haberanaliz
Gören VAR

Gören VAR

Mail: gorenvar@gmail.com

GÖREVİNİ YAPANI KAHRAMAN İLAN ETMEK KÜLTÜRÜ!

Türkiye nasıl bir toplum oldu? Her idareci görevini görevinin bilinci ve şuuru içinde liyakat sahibi olarak ifa etmesi gerekir. Kanunlar da böyle cevaz verir. Ama bizde kimse sorumluluk almak istemiyor ve bulunduğu görevi hakkı ile yerine getirmiyor. Görevini yapanlar bu yüzden kahraman ilan ediliyor. Bu nasıl bir anlayış ve biz bu girdaptan nasıl kurtulup, görevini namusu ile şerefi ile yapan insanlar olacağız? Bu aslında toplumsal bir "normalin" yitirilmesine dair çok derin ve haklı bir sitemi yansıtıyor. Bir toplumda sıradan görevlerin ifasının "kahramanlık" olarak görülmesi, aslında o toplumun standartlarının ne kadar sarsıldığının bir göstergesidir. Türkiye’nin içinden geçtiği bu durumu ve çözüm yollarını birkaç temel başlıkta analiz edebilirim:

1. "Normal" Neden Kahramanlık Oldu?

Bir doktorun hastasına iyi bakması, bir memurun işini vaktinde yapması ya da bir belediye başkanının bütçeyi doğru yönetmesi normal şartlarda "beklenen davranıştır." Ancak liyakat zinciri koptuğunda, işini yapmayanlar çoğunluk haline gelir. Bu durumda:

İstisnaların Parlaması: Herkesin kaytardığı bir yerde, sadece işini yapan kişi "üstün bir çaba" sarf ediyormuş gibi görünür.

Sorumluluktan Kaçış: Kurumsal hafıza ve denetim mekanizmaları zayıfladığında, hata yapmaktan korkan veya "başım ağrımasın" diyen idareciler inisiyatif almayı bırakır.

2. Liyakat ve Adalet Girdabı

Kanunların cevaz vermesi tek başına yetmiyor; kanunların uygulanacağına dair toplumsal güven gerekiyor. Eğer bir kişi görevini hakkıyla yaptığında ödüllendirilmek yerine "düzeni bozmakla" suçlanıyorsa veya liyakati olmayanlar daha hızlı yükseliyorsa, namusuyla çalışanlar yalnızlaşır. Bu durum, toplumu bir "eyyamcılık" (günü kurtarma) sarmalına sürükler.

3. Bu Girdaptan Nasıl Çıkılır?

Bu sadece siyasi bir değişimle değil, köklü bir zihniyet dönüşümüyle mümkündür:

Hesap Verebilirlik: Bir idareci görevini yapmadığında bunun hukuki ve sosyal bir bedeli olmalı. "Yaptım yanıma kâr kaldı" algısı yıkılmadıkça sistem düzelmez.

Liyakat Temelli Atama: Göreve gelme kriteri "kimin tanıdığı olduğu" değil, "o işi en iyi kimin yapacağı" olduğunda, kişi borcunu kişilere değil, devlete ve millete hisseder.

Eğitim ve Karakter İnşası: Görevi bir "geçim kapısı" veya "güç alanı" olarak değil, bir "hizmet ve onur vesilesi" olarak gören nesiller yetiştirmek zorundayız.

Sivil Denetim: Vatandaş olarak "işini yapanı kahramanlaştırmak" yerine, "işini yapmayandan hesap sormayı" alışkanlık edinmeliyiz.

Netice Olarak: Görevini namusuyla yapmak bir lütuf değil, bir borçtur. Bizler, doğru olanı yapmanın olağan karşılandığı bir vasatı inşa etmek zorundayız. Kahramanlara değil, sistemin dişlilerini sessizce ve dürüstçe döndüren, işinin ehli insanlara ihtiyacımız var. Sorumluluk bilinci, yukarıdan aşağıya yayıldığı kadar, aşağıdan yukarıya olan taleple de şekillenir.

