Aslında bu durumun arkasında çok derin bir tarihsel ve toplumsal sebep var. Bizde devlete, otoriteye ve büyük güce karşı duruş hep ya çok sert bir itaat ya da tamamen küsüp kabuğuna çekilme şeklinde olmuştur. "Örgütlü olmak" kelimesi bile kulaklarımıza sanki tehlikeli, başına bela alacak bir şeymiş gibi fısıldandı yıllarca.
Peki, niye bir türlü olamıyoruz? Çünkü:
Yalnızlık Hissi ve "Bana Dokunmayan Yılan" Psikolojisi: İnsanlar "Ben tek başıma neyi değiştirebilirim ki? Sesimi çıkarsam işimden olurum, başıma iş alırsa kimse yanımda durmaz" korkusuyla sinip oturuyor. Bu korku, bizi en zayıf ve savunmasız hale getiren şey.
Kolektif Hafızanın Travmaları: Geçmişte hakkını arayan, örgütlenen, toplumsal bir talep dile getiren insanların başına gelenler (baskılar, ötekileştirmeler) toplumun hafızasına kazınmış durumda. İnsanlar "Aman huzurum kaçmasın, başım belaya girmesin" diyerek kabuğuna çekiliyor.
"Birey" Olamadan "Kitle" Olmak: Hak aramak, önce "ben bir bireyim, haklarım var ve bu ülkenin sahibiyim" demeyi gerektirir. Ama bize hep "itaat et, rahat et" denildiği için birey olma bilincimiz hep baskılandı.
Örgütlü ve talepkar olamadığımız sürece de o tahteravallideki isimler değişecek ama bizim çilemiz değişmeyecek. KORKMAYACAĞIZ! İşte, bütün bu çarpık sistemin, o tahteravallinin ve çapsız siyasetin üzerine kurulduğu en temel harç da tam olarak budur. İnsanları korkuyla yönetmek, siyasetçilerin en eski ve en etkili silahıdır. Çünkü korkan insan;
Sorgulamaz, sadece sığınır.
Hak arayamaz, sadece "buna da şükür" der.
Yanlışı yüzüne vuramaz, "Aman başıma iş alırım" diyerek siner.
Yıllarca insanlara işini kaybetme korkusu, dışlanma korkusu, "daha kötüsü olur" korkusu, hatta bazen sadece "huzurum kaçar" korkusu aşılandı. Bu korku öyle bir yere oturdu ki, toplum kendi gücünü unuttu. Oysa siyasetçi, o korkunun ekmeğini yediği sürece güçlüdür; halk korkuyu bir kenara bıraktığı an ise o devasa koltukların hiçbir hükmü kalmayacaktır..
Korkunun bizi hapsettiği o karanlık odanın kapısını açacak tek anahtar: Gurur, güven ve inancın doğruluğudur.
İnsan korktuğunda neyi kaybeder biliyor musun? Önce kendi gözündeki saygınlığını, yani gururunu. "Boyun eğdim, sustum, sindim" dedikçe insan kendi içindeki o dik duruşu yitirir. Ama o korku duvarını aştığın an, o omurgasızlığa "yeter" dediğin an gelen o gurur, dünyadaki hiçbir makamla, hiçbir koltukla ölçülemez. Kendi vicdanına, kendi aynana baktığında başın dik olmasının hissettirdiği o huzur...
Ve inancının doğruluğu... Haklı olduğunun, adalet aramanın, insanca yaşama talebinin ne kadar meşru ve asil olduğunu bilmek, insana en büyük gücü verir. Karşındaki ne kadar güçlü görünürse görünsün, haklı olmanın verdiği o sessiz ve sarsılmaz inanç, bütün o yapay güç kulelerini yerle bir eder.
İşte bu yüzden benden korkuyorlar kardeşim. Benim ve Senin/ sizlerin o gururunu, o inancını ve kendi özüne olan güvenini yeniden hatırlamanı istemiyorlar. Çünkü biliyorlar ki, bir insan "Ben haklıyım, bu benim onur meselem" dediği an, o korku imparatorluğu bir kartondan kale gibi yıkılır.
Allah Devlete ve Millete Zeval Vermesin.
Devamı Devlet, Nasibi Cennet, Bekayı İmân, Rızayı Rahman..
HUBBÜL VATAN MİNEL İMAN.
Baki Selam ve Dua ile.
MUSTAFA GÖKTAŞ
Gazeteci / Yazar ve İktisatçı (Meslekte 43 yıl)
Kişisel instağram sayfam:
https://www.instagram.com/mustafagoktas6468/
WhatsApp'ta MUSTAFA GÖKTAŞ / GAZETECİ YAZAR kanalını takip edin:
https://whatsapp.com/channel/0029Vb90GoI9hXFD7F39VC2d
haberanaliz Facebook gurubu:
https://www.facebook.com/groups/haberanaliz.net
haberanaliz X hesabı:


































