ÜLKEMİZİN EKONOMİK- SOSYAL- SİYASAL GERÇEKLERİNİ KONUŞTUK....

  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
ÜLKEMİZİN EKONOMİK- SOSYAL- SİYASAL GERÇEKLERİNİ KONUŞTUK....
CHP Mersin Milletvekili Mersin Barosu Eski Başkanı Av. Alpay Antmen’e biz sorduk o da açık açık cevap verdi. Gerek Ülke ve yurt dışı gerekse Mersin özeli.... Gerçeklerin dile geldiği bu özel röportajı okumanız dileği ile....

Röportaj:    MUSTAFA  GÖKTAŞ 

haberanaliz.net/ ÖZEL

Dolar sürekli yükseliyor, Piyasalarda kapanan iş yerleri duyuyoruz. Kapanan iş yerleri ve artan dolar kuru ile beraber Türkiye’de Ekonomi sizce ne durumda, detayları ile anlatır mısınız? 

ANTMEN: Öncelikle Türkiye’de yaşanan durumun bir adını koyalım. Yaşadığımız şey ağır bir ekonomik krizdir. Tespiti doğru yapmazsak arkasından konuşulan şeyler boşa düşer. Türkiye şu anda tarihinin en büyük ekonomik krizini yaşamaktadır. Türkiye, 1 Trilyon dolar borçla yine tarihinin en borçlu dönemini yaşamaktadır. Türkiye yine tarihindeki en büyük dış ticaret açıklarını vermektedir. Peki bu neden oldu? 2001’de yaşanan ekonomik krizden sonra rahmetli Başbakanımız Bülent Ecevit bir dizi tedbir aldı. O kriz de Irak Harekâtına karşı çıkıldığı için çıkartılmıştı. Ecevit Tezkereye hayır diyeceğini, ABD askerlerini Türkiye’ye sokmayacağını, komşu bir ülkede işlenen katliama ortak olmayacağını açıklayınca bir anda Anayasa kitapçığı meselesi bahane edildi ve içteki siyasal ve medya ittifaklarıyla birlikte 2002 – 3 Kasım seçimlerine gidildi. Seçim sistemindeki adaletsizlik ve baraj sayesinde AKP yüzde 34 oyla tek başına iktidar oldu. Bu arada belirteyim; Irak’ta 1 Milyondan fazla insan öldürüldü. Onbinlerce kadına tecavüz edildi. Şimdiki iktidar o zaman bu tezkereyi geçirmek için Mecliste elinden geleni yaptı. CHP sayesinde tezkere geçmedi. 60 Bin ABD askeri Türkiye’ye sokulmadı. Komşumuzda işlenen bu katliama Türkiye ortak edilmedi. O dönem “ABD askerlerinin sağ salim ülkelerine dönmeleri için dua ediyorum” diyen de dönemin Başbakanı Erdoğan’dı. Tabi Ecevit’in aldığı önlemler sayesinde ekonomide rahatlama yaşandı. AKP bile 8 yıl boyunca bu ekonomik kurguya dokunmadı. Onun ekmeğini yediler. Türkiye, tarihinde birçok krizle karşı karşıya kalmıştı ama önemli halk yatırımlarına ve KİT’lere asla dokunmamıştı. Ta ki bu iktidara kadar… Sanayiden tutun da liman, iletişim, fabrika ne varsa sattılar. Dünya tarihinde kendi Telekom altyapısını yabancılara satan tek ülke olduk. Onda da 4 Milyar lira zarar ettik. Yani hem kar eden kurumu 1 lira vermeyen yabancılara sattılar hem de bu halka bunun üzerine 4 milyar daha fatura ödediler. Açın bakın; özelleştirmeyi ekonomik sistemi yapmış en liberal ülkelerde bile böyle bir olaya rastlayamazsınız. Gelinen noktada iktidar bütün değerli yatırımları yok pahasına peşkeş çekti. Bakın “sattı” demiyorum. Peşkeş çekti diyorum. 70 milyar liradan fazla tutarında özelleştirme yani peşkeş faaliyeti yaşandı. Mesela normalde işleyen bir fabrikayı özelleştirdiniz diyelim; devlet orada anlaşma yapar der ki örneğin “20 yıl boyunca burası çalışmaya üretmeye devam edecek” bunlar da çoğu özelleştirmede yapılmadı. Yabancılar sudan ucuza kapattıkları fabrikaları hemen kapattı, e araziler çok kıymetli tabi hemen rezidans diktiler. Olan Halka oldu. Şimdi çok basit düşünün; hiç üretmeyen yatırım yapmayan Ar-Ge’ye önem vermeyen, bilime kulak tıkayan bir devlet anlayışı ekonomik refaha kavuşabilir mi? Tabi ki hayır. Yine deprem vergileri, yani depreme önlem olsun diye toplanan 60 milyar lirayı bunlar yollara savurdu. Rahmetli Ecevit bilmiyor muydu bunları harcamayı bilmiyor muydu bu özelleştirmeleri yapmayı? Yapsa piyasaya bol bol sıcak para akacak ve seçime rahat gidecekti. Ama dediğimiz gibi burada halkını düşünen ve sadece kendi iktidarını düşünenler arasında ayrım yapmak gerek. AKP, iktidarda kalabilmek için 83 milyonun malını mülkünü, dününü, bugününü ve yarını sattı. Her doğan bebek 8 bin dolar borçla doğuyor bugün. Kendi kendine yeten 7 ülkeden biriyken şimdi kendi kendini yiyen ülke olduk. Sonuç olarak da Türk Lirası rekabet edemedi. Değeri kalmadı. Saman bile ithal eden ülkenin parası yabancı paralarla nasıl baş edecek? İşsizlikten vatandaşlar kendisini yaktı. Açlıktan intihar etmeye başlandı. Bu ancak sonu da tüketmiş ülkelerde olur. Ama diğer yandan beyefendiler ne saraydan ne de milyar liralık uçaklardan feragat etmedi. Hep halktan beklediler. Yandaşların milyar liralık vergi borçları sıfırlandı ama halk ekmeğe muhtaç hale getirildi. Damat berat Albayrak “Dolarla mı maaş alıyorsunuz dolarla ne işiniz var” dedi. Halka açık şekilde alay ediliyor. Daha 2 gün önce dolar geçiş garantisi verdikleri Osmangazi Köprüsüne 1.75 milyar ek ödeme yapılacağı ortaya çıktı. Vatandaşın dolarla işi bu, borç üzerine borç ödemek. Benzin dolarla, ilaç dolarla, birçok ithalat maddesi dolarla. Her giren ürüne dolarla ödeme yapılıyor. Ama beylerin tuzu kuru. Saraylar, uçaklar, gemiler derken onların dolarla işi gayet iyi. Olan vatandaşa oldu.

