haberanaliz
Her şeyin Başı SAĞLIK

Her şeyin Başı SAĞLIK

Mail: hbssaglik@gmail.com

“ÜLKEMİZDE SAĞLIK” NASIL DÜZELİR???

Gazeteci Zafer Şahin, sosyal medya hesabında şöyle paylaşmış: “Ya milletçe hastayız… Ya da hastalık hastasıyız.. 85 milyonluk ülkede yıllık muayene sayısı 1 milyarı aştı! Vatandaş başına 11-12 kez muayene olunuyor ülkede! Sadece İstanbul da muayene sayısı 200 milyonu, ameliyat sayısı 2,5 milyonu geçmiş! İstanbul İl Sağlık Müdürünün açıklamasına göre yılda 300 kez doktora giden bile var. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir sağlık sistemi yok, ayakta kalamaz. Hiçbir devlet bu kadar ağır bir yükle baş edemez.”

* *

Şimdi, ne yapmak lazım, Sağlık sistemi nasıl düzelir, Memlekete ve millete faydalı hale nasıl gelir? Gelin bu gün bu konuda akıl yoralım: Gerçekten de Zafer beyin paylaştığı rakamlar rasyonel bir sistemin sınırlarını zorlayan, hatta trajikomik bir tabloyu gözler önüne seriyor. Bir kişinin yılda 300 kez doktora gitmesi, neredeyse her güne bir randevu sığdırması demek ki bu durum sağlık hizmetinden ziyade bir "sistem tıkanıklığı" semptomu.. Dünya ortalamalarına bakıldığında gelişmiş ülkelerde kişi başı yıllık muayene sayısı 5-6 civarındayken, bizde bu rakamın iki katına çıkması sistemin verimli değil, aksine "tekrarlarla dolu" olduğunu gösteriyor. Sağlık sistemini gerçekten memleket ve millet yararına dönüştürmek için masaya yatırılması gereken temel yapı taşları şunlar olabilir:

1. Sevk Zincirinin Geri Gelmesi: Şu anki sistemde boğazı ağrıyan da, nadir bir genetik hastalığı olan da doğrudan üçüncü basamak hastanelere (Üniversite ve Şehir Hastaneleri) gidebiliyor. Bu da uzman doktorların "basit" vakalarla boğulmasına neden oluyor.

Çözüm: Aile hekimliği sistemi gerçek anlamda bir "kapı tutucu" (gatekeeper) olmalı. Önce aile hekimine gidilmeli, gerekirse bir üst basamağa sevk alınmalı. Sevkli gidenlerden daha az, doğrudan gidenden daha fazla katkı payı alınarak akış düzenlenebilir.

2. Performans Sisteminden "Nitelik" Sistemine Geçiş: Mevcut sistem doktoru "ne kadar çok hasta bakarsan o kadar puan/ücret alırsın" döngüsüne sokuyor. Bu da 5 dakikada bir hasta bakılmasına, teşhisin tam konulamamasına ve hastanın tatmin olmayıp ertesi gün başka bir doktora gitmesine yol açıyor.

Çözüm: Nicelik değil, nitelik ödüllendirilmeli. Doktorun hastasına ayırdığı süre artırılmalı; doğru teşhis ve başarılı tedavi süreci performans kriteri olmalı.

3. Sağlık Okuryazarlığının Artırılması: Toplum olarak "ilaç yazılmayan muayeneyi muayeneden saymama" veya "en güçlü antibiyotiği isteme" gibi alışkanlıklarımız var.

Çözüm: Vatandaşın hangi durumda acile gitmesi gerektiği, hangi durumda evde dinlenmesi gerektiği konusunda eğitilmesi şart. Gereksiz tetkik ve ilaç talebi hem bütçeye hem de vücuda zarar.

4. Dijital Denetim ve Mükerrer Tetkiklerin Önlenmesi: Farklı doktorlara giden hastalar için sürekli yeniden istenen MR, BT ve kan tahlilleri hem radyasyon yükü hem de devasa bir maliyet.

Çözüm:e-Nabız sistemi üzerinden "mükerrer tetkik engelleme" daha katı uygulanmalı. Sistem, "Sen dün zaten bu tahlili yaptırmışsın, sonuç burada" diyerek hem doktoru hem hastayı uyarmalı.

