DAVOS’TAN ALINACAK DERSLER..
Geçen yıl, kızımı görmek için Kanada’nın Toronto şehrine gitmiştim.
Öyle çok kar yağıyordu ve hava sıcaklığı da eksi 25 – 30 derecelerde seyrediyordu. Evden ender çıkıyor ve yakındaki bir alışveriş merkezine gidip yiyecek ihtiyaçlarımızı karşılayabiliyorduk sadece.
Bol bol televizyon seyrederek günlerimizi geçiriyorduk.
Büyük bir tartışma vardı. İkinci kez ABD Başkanı seçilen Donald Trump, Kanada’nın ABD’nin 51’inci eyaleti olmasından söz ediyordu sık sık. Meksika’ya da çatıp duruyordu. İki ülkenin ABD’ye uyuşturucu gönderdiğinden söz ediyordu.
O dönemde Kanada Başbakanı olan Liberal Parti Lideri Justin Trudeau, Trump ile baş edemiyor ve popülaritesi de sürekli düşüyordu.
Kanada halkı ve kanaat önderleri yeni bir lider arayışına girmişti. Sosyal medyada “Kimi lider görmek istersiniz?” diye de anketler yapılıyordu.
Bunları izlerken Trudeau, baskılara karşı istifa kararı aldı ve daha sonra da “Erken Seçim” gündeme geldi.
Öyle bizdeki gibi olmadı, uygar bir şekilde sandık halkın önüne konuldu. Kavga, polemik ve kargaşa yoktu.
Marc Carney adını da o seçimler sırasında duydum. Kimdi bu Marc Carney?
Hemen araştırmaya koyuldum. 16 Mart 1965 doğumlu Carney, aslında klasik bir siyasetçi değil ekonomistti. Trudeau'nun istifasından önceki aylarda anketler, en büyük rakibi Muhafazakar Partili Pierre Poilievre'yi iki haneli farkla önde gösteriyordu üstelik.
Gelgelelim Carney, Liberal Parti liderlik oylamasını oyların neredeyse yüzde 86'sını alarak ezici bir çoğunlukla kazandı ve lider olarak yaptığı ilk konuşmada, ABD Başkanı Donald Trump'ın tehditlerine karşı meydan okuyan bir tutum sergiledi.
Carney, önce Kanada’da, sonra da İngiltere’de Merkez Bankası başkanlıkları yapmıştı. Aslında teknik bir adamdı.
Liberal Parti, Carney’i lider olarak seçti ve Mart ortalarında da genel seçimleri kazanarak Kanada Başbakanı ünvanını aldı.
Hatta kızımla oy kullanmaya gittik ve o da oyunu Carney’e verdiğini söyledi.
DAVOS’TA YILDIZI PARLADI..
Düşünün, Carney, 300 yılı aşkın bir geçmişe sahip İngiltere Merkez Bankası tarihinde en üst düzey bankacılık görevini üstlenen ilk İngiliz olmayan kişiydi. Daha önce Kanada Merkez Bankası Başkanı olarak da ülkesini 2008 mali krizi boyunca yönetmişti.
Küresel ekonomik krizleri yönetme konusundaki deneyimini öne sürerek, Kanadalıların O’nu, kuzey komşusuna karşı ticaret savaşı başlatan ABD Başkanı Donald Trump'a karşı durabilecek lider olarak seçmesi boşuna değildi.
Kanada ekonomisini bir yıldır düze çıkarmaya çalışan Carney, 20 Ocak’ta Davos’ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu kapsamında yaptığı konuşma ile odak noktası oldu. Konuşma metnini defalarca okudum.
Yeni bir dünya lideri vardı karşımızda. Öyle güzel anlatıyordu ki her şeyi.
Bir Türk gazeteci olarak onun söylediklerinin hepsine tereddütsüz imzamı atıyorum.
YENİ DÜZEN ESKİSİ GİBİ OLMAYACAK...
Carney, Davos konuşmasında küresel sistemde yaşanan kırılmayı ve “kurallara dayalı uluslararası düzenin” sona erişini tüm açıklığıyla ortaya koydu.
“Dünya düzeninde bugün yaşanan bir kopuştan, hoş bir hayalin sona ermesinden ve sert bir gerçekliğin başlangıcından söz edeceğim. Bu yeni gerçeklikte jeopolitik, yani büyük güçlerin jeopolitiği, artık hiçbir sınırla, hiçbir kısıtlamayla bağlı değildir” diyen Carney, orta ölçekli ülkeler adına bir yol haritası da sundu.
Türkiye olarak bizlerin de o yol haritasından alacağımız çok dersler var.
Carney, şöyle devam etti;
“Şunu da özellikle vurgulamak isterim ki, Kanada gibi orta ölçekli güçler başta olmak üzere diğer ülkeler güçsüz değildir. İnsan haklarına saygı, sürdürülebilir kalkınma, dayanışma, egemenlik ve devletlerin toprak bütünlüğü gibi değerlerimizi kapsayan yeni bir düzen inşa etme kapasitesine sahibiz.
“Daha az güce sahip olanların gücü, dürüstlükle başlar. Neredeyse her gün, büyük güç rekabeti çağında yaşadığımız bize hatırlatılıyor; kurallara dayalı uluslararası düzenin zayıfladığı, güçlü olanın istediğini yaptığı, zayıf olanın ise katlanmak zorunda kaldığı bir dönemdeyiz.