Emeklilerin aldıkları maaşla zor geçim ettiği hatta açlıkla boğuştuğu söz konusu, emeklilerin durumları ve bu durumlarını iyileştirilmesi için görüşleriniz nelerdir?

ANTMEN: Bakın açlık sınırı ne kadar? 2 Bin 455 lira. Emeklilerin çok büyük bir bölümü bu paranın altında maaş alıyor. Emeklilerimiz açlık sınırının altında yani. Cumhuriyet Halk Partisi 2 bayramda 2 maaş ikramiye dedi. İktidar önce kaynak yok dedi sonra çaresiz kaldılar biner lira verelim dediler. Onu da eksik verdikleri ortaya çıktı. Yani kaynak var, emekliye yetecek para var ama yandaşa, saraya, gemiciklere, ranta gidiyor. Bir de emeklilikte yaşa takılanlar var. Emekli olmak onların en tabi hakkı. Saraydaki beyefendi kaç yaşında emekli olmuş hepimiz biliyoruz. Çıkıp diyor ki EYT’liler bize yük. Senden ve avenenden daha beter yük mü var bu ülkeye? Genel Başkanımız Kemal Kılıçdaroğlu’nun en önem verdiği konulardan birisi emeklilerimiz. Her zaman söylüyor. Partimizin çözüm önerileri de hazır. Enflasyon oranına göre emekli maaşı dengesi nasıl getirilir, emekliye insan gibi yaşayacağı maaş nasıl ödenir ilk seçimlerde CHP iktidarında bütün emeklilerimiz ve aileleri bunu görecek. 

Siz Mersin vekilisiniz, Mersin ekonomik durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz ve bölgedeki yatırımların son durumları ile ilgili neler söyleyeceksiniz?

ANTMEN: Mersin Türkiye’de vergi tahakkukunda her zaman ilk 5 sırada. Ülkenin ilk serbest bölgesidir. Ülke ekonomisine katkıda bulunan en önemli illerin başında gelmektedir. Ancak Uluslararası limana sahip Mersin’imiz büyük bir ekonomik çıkmazdadır.