5. Koruyucu Sağlık Hizmetlerine Yatırım: Hastalık ortaya çıktıktan sonra tedavi etmek, hastalığın oluşmasını engellemekten çok daha pahalıdır.

Çözüm: Bütçenin büyük kısmı devasa hastane binalarına ve tedavi edici hekimliğe değil; obeziteyle mücadele, temiz gıda, spor ve erken teşhis taramalarına (koruyucu hekimlik) aktarılmalı.

Kısacası: Mevcut tablo bir "sağlık bolluğu" değil, bir "verimsizlik sarmalıdır". Hastaneleri "müşteri" odaklı işletme mantığından çıkarıp, halk sağlığını merkeze alan disiplinli bir sevk zinciri ve eğitim modeline dönmedikçe, ne doktor dayanır ne de bütçe.

Bu 300 kez doktora giden vatandaş profili, sistemsel bir boşluktan mı faydalanıyor yoksa gerçekten psikolojik bir destek mekanizmasının eksikliğini mi gösteriyor?

Bana göre sevgili dostlar, her ikisi de…  Ben bu duruş ile haklıyım, çünkü yaşanan bu durum hem sistemsel bir denetim zafiyeti hem de derin bir toplumsal/psikolojik boşluk olduğunu gösteriyor. İkisini de birbirinden ayırmak pek mümkün değil çünkü biri diğerini besliyor. Bu "ikili sarmalı" biraz daha yakından incelersek:

1. Sistemsel Boşluk: "Sınırsızlık" Sorunu: Dünyanın pek çok ülkesinde (Almanya, İngiltere, Fransa gibi) sağlık sistemi "ihtiyaç" üzerine kuruludur. Bizde ise son yıllarda "erişilebilirlik" o kadar ön plana çıktı ki, bu durum bir süre sonra "istismara açık bir tüketime" dönüştü.

Denetim Eksikliği: Bir vatandaşın yılda 300 kez sisteme giriş yapabilmesi, yazılımın veya mevzuatın buna bir "dur" demediğini gösteriyor.

Caydırıcılığın Olmaması: Katkı paylarının sembolik kalması, hastaneyi bir nevi "sosyalleşme" veya "vakit geçirme" alanı haline getirebiliyor.

Beş Dakika Kısırdöngüsü: Doktorun hastaya ayırabildiği süre çok kısa olduğu için hasta tam iyileşemiyor veya tatmin olmuyor; bu da onu ertesi gün başka bir branşa ya da hastaneye itiyor.

2. Psikolojik ve Sosyolojik Boyut: "Hastalık Hastalığı" ve Yalnızlık: Rakamların bu kadar yüksek olmasının arkasında tıbbi bir zorunluluktan ziyade, "görülme" ve "ilgilenilme" ihtiyacı yatıyor olabilir.

Somatizasyon: Modern hayatın stresi, ekonomik kaygılar veya aile içi problemler, bireylerde fiziksel ağrılar olarak dışa vurabiliyor. Kişi aslında ruhsal bir daralma yaşıyor ama bunu "baş ağrısı" veya "mide yanması" olarak tanımlayıp doktora gidiyor.

Yalnızlık ve İlgi Arayışı: Özellikle yaşlı nüfus arasında, hastane ve poliklinikler bir nevi "sosyal alan" işlevi görüyor. Doktorun beyaz önlüğü ve ona ayırdığı 5 dakikalık ilgi, evdeki yalnızlığın tek ilacı haline gelebiliyor.

Siberkondri (İnternet Hastalığı): İnternetten belirti okuyup kendini en kötü hastalığa ikna eden birey, tatmin olana kadar kapı kapı doktor geziyor.

Ne Yapılabilir?

Bu iki sorunu aynı anda çözmek için "Sağlıkta Dönüşüm" ün ikinci fazı şart:

Akıllı Takip Sistemi: Belirli bir muayene sayısını (örneğin yılda 20-30) aşan kişiler için sistem "kırmızı bayrak" kaldırmalı ve bu kişiler öncelikle bir psikolog veya sosyal hizmet uzmanına yönlendirilmeli.

Eğitim ve Kültür: Sağlığın hastanede değil; mutfakta, sporda ve huzurlu bir zihinde başladığına dair toplumsal bir bilinç inşası gerekiyor.

Eğer bu devasa çarkı durdurmazsak, gerçekten ihtiyacı olan hastaların (kanser, kalp, acil cerrahi vb.) sırasını, sistemdeki bu "gereksiz yoğunluk" çalmaya devam edecek.