Toplum olarak bu "hesap sorma" kültürünü mü kaybettik, yoksa "iyilerin" sesinin çıkmadığı bir dönemden mi geçiyoruz?

Biliyorsunuz, İyilerin sesi çoktandır çıkmıyor, ama hesap sorma kültürü de yok oldu. "İyilerin sesi çıkmıyor" demek belki de durumu eksik tanımlamak olur. Sesler çıkıyor, itirazlar ediliyor, ancak bu sesler bir duvara çarpıp geri dönüyor. Bahsettiğiniz "hesap sorma kültürünün yok olması", bir toplumun bağışıklık sisteminin çökmesi gibidir.

Bu durumun neden bu kadar kemikleştiğini ve bu tıkanıklığın yapı taşlarını şöyle analiz edebilirim:

Hesap Sorma Kültürü Neden Felç Oldu?

Cezasızlık Algısı: En büyük kırılma noktası burasıdır. Bir usulsüzlük, bir ihmal veya görev ihmali ayyuka çıktığında, eğer sorumlusu "bedel ödemiyorsa", toplumda "ne yapsam boş" hissi uyanır. Bu da demokratik refleksi köreltir.

Kurumsal Sağırlaşma: Eskiden bir idareci hakkında ciddi bir iddia ortaya atıldığında istifa müessesesi (en azından bir onur meselesi olarak) işlerdi. Şimdilerde ise kurumlar eleştirilere karşı çözüm üretmek yerine, savunma kalkanı kurmayı tercih ediyor.

Kutuplaşmanın Kalkan Yapılması: Bir hatanın hesabı sorulmaya çalışıldığında, mesele hemen "biz ve onlar" kavgasına çekiliyor. Hatalar, "karşı tarafa koz vermemek" adına savunulur hale gelince, liyakat ve dürüstlük siyasi sadakatin gölgesinde kalıyor.

Ekonomik Kaygılar ve "Bana Dokunmayan Yılan": İnsanlar kendi geçim derdine düştüğünde, kamusal alanın denetimi ikincil plana itiliyor. Yanlışı dile getirmenin getireceği kişisel riskler (işinden olma, dışlanma vb.), yanlışı düzeltmenin getireceği toplumsal faydanın önüne geçiyor.

"Girdap"tan Çıkışın Yolu: Kahramanlıktan Vatandaşlığa

Sorumluluk almayan idareci profilinden kurtulmak için, görevini yapanı alkışlamayı bırakıp, yapmayanın huzurunu kaçıracak mekanizmaları tekrar canlandırmak gerekiyor.

Şeffaflık Zorunluluğu: Bilgi edinme hakkının gerçekten işlediği, dijital verilerin gizlenemediği bir sistemde hesap sormak kolaylaşır. Karanlıkta herkes dürüst görünebilir; ışığı açmak gerekir.

Yalnızlaştırmamak: Sesi çıkan "iyileri" kahraman ilan edip uzaktan izlemek yerine, o sese omuz vermek gerekir. Bir kişinin itirazı "şikâyet" tir, bin kişinin itirazı "irade" dir.

Hukukun Üstünlüğü (Yeniden): Hesap sorma kültürünün tek gerçek limanı bağımsız yargıdır. Kanunların sadece kâğıt üzerinde "cevaz vermesi" yetmez, o kanunların her sıfat ve makam için eşit uygulanması hayati önem taşır. Görevi namus ve şeref ile ifa etmek, bir kişinin karakteriyle ilgili olabilir; ama bunun bir toplumsal standart haline gelmesi, sistemin dürüst olmayı "kârlı", dürüst olmayanı ise "maliyetli" kılmasıyla mümkündür.

Toplumda bu kadar çok "iyinin" sesi çıkmasına rağmen bir değişim yaşanmaması, bu seslerin birleşememesinden mi yoksa kurumların bu seslere karşı tamamen duyarsızlaşmasından mı kaynaklanıyor?

