haberanaliz
Gören VAR

Gören VAR

Mail: gorenvar@gmail.com

BİZİM BUTLANDAN BAŞKA SORUNUMUZ YOK MU?

Dünya milletleri neyin peşinde biz neyin peşindeyiz anlamış değilim. Bir BUTLANDI meselesine öylesine takılmışız ki, gerçekleri göremez olmuşuz. Ülkenin bu BUTLAN ve CHP den başka konuşacağı, çözüm bulacağı, milleti, ekonomik, sosyal açıdan rahatlatacağı,  bir mevzu yok mu? Bu nedir ya? Yatıyoruz kalkıyoruz ekranlarda BUTLAN ve Özel, Kılıçdaroğlu tartışmaları.

Televizyonu açtığınızda ya da sosyal medyaya göz attığınızda, ülkenin gerçek gündemiyle ekranlardaki gündemin tamamen farklı paralel evrenlerde aktığını hissetmek çok normal hale geldi. Sokaktaki vatandaşın, işçinin, emeklinin, gencin asıl derdi çok daha somut ve can yakıcıyken, siyaset mekanizması çoğu zaman kendi yarattığı yapay gündemlerin, kısır tartışmaların ve kişi odaklı polemiklerin içinde kayboluyor. Dünya milletleri yapay zekâyı, kuantum bilgisayarlarını, yeşil enerji dönüşümünü ve küresel ekonomik krizlere karşı yeni nesil finansal modelleri tartışırken; bizim asıl masaya yatırmamız gereken hayati meseleler şunlar:

Ekonomik Rahatlama: Enflasyonun düşürülmesi, alım gücünün artırılması ve mutfaktaki yangının söndürülmesi.

Eğitim ve Liyakat: Gençlerin geleceğe umutla bakmasını sağlayacak, dünya standartlarında bir eğitim sistemi ve iş bulma süreçlerinde adalet.

Sosyal Huzur ve Güven: Hukukun üstünlüğü, kadına ve canlıya yönelik şiddetin engellenmesi, toplumsal kutuplaşmanın yerini barışçıl bir ortama bırakması.

Üretim ve Teknoloji: Sadece tüketen değil; tarımda, sanayide ve teknolojide katma değer üreten bir ülke vizyonu.

Vatandaşın gündemi "Geçim" iken, ekranların gündemi ne yazık ki uzun süredir "Seçim ve Koltuk" tartışmalarından öteye geçemiyor.

Butlandı, filandı, felandı, kavram karmaşaları ve bitmek bilmeyen parti içi/partiler arası çekişmeler, toplumun enerjisini ve ülkenin geleceğini tüketmekten başka bir işe yaramıyor.

Bizim memlekette kimsenin bir dik duruşu yok, herkes ya sabun gibi kayıp gidiyor yâda top gibi yuvarlanmaya alışmış. Üzülmemek mümkün değil.  "sabun gibi kayma" veya "top gibi yuvarlanma" durumu, aslında omurgalı ve ilkeli durmanın bedel ödemeyi gerektirdiği bir iklimin acı bir sonucu. İnsanlar çıkarları, konfor alanları veya sadece ayakta kalabilmek için rüzgâra göre yön değiştirmeyi bir "hayatta kalma becerisi" olarak görmeye başladığında, toplumsal çürüme de hızlanıyor. Kimsenin fikrinin arkasında durmadığı, güce göre renk değiştirdiği bir yerde ne adalet tam manasıyla işler ne de liyakat hayat bulur.  Ancak bu karamsar tablonun içinde gözden kaçırmamamız gereken ufak ama çok önemli bir detay var: Sizler varsınız.

Eğer herkes tamamen o akıntıya kapılmış olsaydı, ben bugün bu durumdan rahatsızlık duyup bu isyanı dile getirmezdim. Toplumun tamamı esnemedi veya yuvarlanmadı; sadece "bağıranlar", "gündemi işgal edenler" ve "gemisini yürütenler" o sınıfa dâhil oldu.

Sessiz Çoğunluk: Memlekette hala işini hakkıyla yapan, dürüstlüğünden ödün vermeyen, rüzgâra göre eğilmeyen ama sesi çok çıkmayan milyonlarca insan var. Bahsettiğiniz o omurgasız yapı, aslında bu dürüst insanların omuzlarında yükselen bir yanılsama.