Bu durumu düzeltmek için randevu sistemine (MHRS) "muayene sınırı" gibi radikal bir kısıtlama getirilse toplumun tepkisi ne olur?

Değerli insanlarımız, bence alanda ciddi kurallar olmalı ve bu kurallar herkese eşit uygulanmalı. Çünkü adaletin olmadığı yerde sistemin suistimal edilmesi kaçınılmazdır. Eğer kural kişiye göre esnerse, o "yıllık 300 muayene" rekorları kırılmaya devam eder. Kuralların herkese eşit, şeffaf ve rasyonel bir şekilde uygulanması, sistemin nefes almasını sağlayacak tek yoldur. Peki, bu "eşit ve katı" kurallar neleri kapsamalı? İşte sistemin gerçek anlamda düzelmesi için uygulanabilecek bazı somut kural önerilerim:

1. Kademeli Katkı Payı Sistemi: Şu anki katkı payları caydırıcı olmaktan uzak. Eşitlik ilkesi gereği, temel sağlık hizmeti herkes için ücretsiz veya çok ucuz olmalı ancak:

Kural: İlk 5 muayene standart ücretten, 5-10 arası muayene iki katı, 10'dan sonrası ise (kronik hastalıklar hariç) maliyetin önemli bir kısmını kapsayacak şekilde ücretlendirilmeli.

Amaç: "Zevk için" veya "vakit geçirmek için" doktora gitmeyi ekonomik olarak rasyonel olmaktan çıkarmak.

2. Akıllı Randevu Sınırı (Algoritmik Denetim): Yazılımın herkese eşit uyguladığı bir filtre olmalı.

Kural: Bir branştan randevu alıp muayene olan kişi, aynı branş için belirli bir süre (örneğin 15 gün) tekrar randevu alamamalı.

İstisna: Sadece doktorun bizzat "kontrol" olarak çağırdığı hastalar bu kuraldan muaf tutulmalı. Böylece "doktor beğenmeyip" hastane hastane gezme devri kapanır.

3. MHRS "Kara Liste" Değil, "Sorumluluk" Uygulaması: Randevusuna gelmeyen milyonlarca insan, başkasının sağlık hakkını gasp ediyor.

Kural: Randevusuna gitmeyen ve iptal etmeyen kişiye, bir sonraki randevusunda ciddi bir yaptırım uygulanmalı. Bu kural, unvanı veya statüsü ne olursa olsun herkese aynı şekilde işlemeli.

4. Teşvik ve Ceza Dengesi. Kuralları sadece kısıtlama olarak değil, teşvik olarak da kullanabiliriz:

Kural: Yıl boyunca sağlık sistemini gereksiz yormayan, taramalarını zamanında yaptıran ve koruyucu hekimliğe önem veren vatandaşa; sigorta prim indirimi veya ilaç katılım payı muafiyeti gibi ödüller verilmeli.

Eşitliğin Sağlayacağı Fayda. Eğer bu kurallar "torpil" veya "ayrıcalık" olmadan uygulanırsa:

Doktorun Yükü Hafifler: Gerçekten hasta olan kişiye ayıracağı vakit 5 dakikadan 20 dakikaya çıkar.

Vergi Kaybı Önlenir: Sizin, benim ödediğimiz vergilerin gereksiz tahlil ve ilaçlarla çöpe gitmesi engellenir.

Hizmet Kalitesi Artar: Hastanelerdeki o panayır havası dağılır, kurumlar gerçek birer tedavi merkezine dönüşür.

Sistemin "hastalanmadan" ayakta kalabilmesi için bu kurallar bir tercih değil, artık bir zorunluluk haline gelmiş durumda. Ancak toplumun bir kesimi bunu "hizmete erişim engeli" olarak görebilir.

Bu kuralları halka anlatırken en çok hangi noktaya vurgu yapmak gerekir ki tepki yerine destek gelsin?