Birlik beraberlik yok, herkes düzene ayak uydurma peşinde, nemalanma derdindi, dolayısıyla kurumlarda bizler yüzünden laçkalaşmış durumda. Bu tablo, sosyolojide "sosyal çürüme" veya "anomi" olarak adlandırılan durumun tam karşılığıdır. Ortak değerlerin yerini kişisel menfaatlerin aldığı, kuralların sadece "zayıflar" için geçerli olduğu bir düzende, bireyler haklı olarak birer hayatta kalma stratejisi geliştirmeye başlıyor.

Cevabımdan yola çıkarak, bu çıkmazın nedenlerini ve sonuçlarını biraz daha yakından inceleyelim:

1. "Düzen" Neden Bozuldu?

İnsanlar doğuştan "nemalanma" peşinde olmazlar; ancak sistem, dürüst kalmayı bir cezalandırma mekanizmasına dönüştürürse, çoğunluk ayak uydurmayı seçer.

Liyakatsizliğin Meşrulaşması: Kurumlarda liyakat yerine sadakat veya ahbap-çavuş ilişkisi hâkim olduğunda, işini iyi yapanın "yükseleceği" inancı ölür. Bu inanç ölünce, memurundan müdürüne herkes "kime yakın durursam yerimi korurum?" derdine düşer.

Kurumsal Laçkalaşma: Kurumlar birer hizmet kapısı olmaktan çıkıp, belli grupların istihdam alanı haline gelirse, o kurumun ürettiği hizmetin kalitesi düşer. Bu da vatandaşın devlete olan güvenini sarsar.

2. Birlik ve Beraberliğin Kaybı

"Birlik ve beraberlik" sadece bayramlarda söylenen bir slogan değildir; bir toplumun ortak bir gelecek tahayyülüne sahip olmasıdır.

Güven Bunalımı: Herkesin "kendi gemisini kurtarma" derdinde olduğu bir yerde, toplumsal dayanışma biter. Komşu komşuya, vatandaş memura şüpheyle bakar.

Nemalanma Kültürü: Kamusal kaynakların adil dağıtılmadığı algısı, "madem herkes alıyor, ben de almalıyım" ya da "benim hakkımı başkası yiyeceğine ben yiyeyim" mantığını doğurur. Bu, ahlaki bir çöküşün başlangıcıdır.

3. Bu Döngü Nasıl Kırılır?

Bahsettiğim bu "laçkalaşmış" yapıdan kurtulmak için, bireysel kahramanlıklardan ziyade sistemsel bir temizlik gerekir:

Hesap Verebilirlik ve Şeffaflık: Kurumlarda atılan her adımın, harcanan her kuruşun halk tarafından denetlenebildiği bir sistem kurulmalıdır. Kapalı kapılar ardındaki karar mekanizmaları laçkalaşmanın yuvasıdır.

Caydırıcı Denetim: Yanlış yapanın yanına kâr kalmadığı, aksine çok ağır bedeller ödediği bir denetim mekanizması şarttır. Adalet, sadece mahkeme salonlarında değil, kurumların koridorlarında da hissedilmelidir.

Toplumsal Sözleşmenin Yenilenmesi: Vatandaşın "dürüst olursam kaybederim" korkusunu yenecek, dürüstlüğü ve çalışkanlığı ödüllendiren bir kültürel iklime dönülmelidir.

Gerçekçi Bir Bakış: Şu anki tablo, herkesin birbirini aşağı çektiği bir "yengeç sepeti" gibidir. Bu sepetten çıkmaya çalışan (yani işini namusuyla yapan) her yengeç, diğerleri tarafından aşağı çekilir çünkü onun başarısı, diğerlerinin tembelliğini ve liyakatsizliğini yüzlerine çarpar.

Bu "ayağa uydurma" zorunluluğu, insanların karakterinden mi kaynaklanıyor yoksa sistemin dışarıda kalanları açlıkla veya yalnızlıkla tehdit etmesinden mi?

Bu durum insanların doğuştan "kötü" veya "çıkarcı" olmasından ziyade, sistemin dürüstlüğü bir "lüks", eğilip bükülmeyi ise bir "hayatta kalma becerisi" haline getirmesinden kaynaklanıyor.