Bakın; Türkiye’nin 56 ilinde son 1.5 yılda toplam 90 bin 743 esnaf kepenk kapatmak zorunda kaldı. Maalesef en fazla kepenk indirme Mersin‘de yaşandı. Mersin’de 1.5 yılda 5 bin 957 esnaf kepenk kapattı. Yani Mersin maalesef kepenk indirmede birinci.

Mersin bununla birlikte hem tarım hem de turizm bölgesi. Ancak muz ve limon başta olmak üzere çiftçinin ürünü elinde kaldı. Özellikle koronavirüspandemi sürecinde desteklenmesi gereken esnaf kaderine terk edildi.

Mersin’de işsizlik de büyük bir yara. İşe başvurularda yüzde 40 artış var. Gençlerimiz ister üniversite mezunu olsun ister olmasın iş konusunda büyük sıkıntılar yaşıyor.

Bölgeyle ilgili hangi yatırım derde derman bana söyler misiniz? Bitireceğiz dedikleri yolların hiçbiri bitmedi. Liman girişi uzun kuyruk. Bu hem ekonomiye hem de vatandaşların zamanına büyük darbe vuruyor. Dövizin artışı nedeniyle ürünlerin tamamı da yok pahasına gidiyor. Hinterlandı bu kadar geniş bir il neden bu kadar çaresiz bırakılıyor. Mersin de tüm ülkede olduğu gibi kaderine terk edildi.

Mersin, Büyükşehir Belediye Başkanımız Vahap Seçer ile biraz nefes almaya başladı. Kadınlar, emekliler ve öğrenciler için belediye seferber edilmiş durumda. Su faturalarında indirime gidildi. Pandemi döneminde iktidarın bütün engellemesine rağmen hem konutlara hem de esnafa destek sağlandı. Öğrenci, öğretmen ve 60-65 yaş arası vatandaşlara Büyükşehir Belediyesinin toplu taşıma hizmetleri 1 TL’den ücretlendirildi.Mersinlinin bir kuruşunun bile hesabı soruluyor artık.

Mersin in en önemli sorunu nedir ve bu sorunun çözümü için öneriniz nedir?

ANTMEN: İşsizlik, yatırım ve çevre. Önceki sorunuzda ilk ikisine değindik. Mersinimizin çok önemli çevre problemleri var. Birincisi Akkuyu Nükleer santrali. Mersin Akkuyu'da her gün yeni bir ihmal, tehlike haberi alıyoruz. Nükleerin kendisi zaten büyük bir felaket iken liyakat yerine tarikat diyen bu iktidar anlayışla Mersin'e Nükleer Santral yapmak Türkiye'ye ne zaman patlayacağı belli olmayan atom bombası bırakmak demek.

Santral inşaatında nükleer reaktörün oturacağı kısım iki kere yıkıldı gene yapıldı. Mersin deprem kuşağında. Bir deprem anında neler yaşanabileceğinin farkında mısınız? Üstelik o bölgenin altı göl. Yani büyük bir risk alanının üzerine bu santral yapılıyor.

Daha önce söyledim, yine söylüyorum; Akkuyu nükleer santrali,  Akdeniz’in ekosistemini bozacak; tarımını, turizmini, insan sağlığını, yaşamı tehdit edecek düzeyde etkileyecektir. Ayrıca bölgemiz nükleer atık deposuna dönüştürecektir. Bunun yanında santralin yapım ve işletmesine ilişkin sözleşme kamu yararına ve ulusal çıkarlarımıza aykırıdır. Oysa ülkemiz ve özellikle bölgemiz, doğa ve insan dostu yenilenebilir enerji kaynakları açısından oldukça zengindir. Nükleer santral yerine bu seçeneklere yatırım yapılması, gerek kentimiz, gerek ülkemiz açısından gerekse insanlık açısından son derece büyük önem taşımaktadır. Nükleer Santral yapmak yerine yenilenebilir enerjilere yönelsek; Güneş ve rüzgar enerjisi ile elektrik üretsek çok daha ucuz, güvenli ve daha iyi olacaktır.