“Thukydides’in bu aforizması kaçınılmaz, uluslararası ilişkilerin doğal düzeniymiş gibi sunuluyor. Bu mantık karşısında ülkeler için güçlü bir eğilim ortaya çıkıyor: Uyum sağlamak, sorun çıkarmamak, başını derde sokmamak ve itaatin güvenlik satın alacağını ummak. Ama olmayacak..”
Carney, “Peki seçeneklerimiz neler?” Sorusuna cevabı 1978’de Çek muhalif Václav Havel ki (o sonradan) devlet başkanı oldu “Güçsüzlerin Gücü” adlı bir makalesine atıf yaparak komünizmden verdi. Sonra da ekledi;
“Sistemin gücü gerçeğinden değil, herkesin doğruymuş gibi davranmasından gelir. Kırılganlığı da buradan kaynaklanır. Bir kişi bile bu oyunu bırakırsa, manav tabelayı indirirse, illüzyon çatlamaya başlar. Dostlarım, şirketlerin ve ülkelerin artık tabelalarını indirme zamanı gelmiştir.”
Carney, özeleştirisini de şöyle yaptı;
“Bu kurgu işe yarıyordu. Özellikle Amerikan hegemonyası; açık deniz yolları, istikrarlı bir finans sistemi, kolektif güvenlik ve uyuşmazlık çözüm mekanizmaları gibi kamusal faydalar sağlıyordu.
Biz de tabelayı vitrine astık. Ritüellere katıldık. Söylem ile gerçeklik arasındaki farkları çoğu zaman görmezden geldik.
Ama bu uzlaşma artık işlemiyor. Açık konuşayım: Biz bir geçişin değil, bir kopuşun içindeyiz.
Son yirmi yılda finans, sağlık, enerji ve jeopolitik krizler aşırı küresel entegrasyonun risklerini açığa çıkardı. Daha da önemlisi, büyük güçler artık ekonomik entegrasyonu silah olarak kullanıyor; tarifeleri baskı aracı, finansal altyapıyı zorlama unsuru, tedarik zincirlerini istismar edilecek kırılganlıklar olarak görüyor.
Entegrasyon sizi boyunduruk altına alıyorsa, karşılıklı fayda yalanı içinde yaşamaya devam edemezsiniz.”
TAM BAĞIMSIZLIK NEREDE?
Carney, orta ölçekli ülkelerin bugün çok büyük eşitsizliklerle karşı karşıya olduğunu da vurgularken, bakın neler söyledi;
“Orta güçlerin dayandığı çok taraflı kurumlar — WTO, BM, COP — yani kolektif sorun çözme mimarisinin kendisi tehdit altında. Bu nedenle birçok ülke enerji, gıda, kritik mineraller, finans ve tedarik zincirlerinde daha fazla stratejik özerklik geliştirmeleri gerektiği sonucuna varıyor.
Bu dürtü anlaşılabilir. Kendini besleyemeyen, enerjisini sağlayamayan, kendini savunamayan bir ülkenin seçenekleri sınırlıdır. Kurallar sizi korumuyorsa, kendinizi korumanız gerekir.
Ama bunun nereye varacağını da net görelim.
Kalelerle dolu bir dünya daha yoksul, daha kırılgan ve daha az sürdürülebilir olur. Büyük güçler kurallar ve değerler görüntüsünü bile terk ederse, ilişkileri sadece çıkar üzerinden yürütmenin getirileri de azalır.
Hegemonlar ilişkilerini sonsuza kadar paraya çeviremez.”
“Müttefikler belirsizliğe karşı çeşitlenmeye gider, sigorta yaptırır, egemenliklerini yeniden inşa etmek için seçeneklerini artırır. Bir zamanlar kurallara dayanan egemenlik, giderek baskıya dayanma kapasitesine bağlanır.
Bu klasik risk yönetimidir. Bedeli vardır ama bu maliyet paylaşılabilir.”
“Herkesin kendi kalesini inşa etmesindense, ortak dayanıklılık yatırımları daha ucuzdur. Ortak standartlar parçalanmayı azaltır. Tamamlayıcılıklar sıfır toplamlı değildir.
Kanada gibi orta güçler için soru, uyum sağlayıp sağlamamak değil — bunu yapmak zorundayız. Asıl soru, bunu daha yüksek duvarlar inşa ederek mi yapacağız, yoksa daha iddialı bir yol mu seçeceğiz?
“Kanada uyanış çağrısını erken alan ülkelerden oldu ve stratejik duruşunu köklü biçimde değiştirdi.
Artık coğrafyamızın ve ittifaklarımızın otomatik olarak güvenlik ve refah sağladığı varsayımı geçerli değil. Yeni yaklaşımımız, Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb’un “değer temelli realizm” dediği anlayışa dayanıyor.”
İyice anlaşılması için Marc Carney’den alıntıları olduğu gibi sizlerle paylaşmak istedim.
Yeni dünya düzenini orta ölçekli ülkeler ortak koalisyonlarla kuracak. Bu artık belli olmaya başladı.
Sözün özü; ABD mi yoksa Çin mi gelecekte dünyaya hakim olacak? sorusunun cevabını şimdiden vermemek gerekiyor.


