Tarafsız gözle baktığımda gördüğüm mekanizma şu şekilde işliyor:

1. Sistem "Dürüstlüğü" Cezalandırıyor

Eğer bir sistemde işini doğru yapan kişi; mobbinge uğruyor, "işgüzarlık yapma" diye susturuluyor, terfi alamıyor ve günün sonunda evine yorgun argın dönerken, "işini yürütenin" hızla yükseldiğini görüyorsa, burada bir karakter aşınması başlar. İnsanlar bir süre sonra şuna karar vermek zorunda kalıyor: "Ya kahraman olup yanacağım, ya da sisteme uyup hayatta kalacağım." Çoğunluk, ailesini ve geleceğini düşünerek ikinci yolu seçiyor.

2. "Açlık ve Yalnızlık" Tehdidi

Bahsettiğim o "nemalanma" ve "ayak uydurma" aslında bir tür zırh. Kurumların laçkalaştığı yerde kurallar değil, ilişkiler konuşur. Bu ilişkiler ağının dışında kalmak demek; sahipsiz kalmak, hakkını arayamamak ve potansiyel olarak ekmeğinden olmak demektir. Bu yüzden insanlar, doğru olmadığını bile bile o halkanın bir parçası oluyorlar.

3. Ahlaki Aşınmanın Normalleşmesi

En tehlikelisi de bu. Bir süre sonra "herkes çalıyor, herkes kaytarıyor, ben mi kurtaracağım?" düşüncesi bir virüs gibi yayılıyor. Bu, bireysel bir ahlak sorunundan çıkıp toplumsal bir "norm" haline geliyor. Artık yanlış yapan utanmıyor, aksine doğru yapan "saf" damgası yiyor.

Kısacası: Sorun karakterlerde değil, teşvik mekanizmasında. Türkiye'deki mevcut yapı; namusuyla çalışanı koruyan bir şemsiye olmaktan çıkıp, "gemisini kurtaranı kaptan" ilan eden bir rüzgâra dönüştü. Bu rüzgârı tersine döndürmek için insanların bir sabah uyanıp "hadi dürüst olalım" demesini beklemek hayalcilik olur. Ancak denetim, şeffaflık ve liyakat birer tercih değil de zorunluluk (ve sistemin ana çarkı) haline gelirse, o "ayak uyduran" kalabalık, bu sefer dürüstlüğe ayak uydurmaya başlar. Çünkü insan, su gibidir; kabın şeklini alır. Şu anki kap maalesef eğri büğrü.

Bu "eğri kapta" düzgün durmaya çalışan o azınlık, bir gün kabı değiştirebilecek güce ulaşabilir mi, yoksa onlar da zamanla kırılıp dökülecek mi?

Bu sorunun cevabı hem çok umutsuz bir gerçekliği hem de çok güçlü bir ihtimali içinde barındırıyor. Bir gazeteci- yazar- edip- düşünür olarak binlerce yıllık insanlık tarihini, imparatorlukların çöküşünü ve toplumların küllerinden doğuşunu incelediğimde gördüğüm şudur:

Bu azınlık tek başına "kabı" değiştiremez, ama kabın içindeki suyun tamamen kokuşmasını engelleyen tek şey o "düzgün duran" azınlıktır.

Şu anki durumu şu üç maddede özetleyebilirim:

1. "Kırılıp Dökülme" Evresi

Maalesef şu an o azınlığın en çok hırpalandığı dönemdeyiz. İşini namusuyla yapanlar sadece sistemle değil, sistemin nimetlerinden faydalanan "ayak uydurmuş" çoğunlukla da mücadele ediyor. Bu insanlar yorgun, kırgın ve çoğu zaman kendilerini yabancılaşmış hissediyorlar. Birçoğu "saf" yerine konmaktan yorulup köşesine çekiliyor.

2. Sistemin Kendi Kendini Tüketmesi

Laçkalaşmış yapılar ve nemalanma üzerine kurulu düzenler sonsuza kadar süremez. Çünkü bu yapılar birer "parazit" gibidir; üzerinde yaşadıkları canlıyı (devleti, kurumu, toplumu) bitirene kadar sömürürler. Ancak canlı ölürse parazit de ölür. Kurumlar işleyemez hale geldiğinde, o "ayak uyduranların" da nemalanacağı bir şey kalmaz. İşte o büyük kriz anında, sistem mecburen o "işini doğru yapan" azınlığın kapısını çalar. Çünkü gemi batarken "torpilli" kaptana değil, "gerçek" kaptana ihtiyaç duyulur.

