Ufuk SÖYLEMEZ

Ufuk SÖYLEMEZ

Mail: usoylemez@gmail.com

Yaşam normalleşirken, Ekonomi anormalleşmesin!

Yeni normal olarak tanımlanan süreç 1 Haziran itibariyle başladı.
Maske + Mesafe + Hijyen kurallarına uyulması koşuluyla günlük yaşamın normalleşmesinin de yolu açılmaya başladı bu suretle.
Ama bu süreçle ters yönlü olarak, ekonomide anormal ve çelişkili gelişmeler de yaşanmaya başlandı;
a)    Kamusal Sermayeli Bankaların düşük faiz ve uzun vadelerle konuttan-tatile, araçtan-bisiklete kadar kredi vermek suretiyle tüketimi ve talebi arttırmaya yönelik adımlar attığını gördük.
Zaten borca batık hane halkının bir manada geleceğini ipotek ederek, borçla tatile gitmeye özendirilmesinin ne derece doğru olacağı tartışılıyor şimdi de.
Tasarruf yerine borçlanmanın, üretim yerine tüketimin teşvik edilmesinin, yine-yeniden sürmesi düşündürücü doğrusu.
b)    Öte yandan özel ve yabancı sermayeli bankalar da aynı kredi dağıtma furyasına katılsınlar diye olsa gerek, “aktif rasyosu” kuralları değiştirilmek suretiyle daha fazla kredi vermeye yönlendirilmek isteniyor.
Ancak, zoraki, zararına veya batma riski olan bol keseden kredi dağıtımı, özel sermayeli bankalar için ciddi bir risk algısı yaratıyor.
Bu nedenle, özel sermayeli bankalar, aktif rasyosunun getirdiği mecburiyetlerden muaf olabilmek için, döviz Mevduat hesaplarını ve dolaylı olarak toplam mevduatlarını azaltmayı tercih etmeye başladılar.
Aktif rasyosunun hesaplanmasında TL mevduata ilave olarak Döviz Mevduatının 1.75 çarpanı ile kabul edilmesi, özel ve yabancı sermayeli bankaları daha fazla kredi vermek için teşvik etmek yerine, daha az döviz tevdiat hesabı tutmaya yani küçülmeye sevketti. Yani bu kuralın ters tepeceği görüldü.
*
c)    Döviz mevduat hesapları yerine, Türk Lirası mevduata veya tüketime yönelmesi beklenen tasarrufların, negatif Türk Lirası reel faiz karşısında, Türk Lirası mevduat yerine örneğin borsaya yönelmeye başladıkları görüldü.
Böylece, kısa vadeli-kolay kazanç umuduyla borsaya yönelmek zorunda kalan küçük tasarruf sahipleri, esasında sağlıklı olmayan bir tercihe mecbur bırakıldılar.
Örneğin, kriz öncesi Mart ayında hissesi 1.62 TL civarında seyreden bir tıbbi malzeme üreticisi şirketin, hissesi Nisan-Mayıs aylarında 48.55 TL’ye kadar fırladı. Ama Mayıs’ın ikinci yarısından itibaren gerileyerek, 18.92 TL’ye kadar düştü. Bu şekilde birikimlerini bu şirkete adeta furya halinde yatırarak hisselerin jet hızıyla yükselmesine sebep olan bazı yatırımcılar 1 ay içinde yatırımlarının neredeyse tamamını yitirme riskiyle karşı karşıya kaldılar.
Böylece borsayı orta ve uzun vadeli bir yatırım aracı olarak görmek yerine, günübirlik, fırsatçı, manüplatif ve spekülatif kazanç kapısı olarak görmenin ne denli yanlış olduğu bir kez daha yaşayan mağduriyetlerle kanıtlandı adeta.
*
d)    Kumarhane ekonomisinde bunlar yaşanırken, Türkiye’de 7 çeyrek yıldan beri yatırımlar gerilemeye devam ediyor ne yazık ki.
İhracat, Mayıs ayında %40 civarında azalarak, dış ticaret açığının beklenenden fazla çıkmasına neden oldu.
Otomobil satışları 300 bin beklentisinden 183 bin gerçekleşmeye düştü.
e)    Borç çevirme oranları hızla artmaya başladı. Haziran-Ağustos 3 aylık 61 milyar TL’lik vadesi gelen borca karşılık, Hazinenin 82 milyar TL borçlanmaya gitmesi, 2003-2016 yılları arasında %90’nın altında gerçekleşen borç çevirme oranının 2020’nin ilk 4 ayı itibariyle %295’e fırlamasına neden oldu.
f)    Bununla eş zamanlı olarak, 2015 yılında 72 aya kadar uzamış olan ortalama iç borçlanma vadesi ise, 2019 yılında 30 aya kadar gerilemiş vaziyette.
Borcu borçla kapatan Hazinenin de, hane halkının da yükü giderek ağırlaşıyor maalesef. 
g)    Hal böyleyken, bütçe açığının nereye varacağına dair bir tahmin dahi yok orta yerde. Kurumların bir koordinasyonunu sağlayacak düzenleme alanı kaybolmuş durumda. Bir planlama aklıyla hasar tespiti ve/veya sektörlerin salgından dolayı aldığı hasarın tespiti, ek bir bütçe yapılması vb. gündemde bile değil.
*

İçeride hala gazeteci tutuklamaları, din istismarı, demode olmuş sağ-sol kutuplaşmasının tahriki ve algı operasyonlarıyla kısır ve yoz bir çekişme yaşanıyor.
Türkiye bu şekilde, yani kaliteli regülasyonlardan mahrum bir biçimde, serbest piyasa ekonomisi ile kambiyo kontrolleri ve emir-komuta ekonomisi arasında gidip-gelirse, çelişkili politikalarla, başını sonunu gözetmeden kararlar almayı sürdürürse, gelecekte bu günleri dahi aramaktan endişe edilir doğrusu.
Ondan sonra bizim CDS’lerimiz niye dünyada negatif ayrışıyor, kredi derecelendirme notumuz neden bu denli düşük, kalıcı doğrudan yabancı sermaye niye gelmiyor, dışarıda bu kadar bol ve ucuz finansman imkânı varken biz neden içeride dövizle borçlanma yapmak zorunda kalıyoruz vb. diye sorup dururuz.
Ne diyelim binmişiz bir alamete…