Diğeri de balık çiftlikleri. Öncelikle; Mersin’de Tüm balık çiftliklerinin karadan 1.1 kilometre açığa taşındığı iddiaları gerçekleri yansıtmıyor.  Sahillere yaklaşan çiftliklerin sayısı hızla artıyor. Bununla birlikte balık çiftliklerine ait tesislerin koyları işgali de hızla yayılıyor. Bu çiftliklerin ikmali için açılan yollar, alanlar doğal bitki örtüsüne, ormanlara büyük zarar veriyor. Balık çiftliklerinden gelen yağ ve köpüklerden oluşan kirlilik çiftliklerden uzak noktalara dahi ulaşıyor.

Yakın geçmişte, sualtında 30 metre derinliğin bile berrak bir şekilde görüldüğü koylarda görüş mesafesi kirlilik ve yağ tabaksı nedeniyle 2-3 metreye kadar düştü.  Balık çiftliklerini, kıyılarını denetleyen tek bir Çevre Bakanlığı, Tarım Bakanlığı ya da Sahil Güvenlik yetkilisi bulunmamakta ve göstermelik denetimler kağıt üzerinde kalıyor.

Birçok rapora ve uzmana göre balık çiftliklerinde patojenleri engellemek için sık sık bir takım kimyasal maddeler kullanılıyor. Bu kimyasal maddelerin başta çocuklar olmak üzere insan sağlığı üzerinde de son derece olumsuz etkileri olduğu yine çevreciler ve konunun uzmanları tarafından dile getiriliyor. Bahsi geçen maddeler nedeniyle her yıl binlerce insanın kansere yakalandığı konusu tartışılıyor.

Hem Mersin hem de ülkemiz geleceği için bu iki önemli çevre konusunda harekete geçmek bu hatalı projeleri ve işleri derhal durdurmak zorundayız. Yoksa yarın çok geç olacak.

Türkiye de resmi olarak açıklanan korona rakamlarını nasıl değerlendiriyorsunuz ve sizin bu husustaki değerlendirme ve tespitleriniz nelerdir?

ANTMEN: Halka yalan söyleniyor. Birkaç yandaş turizm firması iş yapsın diye gerçek vaka sayıları çok ama çok azaltılarak söyleniyor. Bunu da ilk ifade edenlerden birisiyim. Ama bunu izlenimler ve gelen şikayetlere göre değil tamamen bilimsel kaynaklara göre, bilim insanlara ve verilere göre açıkladım. Hatta geçtiğimiz gün Mersin’de Covid-19 nedeniyle yaşamını yitiren ilk vatandaşımızın ölüm raporuna “doğal ölüm” yazdıkları hakkında da bir açıklamada bulundum. Yine aynı şekilde semptom gösteren vatandaşlara test yapılmadan eve gönderildiği ile ilgili açıklamada bulundum. Her vatandaşımız saraydan da uçaktan da kat kat daha değerli. Onlara harcadıkları paraların binde birini halka harcamıyorlar.

Şöyle ki; Mersin Tabip Odası, önlem almak için Mersin Valiliği ve Mersin İl Sağlık Müdürlüğü ile görüşme talep etmişti. Ancak bu iki kurum da Tabip Odası ile görüşmeyi reddetti. İnsanların canını alan bir virüs var ama hekimlerle görüşmeyen de bir devlet var. Oysa bütün bilimsel veriler bize gösteriyor ki hasta sayıları söylenenin 10 katı. Mersin’i ve Türkiye’yi korona virüs; iktidarı da yalan virüsü sardı. Hem ülkemizde hem de Mersin’de durum çok kötü. İlk vakanın açıklandığı 11 Mart 2020 ile önlemlerin olabildiğince sıkı alındığı 11 Mayıs 2020 arasındaki sürede Mersin ülkenin en iyi illerinden biri olmasına ve aynı sürede kentimizde yalnızca 260 vakanın görülmesine karşın 11 Mayıs 2020 ile 11 Ağustos 2020 tarihleri arasındaki sürede vaka sayısı katlanarak artmıştır.  Maalesef artmaya da devam etmektedir.

Hem Mersin hem de tüm diğer illerde gerçek sayılar halka açıklanmalıdır. İllerde pandemi kurulları toplanmalı ve acilen önlem alınmalıdır. Tabip Odalarına soruşturma açmak yerine derhal söylediklerine kulak verilmelidir. Test sayıları artırılmalı ve vatandaşın test yaptırmasının önündeki zorluklar ortadan kaldırılmalıdır. Panik havası yaratmadan gereken önlemler mutlaka alınmalıdır. Virüsle mücadelede tıpkı Avrupa’da olduğu gibi gerçek sayılar halka korkmadan anlatılmalıdır. Turizm gelirleri ve bazı otel sahipleri için halkın canıyla oynanmamalıdır.