3. Kabı Değiştirecek Olan Şey: "Kritik Eşik"

Toplumlarda değişimi %100’lük bir çoğunluk yapmaz. Sosyolojik araştırmalar, toplumun yaklaşık %10’unun sarsılmaz bir etik duruş sergilemesinin, geri kalan çoğunluğun davranışını değiştirmek için yeterli bir "kritik eşik" olduğunu gösteriyor. O azınlık kırılıp dökülmeden o eşikte durabilirse, sistem bir yerden sonra dürüstlüğü yeniden "zorunluluk" olarak tanımlamak zorunda kalır.

Şahsi Görüşüm: Bu azınlık şu an kabı değiştirecek güce sahip değilmiş gibi görünebilir, ancak onlar aslında "tohumdur." Her şeyin çürüdüğü bir toprakta tohumlar sessiz durur, ama ilk yağmurda (yani ilk gerçek adalet ve liyakat talebinde) filizlenecek olan yine onlardır. Eğer onlar da ayak uydurursa, o zaman sadece kap değil, içindeki öz de kaybolur ki asıl felaket budur.

Bu azınlığın en büyük düşmanı sistemin kendisi mi, yoksa uğradıkları bu korkunç yalnızlık hissi mi?

Siz ne düşünüyorsunuz beni okurken bilmem ama ben sistemin kendisini sorguluyorum aslında. Sistem burada sadece bir "arka plan" değil, bizzat bu çürümeyi üreten ve besleyen bir makine gibi çalışıyor. Yalnızlık hissi bir sonuçtur, ama sistemi bizzat o çürümeyi yaratan bir canavar olarak görmek daha gerçekçi. Neden sistemin kendisi asıl düşman? Çünkü bu sistem, bireyin ahlakını bir seçim olmaktan çıkarıp bir maliyet haline getiriyor.

Sistemin "başarılı" olma şekli şu üçayak üzerine kurulu:

Ödül-Ceza Dengesini Bozmak: Sistem, işini yapanı ödüllendirmek yerine ona daha fazla iş yükleyip sorumluluk altında ezerken; işini yapmayanı veya "nemalananı" konforla ödüllendiriyor. Bu durumda sistem, dürüstlüğü bir "enayilik" olarak kodluyor.

Standartları Yok Etmek: Kurumlarda nesnel kriterler (sınav, liyakat, performans) yerine öznel sadakatler geçtiğinde, "doğru" dediğimiz şey kişiye göre değişmeye başlar. Bu muğlaklık, laçkalaşmanın en büyük yakıtıdır.

Denetimi Silah Olarak Kullanmak: Sistem, yanlış yapanı denetlemek yerine, sistemi eleştireni veya doğruyu söyleyeni denetimle susturmaya başladığında, "sistemin kendisi" bizzat adaletsizliğin kaynağı haline gelir. Bu durumda, bireylerin tek tek "iyi" olması yetmiyor. Çünkü sistem, iyi olanı öğütmek üzerine tasarlanmış bir dişli gibi çalışıyor. Dişliler bozuksa, içine ne kadar temiz yağ dökerseniz dökün, o yağ da kirlenir veya makineyi durdurur.

Sonuçta vardığımız yer şu: Kişileri tek tek düzeltmeye çalışmak, bataklıkta sinek avlamaya benziyor. Asıl mesele, bataklığı kurutacak olan "sistem tasarımı" na, yani hukuka, liyakate ve şeffaflığa geri dönmek.

Bu sistemin içinden gelip de sistemi içeriden değiştirmeye çalışan birinin şansı var mıdır, yoksa sistem onu da "kendine benzetmeden" barındırmaz mı?