Çiğnenen kuralın sonucu, kendi hakkının yendiğini beyinlere kazımak lazım. Mesele bir "yasak" meselesi değil, bir "hak ve hukuk" meselesi. Toplumda genel bir yanılgı var: Devletin sunduğu hizmeti "sınırsız ve bedava bir açık büfe" zannediyoruz. Oysa o büfedeki her tabak, aslında bir başkasının sırasından veya rızkından çalınıyor. Vatandaşın şunu idrak etmesi şart: Gereksiz yere alınan her randevu, tıbbi bir zorunluluğu olmadığı halde yapılan her muayene; o sırada evinde acı çeken, kanser cerrahisi için gün bekleyen ya da bebeği ateşlendiği halde randevu bulamayan bir komşusunun hakkını gasp etmektir. Bu bilinci yerleştirmek için şu gerçekleri her fırsatta hatırlatmak lazım:

1. "Bedava" Diye Bir Şey Yoktur. Hastaneler gökten zembille inmiyor; maaşlar, cihazlar ve ilaçlar bizim ödediğimiz vergilerle karşılanıyor.

Gerçek: Gereksiz her muayene, okullara gidecek bütçeden, yola gidecek asfalttan ya da emekli maaşına yapılacak zamdan eksiltiyor. Yani vatandaş aslında kendi cebinden çıkan parayı verimsizce harcatıyor.

2. Zaman Hırsızlığı: Doktorun mesaisi kamusal bir kaynaktır.

Gerçek: "Bir de şu hocaya görüneyim" keyfiyeti yüzünden sistem kilitlendiğinde, gerçekten ölmek üzere olan birinin randevu alamamasına sebep olunuyor. Bu sadece bir sistem hatası değil, ağır bir vebaldir.

3. "Hizmet" Değil, "Tüketim" Çılgınlığı: Sağlık bir hizmettir ama biz onu "tüketim" nesnesine dönüştürdük.

Gerçek: Fazla muayene "daha iyi bakılıyorum" demek değildir. Aksine, doktoru yoran ve hata yapmaya zorlayan bir kaostur. Kaliteli hizmet almak isteyen kişi, sistemin düzgün çalışması için kurallara en başta kendisi uymalıdır.

Nasıl Bir Kamu Spotu Lazım?

Belki de televizyonlarda ve hastane ekranlarında şu tarz bir mesaj verilmeli:

"Bugün ihtiyacınız olmadığı halde aldığınız o randevu, yarın çocuğunuzun acil bir durumda bulamayacağı o randevudur. Kendi hakkını korumak için, başkasının hakkına girmeden muayene ol."

İnsanlar kuralın kendilerini kısıtlamak için değil, en zor anlarında onlara yer açmak için konulduğunu anladığında bakış açısı değişecektir. Ancak sizin de belirttiğiniz gibi; bu kuralın "herkese eşit" uygulanması, "arkası sağlam olanın" sırayı delmediği bir sistemin kurulması bu bilincin temel taşıdır.

Bu "hak gaspı" bilinci eğitimle mi, yoksa doğrudan ekonomik yaptırımlarla mı daha hızlı yerleşir?

Ben şöyleyim size, önce EĞİTİM sonra YAPTIRIM… Önce niyet ve bilinç (eğitim), sonra istikrar ve adalet (yaptırım). Eğitimle "neden" yapmamız gerektiğini anlarız, yaptırımla ise "sınırlarımızı" öğreniriz. Bu iki aşamalı süreci memleket faydasına şöyle kurgulayabiliriz:

1. Aşama: Eğitim (Zihniyet Dönüşümü): İnsanlara sadece "hastaneye gitme" demek yerine, sağlık sisteminin nasıl çalıştığını ve kendi haklarını nasıl koruyacaklarını öğretmek gerekir.

Müfredata Sağlık Okuryazarlığı: İlkokuldan itibaren "Hangi durumda acile gidilir?", "Aile hekimi ne işe yarar?", "Gereksiz tahlilin vücuda ve devlete zararı nedir?" gibi dersler verilmeli.

Toplumsal Farkındalık: Kamu spotları ve dijital mecralarda, hastanelerdeki yığılmanın "hak gaspı" olduğu teması işlenmeli. "Sıranı çalma, hayat kurtar" gibi net mesajlar verilmeli.

2. Aşama: Yaptırım (Sistemsel Disiplin): Eğitim tek başına yeterli olmaz; çünkü her toplumda kuralları esnetmeye çalışan bir kitle mutlaka bulunur. Yaptırım, dürüst vatandaşı korumak için şarttır.

Yaptırım Alanı

Uygulanacak Kural

Amaç

Gereksiz Randevu

Bir yıl içinde 3 kez randevusuna gitmeyene 6 ay kısıtlama.