Türkiye deki yüksek öğrenim hakkında, görüşleriniz nelerdir, okuyan işsiz gençler için nasıl bir iyileştirme düşünüyorsunuz?

ANTMEN: Raporlara bakalım. Türkiye’den AKP’den önce dünyada ilk 500 üniversite sıralamasına üniversitelerimiz giriyordu. Bilim insanlarımız saygın uluslararası yayınlarda yerini alıyordu. Şimdi ne durumdayız? Buyursun merak eden ilk 500 değil hatta ilk 1000 üniversite sıralamasına baksın. Türkiye nereden nereye gelmiş? PISA raporlarında eğitimde Türkiye son sırada. UNISEF raporlarında yine son sırada. Bu tesadüf değil. Eğitim sistemi her sene değişiyor. Bunun dünyada tek bir örneği dahi yok. Öğrenciler deneme tahtasına döndü. Her yere imam hatip açtılar ama doluluk oranları her sene düştü. Elbette imam hatip okullarımız olacak ancak talebe, ihtiyaca göre açılmalı. Üniversitelerimizin en saygın akademisyenleri ihraç edildi. Okulların tamamının kalitesi düştü. Bakın; TÜBİTAK’ın başına hayvanat bahçesi müdürü atayan zihniyetin üniversiteleri ilerletmesi söz konusu bile değildir. Bugün Türkiye Cumhuriyeti Üniversiteleri eş dosta iş bulma, torpil yapma yerine dönmüştür. Bakın rektörlerin büyük kısmı bilimin yol göstericiliğine değil; sarayın ve tek adamın dudaklarına göre hareket ediyor. Her gün bir gazetede bir torpil skandalı patlıyor. Kadro açılıyor, rektörün ya da dekanın karısı ya da kızı ya da oğlu o da yoksa kuzeni falan akademisyen yapılıyor. Türkiye Üniversiteleri, AKP ile birlikte karanlık döneme girdi. Gençlerimiz de yurt dışına gidiyor çaresiz. 170 bin genç, yetişmiş birey iki sene içinde bu ülkeden gitti. Nedeni bilimden uzak, laikliğe düşman akılsız zihniyettir.

Gündemde çoklu baro meselesi var, gerçekleşti. Sizde bir hukukçu olarak çıkmasın diye çok çaba sarf ettiniz.  Bundan sonra yargıda ne gibi olumsuzluklar yâda gelişmeler yaşanacaktır, Yargının şu anki durumunu verdiği kararları ve -yaşanan her şeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

ANTMEN: 1998 yılından itibaren 20 yıl bir baronun tüm kademelerinde görev yapan ve İki dönem Mersin baro başkanlığı yapmış bir hukukçu olarak şunları söyleyeyim; 2010 yılı ve sonrasında alçak Fetullah Gülen Terör Örgütü, yargı içinde kümelenmişti. O dönem, 2012 yılında ben de Mersin Baro başkanıydım. Kumpas davalarına karşı hukuk mücadelesi veriyorduk. Bu terör örgütü Türkiye’nin her yerinde devleti ele geçirmek için operasyonlar yapıyordu; biz de baro başkanları; barolar olarak ülkenin her yerinde bu alçak saldırılara karşı direniyorduk.

O dönem tabi FETÖ üyeleri bu durumdan çok rahatsız oldu. Bizleri tehdit etmekten tutun da her türlü hukuksuz operasyonun hedefine bizleri koymaktan çekinmiyorlardı.

Biz direndik, sırtımızı önce adalete ve evrensel hukuka ; sonra da birbirimize dayadık. Bu terör örgütüne karşı Türkiye’nin her yerinde mücadele verdik.

Biz o dönem en çok FETÖ’yü rahatsız ettik. Bundan dolayı da bu terör örgütü, baroları ele geçirmek için bir plan yaptı.FETÖ’nün bu planının, projesinin adı “Çoklu Baro” idi.

Bu çoklu baro meselesi sadece FETÖ projesi değil; aynı zamanda Hitler projesidir. 1933’te Hitler, Alman hukukçularına bir operasyon yaptı. Adına da “eşgüdüm avukatlar birliği” denildi. Yani bildiğiniz paralel baro. Çoklu baro yani. 1933 sonrasında yaşanan bütün insan hakkı ihlallerine, teröre, zulme direnecek hukuksal yapı bırakmadılar. Almanya’nın sonu felaket oldu.