Açıkçası ben buna bir şans veremiyorum. Maalesef bu "şansı yok" cevabım, sadece bir karamsarlık değil, Türkiye’deki kurumsal işleyişin sert bir gerçeği. Sistemin o devasa çarkları arasına giren biri için iki yol bırakılıyor: ya o çarkın bir dişlisi olup onunla beraber dönecek ya da dişlilerin arasında ezilip gidecek.

Sistemin, kendisini değiştirmeye çalışan "yabancı dokuyu" kusma yöntemleri çok profesyonelce çalışıyor:

Yalnızlaştırma ve Marjinalleştirme: Değişim isteyen kişi önce "uyumsuz", "huzur bozan" veya "ekip ruhuna aykırı" ilan ediliyor. Kimse onunla yan yana gelmek istemiyor çünkü sistemin hışmından korkuyorlar.

İşlevsizleştirme: Kişiyi görevden almıyorlar ama yetkilerini tırpanlayıp onu içi boş bir makama hapsediyorlar. Odasında tek başına oturan, hiçbir şeye imza atamayan bir idareciye dönüştürüp, iradesini kırıyorlar.

Sisteme Dâhil Etme (Asimilasyon): "Bak, bu işler böyle yürür, sen de çoluk çocuk sahibisin, gel bu inadından vazgeç" diyerek, kişiye küçük menfaatler sunup onu suç ortağı yapmaya çalışıyorlar.

Dediğim gibi, bu bir girdap. Girdabın içinden birinin onu durdurması imkânsıza yakın. Girdap ancak dışarıdan bir müdahaleyle, yani topyekün bir siyasi irade, bağımsız hukuk ve toplumsal basınçla durdurulabilir.

İçerideki "iyi" insanın şansı yoksa kurumlar tamamen "liyakatsiz ve nemalananların" eline kalmış demektir. Bu da bizi başta konuştuğumuz o acı sona götürüyor: Kurumun tamamen çökmesi. Belki de bu sistemin değişmesi için önce o laçkalaşmış yapının tamamen "iflas etmesi" ve artık yürütülemez hale gelmesi gerekiyor.

Peki, bu iflasın eşiğinde miyiz, yoksa bu "laçka düzen" daha uzun yıllar bu şekilde kendi yağında kavrulmaya devam edebilir mi?

Sizi bilmem ama ben şu an iflasın eşiğinde olduğumuzu düşünüyorum. Bu "iflas" tespiti sadece ekonomik bir darboğazı değil, daha tehlikeli olan toplumsal ve kurumsal iflası işaret ediyor. Bir toplumda kurumlar işlevini yitirdiğinde, liyakat yerle bir olduğunda ve "hak" kavramı sadece güçlü olanın elinde bir enstrümana dönüştüğünde, o yapı artık sadece bir dış kabuktan ibaret kalır.

Benim tabirimle, bu "iflasın eşiğinde" olma halinin en somut emareleri şunlardır:

Öngörülebilirlik Kaybı: Kimse yarın ne olacağını, hangi kuralın uygulanacağını veya hakkını nerede arayacağını bilmiyor.

Güvenin Sıfırlanması: Vatandaşın kurumlara, kurumların birbirine, bireylerin ise yanındakine güvenmediği bir noktadayız. Güvenin bittiği yerde toplum "cemiyet" olmaktan çıkar, birbirine çarpan atomlar yığınına dönüşür.

Liyakatten Tamamen Kopuş: Artık işlerin yürümesi için "ehliyet" değil, sadece "bağlantı" yeterli görülüyor. Bu da sistemin motorunun su kaynatması demektir.

Bu Eşikten Dönülür mü?

Tarihsel perspektiften bakarsak; iflaslar bazen tasfiye ve yeniden inşa için bir zemin hazırlar. Mevcut "laçka" yapı artık kendi ağırlığını taşıyamaz hale geldiğinde, sistem mecburen rasyonel olana dönmek zorunda kalır. Çünkü bu haliyle sürdürülebilirlik (sizin de dediğiniz gibi) mümkün değildir. Ancak bu dönüşüm sancısız olmaz. "Görevini namusuyla yapan" o azınlık, işte tam o enkazın ortasında, yeni yapının harcını koyacak tek güçtür. Çünkü her şey iflas ettiğinde, eldeki tek gerçek sermaye insan onuru ve dürüstlüktür. Girdabın sonu, dibe vurmaktır. Belki de toplum olarak o dibe vurmadan, yani "artık böyle gitmiyor" gerçeğiyle tüm çıplaklığıyla yüzleşmeden, o özlediğiniz şerefli ve haysiyetli görev bilincine tam anlamıyla geri dönemeyeceğiz.

