Bu belli ki Beyaz Toros vakasının günümüzdeki Siyah Transporter şeklinde cereyan etmesidir!

  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
Bu belli ki Beyaz Toros vakasının günümüzdeki Siyah Transporter şeklinde cereyan etmesidir!
Dr. Gergerlioğlu: "Yusuf Bilge Tunç 1 yıldır kayıp! Bu belli ki Beyaz Toros vakasının günümüzdeki Siyah Transporter şeklinde cereyan etmesidir!"

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu TBMM’de Düzenlediği Basın Toplantısında Gündemi Değerlendirdi.

 

Demek ki: “Yusuf Bilge Tunç resmi görevliler eliyle kaçırıldı ve kimse bu konuda 1 yıldır herhangi bir açıklama yapmak istemiyor olay sümen altı ediliyor!

Öncelikle önemli bir konu; 1 yıldır en azından sürekli adını andığım bir kişinin kaçırılması ile ilgili 1 yılı dolan, bir skandal hakkında bilgi vereceğim: Günün en önemli olayı bu. Yusuf Bilge Tunç bakın 1 yıldır burada basın toplantılarımda ve diğer çalışmalarımda sürekli söylüyorum. Yusuf Bilge Tunç 1 yıl önce 6 Ağustos 2019 günü Ankara’da GİMAT civarında kaçırıldı ve halen bu konuda ciddi bir araştırma yok ve maalesef Yusuf Bilge Tunç hakkında halen ciddi bir araştırma yapılmıyor. Ne olmuştu 6 Ağustos 2019 günü? Akşam eve gelecek olan bir kişi aniden ortadan kaybolmuş ve tüm aramalara rağmen bulunamamıştı. Aile hemen bir avukat tutmuştu ve daha sonra hemen emniyete, savcılığa başvuru yapmıştı ama herhangi bir araştırma yapılmamıştı. Hakkında bir arama kararı vardı ve onun da silindiği görülmüştü ve daha sonra aile bir arama kararı çıkarılmasını istemişti o da yerine getirilmemişti, savcılığa koşturmuşlardı ama savcılık makamında bir muhattap bulamamışlardı. Aradan günler geçti ve MOBESE kamerası araştırması istediler, MOBESE kamerası araştırması yapılmadı ve 4 gün sonra ancak çalışmalara başlandı, halen savcı belli değildi ve kimse konuyu araştırmak istemiyordu ne emniyet ne savcılık konuyu araştırmak istenmiyordu. Belli ki bu kişi kaçırılmış ve bulunmak istenmiyordu, araba 4 gün sonra bulundu, GİMAT civarında Yusuf Bilge Tunç’un arabası 4 gün sonra bulundu. Aile dokunmadı arabaya, polis çağırdı polis olay yerinde herhangi bir inceleme çalışması yapmadı, “Siz burada bekleyin, bir yere gitmiştir, gelir.” gibi gayri ciddi cevaplar verdi ve bu skandal devam etti. Aradan günler geçti, yine bir çalışma yapılmadı, MOBESE kameraları araştırması yapılmadı, GİMAT civarında güvenlik görevlileri: “Bize emniyetten istek getir ki çalışma yapalım, güvenlik kamerası çalışması.” dendi ve o da geciktirildi ve sümen altı ettirildi, herhangi bir kamera çalışması yaptırılamadı ve 38 gün geçti ve ancak savcı atandı ve dosyada bir gizlilik kararı olduğu söylendi, aileye herhangi bir bilgi verilmedi. Düşünün bir kişi muhtemelen kaçırılmış ama savcılık bu kişi ile ilgili dosyayı 38 gün sonra ortaya çıkarıyor ve dosya hakkında herhangi bir bilgi vermiyor. Olay yeri incelemesi yapılmıyor aradan 38 gün sonra savcı ortaya çıkmış ve çalışmaya ancak başlamış ve ciddi bir çalışma ortada yok, aradan 6 ay geçmiş ve bekletilen ve daha sonra umut kesilen arabanın incelemesi yapılmış. Düşünün 6 ay sonra olay yeri incelemesi, araba incelemesi yapılıyor tabi ki aile bu arada aylar geçtiği için olay yeri incelemeden umudunu kestiği için arabayı temizliğe vermiş ve herhangi bir çalışmada herhangi bir somut bulguya rastlanamamış durumda. Şimdi aile her yere başvurdu ama nedense her tarafta kendisine olumsuz cevaplar veriliyordu, aile Cumhurbaşkanlığı’na, Hakimler Savcılar Kurulu’na, Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu ve hepsinden sessizlik ile cevap buldu. Anayasa Mahkemesi de bu konuda olumlu bir cevap