Zaman hırsızlığını önlemek.

Mükerrer Muayene

Aynı şikayetle 10 gün içinde farklı doktora gidenden "Ekstra Katkı Payı".

"Doktor gezme" alışkanlığını bitirmek.

Sevk Zinciri İhlali

Aile hekimine uğramadan doğrudan Uzman/Şehir Hastanesine gidenden daha yüksek ücret.

Üçüncü basamak hastanelerdeki yükü hafifletmek.

Gereksiz Acil Kullanımı

Acil servise "yeşil alan" (acil olmayan) vakası olarak başvurana caydırıcı fatura.

Gerçek acil vakalara (kalp krizi, kaza vb.) yer açmak.

Neden "Eğitim + Yaptırım"? : Eğitim olmadan sadece yaptırım uygularsanız, halk bunu "devlet para topluyor" veya "hizmet kısıtlanıyor" diye algılar ve tepki gösterir. Ancak önce eğitimle "bakın bu sizin hakkınız, bu paralar sizin cebinizden çıkıyor" derseniz, ardından gelen yaptırım "toplumun genel çıkarını koruyan bir kural" olarak kabul görür.

Eşitlik ilkesi burada kilit taşıdır: Eğer bir milletvekili, bir iş insanı veya bir bürokrat da aynı kurallara tabi olursa, vatandaş "demek ki kural gerçekten kuralmış" der ve sisteme güven duyar. Bu sistem kurulduğunda, yıllık 1 milyar muayene sayısı muhtemelen yarı yarıya düşecek, doktorların hastaya ayırdığı süre artacak ve gerçek hastalar şifa bulacaktır.

Bu yaptırımlar uygulanmaya başlansa, hastanelerdeki o tanıdık "kaos" ve "kalabalık" kaç ayda yerini huzurlu bir düzene bırakır?

Bakın buradan yazıyor ve söylüyorum: EN GEÇ BİR YIL İÇİNDE…. Bir yıl bu çapta bir dönüşüm için hem iddialı hem de son derece gerçekçi bir süredir. İlk 6 ay "alışma ve direnç" evresi olsa da, kuralların tavizsiz uygulandığı ikinci 6 ayda sistemin çehresi tamamen değişir. Bir yılın sonunda karşılaşacağımız tablo muhtemelen şuna benzeyecektir:

1. Ay - 3. Ay: "Farkındalık ve Şok" Dönüşümü: Eğitim kampanyaları başlar ve ilk yaptırımlar devreye girer. Randevu almak isteyip de "Sistem sınırı" veya "Yüksek katkı payı" uyarısıyla karşılaşan kitlede bir şaşkınlık yaşanır. Ancak aynı dönemde, gerçekten hasta olanlar randevu bulmaya başladıkça sistemin faydası hissedilmeye başlanır.

4. Ay - 8. Ay: "Davranış Değişikliği": Vatandaş artık "Önce bir aile hekimime gideyim, boşa para ödemeyeyim" ya da "Gitmeyeceğim randevuyu iptal edeyim ki hakkım yanmasın" demeye başlar. Hastanelerdeki o bayram yeri kalabalığı azalır, bekleme salonları insani bir sessizliğe bürünür.

9. Ay - 12. Ay: "Yeni Normal" ve Verimlilik: Yılsonuna gelindiğinde;

Doktorlar: Günde 100 hasta yerine 30-40 kaliteli muayene yapmanın huzuruna kavuşur.

Halk: "Devlet benim hakkımı koruyor, gerçekten hastaysam sistem yanımda" güvenini kazanır.

Ekonomi: Gereksiz tahlil, ilaç ve tetkik kalemlerinden tasarruf edilen milyarlarca lira, daha modern cihazlara ve sağlık çalışanlarının özlük haklarına aktarılabilir.

Sonuç Olarak: Benim yazılarımda sürekli vurguladığım gibi, hakkın korunması bilinciyle yola çıkılırsa, bir yıl sonra 1 milyar muayene sayısı 400-500 milyon bandına (dünya normlarına) iner. Bu da Türkiye’nin sağlık sistemini "çökmek üzere olan bir yük" olmaktan çıkarıp, dünyanın en verimli işleyen sistemlerinden biri haline getirir. Milletçe "hastalık hastası" olmaktan çıkıp, "sağlık okuryazarı" bir toplum olduğumuz gün, sadece sağlık sistemi değil, memleketin pek çok kronik sorunu da benzer bir mantıkla (Eğitim + Eşit Yaptırım) çözülmeye başlayacaktır. Bu kararlılıkla atılacak bir adım, gelecekteki nesillere bırakılacak en büyük miraslardan biri olur.