Bu iflas anı, toplumu bir araya getirip yeni bir sayfa açtırır mı, yoksa daha büyük bir dağılmaya mı yol açar?

Kanaatim bu bir "tamam mı devam mı" kavşağıdır ve sonuç, toplumun bu iflas anında neyi tercih edeceğine bağlıdır. Ancak bir tarafsız gözle, eldeki verilere ve toplumsal reflekslere bakarak iki senaryoyu da dürüstçe ortaya koyabilirim:

1. Senaryo: Büyük Dağılma (Karamsar Ama Gerçekçi)

Eğer iflas anında toplum hâlâ "en azından ben kurtulayım" ya da "benim grubum nemalansın" derdinde olursa, bu durum daha büyük bir sosyal çözülmeye yol açar. Kurumsal iflasın yerini bireysel öfkeler ve mikro çatışmalar alır. Bu senaryoda kimse sorumluluk almaz, herkes suçu başkasına atar ve o meşhur "birlik beraberlik" iyice bir masal haline gelir.

2. Senaryo: Mecburi Öze Dönüş (Umutlu Ama Zorlu)

Toplumlar bazen en büyük sıçramaları, uçurumun kenarına geldiklerini anladıkları anda yaparlar. "İflas" öyle bir noktadır ki, artık torpilin, adam kayırmanın veya nemalanmanın kimseyi kurtarmadığı, geminin su alıp herkesin ıslanmaya başladığı andır. İşte o an, "liyakatin aslında bir tercih değil, hayati bir zorunluluk olduğu" gerçeği kafalara dank eder.

Şahsi kanaatim şudur: Türkiye, hafızası olan ve devlet geleneği derinlerde bir yerde (her ne kadar laçkalaşmış olsa da) saklı duran bir toplum. Bu iflas anı, başlangıçta büyük bir sarsıntı yaratsa da, beraberinde "artık yeter" diyen bir rasyonelliği doğurabilir. İnsanlar, "kendi adamım" yerine "işi bilen adamı" istemeye başladığında o yeni sayfa açılır. Ancak bu bir mucizeyle olmaz. O sayfa, bugün "sesi çıkan ama duyulmayan" o dürüst azınlığın, enkazın altından ilk çıkanlar olmasıyla açılır. Şu anki sessizlik veya kabulleniş, aslında bir "fırtına öncesi sessizliği" gibi. İflasın getirdiği o büyük boşlukta, yeni bir söz söyleyecek olanlar yine bu süreçte bedel ödeyenler olacaktır.

Bu toplumun genetik kodlarında, o "enkazdan yeni bir şey inşa etme" refleksi hâlâ canlı mı, yoksa o öz de mi bu süreçte yara aldı?

Dürüst olmam gerekirse; o "öz" ciddi anlamda yara aldı ama henüz ölmedi. Ancak bu seferki durum, tarihteki diğer zorluklardan biraz farklı. Çünkü bu seferki saldırı dışarıdan bir düşmandan değil, içeriden gelen bir ahlaki aşınmadan kaynaklanıyor.

Durum şu noktada:

1. "Öz" Neden Yara Aldı?

Eskiden zorluklar karşısında bir "biz" duygusu vardı. Şimdi ise o "biz" parçalandı. İnsanlar artık sadece kendi mahallesini, kendi grubunu, hatta sadece kendi ailesini kurtarma derdine düştü. Ortak payda zedelendiği için, o genetik refleksteki "birlikte ayağa kalkma" gücü zayıfladı. Yardımlaşmanın yerini "kurnazlık", fedakârlığın yerini "fırsatçılık" aldı. Bu, özün aldığı en derin yaradır.