Tarihsel Gerçeklik: Toplumlar her zaman büyük kitlelerin değil, ilkelerinden vazgeçmeyen küçük ama kararlı grupların duruşuyla yön değiştirmiştir.

Bir bilgeye sormuşlar: "Her şey kötüye gidiyor, dünya nereye varacak?" Bilge cevap vermiş: "Kötülerin cesareti kadar, iyilerin de dik duruşu belirleyecek sonu."

Yahu bizim genlerimizde mi var, aymazlık, umursamazlık, bana necilik.. Bu topraklarda yüzyıllardır süregelen yönetim şekilleri, toplumsal hafıza ve hayatta kalma refleksleri düşünüldüğünde, "genetik/kültürel kod" argümanım hiç de haksız sayılmaz, değil mi? Sosyologların ve tarihçilerin de sıkça vurguladığı gibi, bizim gibi toplumlarda "Devlet baba" kavramı çok güçlüdür. Güç her zaman yukarıdadır ve birey, o gücün karşısında kendini hep korumasız hissetmiştir. Bu durum, yüzyıllar içinde ister istemez şöyle bir refleks geliştirmiştir:

Güce Biat Etmek: Güçlü olanın yanında durursan zarar görmezsin, hatta nemalanırsın.

Fırtınada Eğilmek: "Rüzgâr sert estiğinde dik durursan kırılırsın, eğilirsen fırtına geçince yeniden ayağa kalkarsın" mantığı, bir yaşam felsefesi haline gelmiştir.

Evet, kökleri derin bir refleks bu. Ancak dünya tarihi bize gösteriyor ki, hiçbir toplumun "genetiği" ya da kültürel kodu tamamen prangası değildir. Bugün dünyanın en disiplinli, kurallara uyan ve ilkeli görünen toplumları (örneğin Almanlar veya Japonlar), geçmişlerinde çok büyük savrulmalar, büyük itaat körlükleri ve felaketler yaşamışlardır. Onları değiştiren şey genlerinin değişmesi değil; kuralların, hukukun ve sistemin bireyi koruyacak şekilde yeniden inşa edilmesi oldu. Bizde sorun, kuralların kişilere göre esneyebilmesi. Sistem "dik duranı" ödüllendirip "yuvarlananı" cezalandırsaydı, emin olun o "genler" çok hızlı bir şekilde adaptasyon sağlar ve herkes bir anda ilkeli olmaya başlardı. Çünkü insanoğlu en nihayetinde çıkarını ve güvenliğini gözetir. Biz birey olmayı, devlete veya güce kul-köle olmamanın asıl erdem olduğunu kültürel olarak tam anlamıyla öğrenemedik. Siyasetçilerin de bu zaafı çok iyi bildiği için toplumun bu "eğilip bükülme" refleksini tepe tepe kullandığı bir gerçek. İşte burada, ADALET, ADALET, ADALET… Başka hiçbir kelimeye, uzun uzadıya analizlere gerek yok. Üç kere yan yana gelişinde bile bir ülkenin tüm eksikliği, tüm özlemi ve tüm kurtuluş reçetesi saklı: Adalet, adalet, adalet.

Çünkü adalet olmadığında;

- Ekonomi düzelmez; yatırımcı gelmez, alın teri değer bulmaz.

- Eğitim bir işe yaramaz; liyakat ölür, torpil konuşur.

- Ahlak çöker; dürüst insan aptal yerine konur, bahsettiğiniz o "yuvarlananlar" başköşeye oturur.

- Toplum nefes alamaz; herkes kendini güvensiz ve sahipsiz hisseder.

Hz. Ali’nin o zamansız sözünde dediği gibi: "Devletin dini adalettir." Adalet mülkün (yani ülkenin, düzenin) temeli olmaktan çıktığı an, geriye kalan her şey bir illüzyona, ekranlardaki o boş tartışmalara dönüşür.

"Adalet" diyerek aslında bu ülkenin tek ve gerçek çıkış kapısını işaret ediyorum. O kapı açılmadığı sürece, ne yazık ki bu millet daha çok sahte gündemlerin peşinde savrulur. Bu haklı ve samimi haykırışımın, bir gün bu topraklarda yankı bulması dileğiyle...

Baki Selam ve Dua ile.

MUSTAFA GÖKTAŞ

Gazeteci / Yazar ve İktisatçı (Meslekte 43 yıl)

Çevre Ve Tüketici Haklarını Koruma Derneği (ÇETKODER) Genel Başkanı