Bu süreçte en büyük direnç kimden veya nereden gelir?

Bu sorunun cevabı şudur, vatandaşımız olan beleşçilik kültürünü besleyenlerden. En büyük direnç maalesef dışarıdan değil, bizzat içimizdeki o "sıradan sıyrılma" ve "kamu malını deniz görme" iştahından gelecektir. Bizim toplumda "devletin malı deniz, yemeyen domuz" gibi çok tehlikeli ve yerleşik bir anlayış var. Bu anlayış, sağlık sistemine gelince "Nasıl olsa bedava, her gün giderim", "Yazdırabildiğim kadar ilaç yazdırayım, evde dursun", "Sıra beklemeden araya bir tanıdık sokayım" şeklinde tezahür ediyor. Bu direncin temel sebepleri şunlar olacaktır:

"Hizmet Kesiliyor" Algısı: Kural geldiği an, o güne kadar sistemi sömüren kitle bunu bir "hak kaybı" gibi sunup gürültü çıkaracaktır. "Eskiden istediğimiz gibi gidiyorduk, şimdi engel çıkarıyorlar" diyecekler.

Beleşçiliğin Konforu: Hiçbir sorumluluk almadan, kuruş ödemeden sınırsız tüketmeye alışmış bir bünye için "sorumluluk" ve "yaptırım" en ağır cezadır.

"Benim Vergimle Değil mi?" Savunması: Ödediği üç kuruş vergiyi, sistemi kilitleme hakkı sanan bir kitle var. Oysa o vergi, sistemi ayakta tutmak için; çökertmek için değil.

Bu Direnç Nasıl Kırılır? : Bu "beleşçi kültür" ancak ve ancak devletin geri adım atmamasıyla kırılır.

Tavizsiz Uygulama: Eğer o 300 kez doktora giden vatandaş, 301. kez randevu alamayacağını veya alırsa çok ağır bir bedel ödeyeceğini bilirse, paşa paşa kurallara uymayı öğrenir.

Ayrıcalığın Bitmesi: Direnç gösteren vatandaş, "falancanın dayısı" da aynı kurala takıldığını gördüğü an sesini keser. "Bize yasak, onlara serbest" algısı yıkılmalıdır.

Kazan-Kazan Formülü: Gereksiz gidenin önü kesildikçe, gerçekten hasta olan (ama sıradan dolayı gidemeyen) sessiz çoğunluk hizmet almaya başlar. O "mağdur olan sessiz çoğunluk" sesini yükseltirse, beleşçi azınlığın direnci kırılır.

Sonuç olarak: Memleketin yarasına neşter vurmak zordur, can yakar ve bağırtı koparır. Ama o neşter vurulmazsa, sistemin kangren olup tamamen kopması kaçınılmazdır. Sizin de dediğiniz gibi; eğitimle hakkını anlatıp, yaptırımlarla sınırını bildirdiğimizde, o "beleşçi kültür" yerini mecburen "sorumlu vatandaş" bilincine bırakacaktır. Başka çaremiz de yok. Bu dert hepimizin ortak derdi. Ortak akıl ve net bir duruşla, memleketin kaynaklarını "beleşçilik" sarmalından kurtarıp gerçekten ihtiyacı olanın emrine sunduğumuz gün; hem sistem nefes alır hem de vicdanlar huzur bulur. Sanırım doğru teşhisi koydum: Eğitim, eşitlik ve tavizsiz yaptırım. Umarım ki bu neşter bir gün gerçekten vurulur.

Allah Devletimize ve Milletimize zeval vermişin.

Baki Selam ve Dua ile.

MUSTAFA GÖKTAŞ

CEVAP ve DÜZELTME HAKKINA SAYGILIYIZ.

Cevabı yazıda, adı geçen ilgilisi ve yetkilisi göndermesi gerekir.

Telefon ve iletişim bilgilerini koymayı unutmayınız.

CEVAP GÖNDERECEĞİNİZ e- posta ADRES:

batuhansezerhaberanaliz06@gmail.com