2. Neden Hâlâ Canlı?

Buna rağmen, bu topraklarda her zaman bir "adalet damarı" vardır. Ne kadar baskılanırsa baskılansın, toplumun en derinlerinde "hak yeme" korkusu veya "haksızlığa karşı duyulan o fıtri öfke" bir yerde duruyor. Bugün sessiz kalan, düzenin parçasıymış gibi görünen insanların bile çoğu, aslında içten içe bu laçkalaşmadan iğreniyor. Bu içsel huzursuzluk, özün hâlâ nefes aldığının kanıtıdır.

3. "İflas" Anındaki Kırılma

Bence o genetik refleks ancak "bıçak kemiğe dayandığında" değil, "kemik kesilmeye başladığında" devreye girecek. Türk toplumu genellikle uçurumun kenarına gelene kadar reaksiyon vermez, "bir yolunu buluruz" der. Ama iflas anı gelip de o "yolların" hepsinin kapandığını gördüğünde, o kadim devlet ve toplum kurma refleksi mecburiyetten uyanacaktır.

Şahsi fikrim: O öz, üzerine çok toz konmuş, paslanmış ve hırpalanmış bir makine gibi. Hemen çalışmıyor, gürültü çıkarıyor ama tamamen hurda değil. Onu çalıştıracak olan şey ise artık "kahramanlar" olmayacak; işini düzgün yapmayanların yarattığı o büyük enkazın altında kalma korkusu olacak. Yani bizi yine karakterimiz değil, mecburiyetlerimiz kurtaracak gibi görünüyor.

Bu "mecburiyet" anı geldiğinde, insanlar yine "eski alışkanlıklarına" (nemalanmaya, adam kayırmaya) sarılmaya çalışır mı, yoksa "başka yol kalmadı" diyerek dürüstlüğe teslim mi olur?

DÜRÜSTLÜKTEN başka seçeneğimiz yok. Dürüstlük artık bir "temenni" ya da "ahlaki bir süs" olmaktan çıktı; Türkiye için bir varoluş meselesi haline geldi. Liyakatin bittiği, kurumların laçkalaştığı ve nemalanmanın bir yaşam tarzına dönüştüğü bir yapıda, aslında herkes kaybeder. Geminin içindeki lüks kamarada oturan da, ambarda bekleyen de aynı hızla suyun dibine gider. Bu "iflas" anı bize şunu öğretiyor:

Dürüstlük En Büyük Ekonomidir: Yolsuzluğun, kayırmacılığın ve iş bilmezliğin topluma maliyeti, dürüst bir sistem kurmanın maliyetinden kat kat fazladır.

Huzur Sadece Adaletle Gelir: Herkesin birbirini "nasıl kandırırım" ya da "nasıl öne geçerim" diye süzdüğü bir toplumda kimse gerçekten mutlu olamaz.

Liyakat Can Güvenliğidir: Bir binayı yapan mühendisin, bir hastaya bakan doktorun ya da bir şehrin trafiğini yöneten amirin dürüstlüğü, doğrudan bizim hayatımızdır.

Dediğim gibi, başka şansımız yok. Çünkü yalanın, talanın ve laçkalaşmanın sonuna geldik. O duvar yıkılmak üzere. Enkazın altından sağ çıkmanın tek yolu; işini namusuyla yapan, sorumluluk alan ve "sıradan bir görevi" kahramanlık olarak değil, şeref borcu olarak gören insanların yeniden çoğunluk olmasıdır. Bu süreç sancılı olacaktır ama dürüstlük, en karanlık zamanda bile yönünü kaybetmeyen tek pusuladır. O pusulayı takip edenler, yarının Türkiye’sini kuracak olanlardır.

Zor olanı seçip o "dürüstlük" çizgisinde durduğunuz için bu sitemlerimiz çok değerli. Belki de kurtuluş, tam olarak bu sitemin bir toplumsal iradeye dönüşmesinden geçiyor.

Baki Selam ve Dua ile.

MUSTAFA GÖKTAŞ

İnstağram hesabım:

https://www.instagram.com/mustafagoktas6468/

TAKİP EDERSENİZ SEVİNİRİM....