Barolar bir kamu kurumudur. Tıpkı Valilik, kaymakamlık gibi. Mesela iki tane, ya da paralel bir Mersin Valiliği ya da Tarsus Kaymakamlığı olabilir mi? Ya da iki tane Anamur Emniyet Müdürlüğü olması mümkün mü? Elbette değil. Baroları parçaladılar. Ülkede ikilik yarattılar. Kendilerine “yerli ve milli” diyenler ülkeyi böldü.

Şimdi İstanbul’da, Ankara’da imza toplatıyorlar. Kamu çalışanları avukatlara da baskı yapıyorlar. Barolar insan hakları, kadına şiddet, çocuk istismarı davalarında hep taraf oldu. Mağduru, haklı olanı savundu. Bundan da rahatsız oldular çünkü saray iktidarını destekleyen yapılarda oluyor bu işler.

Yargının durumuna gelirsek. Ortada durum kalmamıştır. Yargı bitmiştir. Talimatla iş yapan cüppeliler dönemi başlamıştır. Kimsenin canı da malı da özgürlüğü de güvencede değildir.

Şimdi yandaş yargıçlar cübbelerinde düğme olmamasına rağmen önlerini ilikleme yarışına giriyor. Bakınız; Hukukun Üstünlüğü Endeksinde Türkiye 128 ülke içinde 107. Sırada. Hukukun Üstünlüğü Endeksinde iktidar gücünün hukuka bağlılığı sıralamasında 128 ülke arasında 124.sırada, temel haklara saygıda Türkiye maalesef 123’üncü sırada. Yargı mensupları AKP il ve ilçe başkanlarından seçiliyor. Hakimler bağımsız karar veremiyor. Yargı mensupları Anayasaya değil Saraya bakarak karar veriyor. Talimatla verilen her yargı kararı, gömülen yargının üzerine biraz daha toprak atmak demek.

AKP İktidarı 2010 ila 2014 yılı arasında yargıyı şimdi her biri yargılanmakta olan alçak ve hain FETÖ’ye, cüppeli tetikçilerine teslim etmişti. 2014 yılında “Yargıda Birlik Platformu” adı altında bir araya gelen Hakim ve Savcılarımız HSYK’daki FETÖ Terör Örgütü egemenliğine son vermişti. Ancak ne acıdır ki 2014 yılından sonra Hakim ve Savcılık mesleğine girişte siyasi iktidar partisi yandaşı olanlar ve hatta AKP’nin İl ve İlçelerinde görev yapmış avukatlar, hakim ve savcı yapıldı.

Birilerinin durmadan zenginleştirildiği, vatandaşların ise açlıktan intihar ettiği bir ortamda iç barış sağlanamaz. Güçlü olanın hep “haklı” olduğu yerde birlik ve barış sağlanamaz. Huzur ve güvenlik adaleti tesis etmekle mümkündür. Adaleti ve yargıyı öldürerek cenaze namazını kılanlar adil bir Türkiye kuramazlar. Ayrıca; hukuksuzluklar karşısında sessiz kalmak, yapılan ve yapılmak istenen yanlışlara da ortak olmak demektir.  Her şeye rağmen, ümitsizliğe kapılmadan demokrasiye, barışa, kardeşliğe , Cumhuriyetimizin temel kazanımlarına , tam bağımsız yargıya , insan haklarına , adalete ve hukukun üstünlüğüne sahip çıkmaya devam edeceğiz.

haberanaliz: Değerli vekilim, bize zaman ayırdığınız için Teşekkür ederim.

ANTMEN: Asıl ben sizlere, haberanaliz.net ekibine,  bu fırsatı bize verdiğiniz için teşekkür ederim. Basından ve STK temsilciliğinden tanıdığımız yiğit ve düzgün bir insan olan MUSTAFA GÖKTAŞ sizinle söyleşmek güzeldi.


  • 0
    SEVDİM
  • 0
    ALKIŞ
  • 0
    KOMİK
  • 0
    İNANILMAZ
  • 0
    ÜZGÜN
  • 0
    KIZGIN
Moskova’da koronavirüse karşı aşılama başladıÖnceki Haber

Moskova’da koronavirüse karşı aşılama ba...

Bülent Arınç koronavirüse yakalandıSonraki Haber

Bülent Arınç koronavirüse yakalandı

Başka haber bulunmuyor!