vermedi, aile savcıdan, polisten şikayetçi oldu ve bu suç duyuruları için de etkin bir işlem yapılmadı halen. Düşünün aradan 6 ay geçmiş ancak arabanın incelemesi yapılıyor, aradan 10 ay geçmiş ancak HTS kayıtları incelemesi yapılıyor, aile sonunda ulusal mekanizmalardan umudunu keserek uluslararası mekanizmalara başvurdu; AİHM’e ve Birleşmiş Milletlere başvurdu. AİHM ve Birleşmiş Milletler; Türkiye’ye sorular sordu ve halen bunlara Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı bir cevap verebilmiş değil, Ekim ayına kadar süre istemiş durumda. Düşünün 6 Ağustos 2019’da bir insan kaçırılıyor ve Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı AİHM ve Birleşmiş Milletlerin sorularına Ekim ayına kadar bize süre verin diye işi erteliyor, sümen altı ediyor. Neden bunlar oluyor? Bu belli ki bir beyaz Toros vakasının günümüzdeki siyah Transporter şeklinde cereyan etmesi demektir. Resmi görevliler tarafından kaçırıldığına inanan bir aile var karşımızda, daha öncesinde de kaçırılma olayları yaşanmıştı. 2019’da 6 kişi daha kaçırılmıştı ve daha sonra bu kişiler aylar sonra kimisi 4 ay sonra, kimisi 6 ay sonra, kimisi 8-9 ay sonra bulunmuştu ve bu kişilerden 2’si kendilerinin resmi görevliler tarafından kaçırıldığını ve uzun müddet aylarca, 6-9 ay müddetince işkence edildiğini söylemişti. Gökhan Türkmen ve Yasin Ugan bunları söylemişti, Yusuf Bilge Tunç da 1 yıldır kayıp ne ölüsü var ne dirisi, olacak şey değil. İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı bu konuda ciddi bir açıklama yapmıyor. Bakın ailenin başvurmadığı yer kalmadı, Cumhurbaşkanlığı’na, İçişleri Bakanlığı’na, Anayasa Mahkemesi’ne, Hakimler ve Savcılar Kurulu’na, Başsavcılığa başvurmuş durumda tek bir adım atılmış değil. Bakın bu skandalı ben bir milletvekili olarak burada kamuoyuna sunuyorum. Bu kadar bir rezalet, bu kadar bir skandal olamaz! Uluslararası kuruluşların sorularına da cevap veremeyen bir iktidar var. Böylesi bir durum başka bir ülkede olsa; bakan istifa eder, hükümet düşer çünkü bir ülkenin vatandaşı ortadan kaybolmuş ne ölüsü var ne dirisi var, hiç kimse bir açıklama yapmıyor ve uluslararası kurumların sorularına da cevap verilmiyor. Bu ne demek? Demek ki; resmi görevliler eliyle kaçırılan bir kişi var ve kimse bu konuda herhangi bir açıklama yapmak istemiyor, sümen altı ediliyor, işlemler sümen altı edilmiş durumda, ailesi perişan durumda 1 yıldır eşinizin kaybolduğunu düşünüyorsunuz ve çocuklarınıza anlatacak bir kelimeniz yok, annesi, babası perişan, çocukları perişan, eşi perişan ve ne yapacaklarını bilemiyorlar, hiçbir devlet görevlisi onlar ile muhattap olmuyor, Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’na konuyu götürüyoruz, orası araştırmıyor, Meclis Başkanlığı’na götürüyoruz araştırma önergeleri veriyoruz kimse araştırmak istemiyor, kollektif bir sümen altı etme olayı ile karşı karşıyayız. Bir kişi ortadan kaldırılmış, buharlaştırılmış belki derin mahzenlerde işkence ediliyor ne olduğu belli değil ama tek bir açıklama yapan yok. Böyle bir skandal bugün 6 ağustos 2020’de 1 yıldır yaşanıyor arkadaşlar. Ama sadece bakın bu yaşanmıyor, Türkiye’de OHAL Döneminde bunun benzeri çok hadiseler yaşandı.

Yargısız bir şekilde infaz edilen gözaltında şüpheli bir şekilde ölen daha doğrusu cinayete kurban giden Gökhan Açıkkollu hakkında tek bir yargı işlemi olmadığı halde vatan haini ilan edildi, hainler mezarlığına gömülmek istendi, çok kötü bir muamele ile mezarlığa kadar gidip cenaze namazına izin verilmedi ve sonunda ancak ailesinin gayretiyle toprağın altına konulabildi!

Bir başka kişinin de ölümünün daha doğrusu cinayetinin 4. yılıydı dün 5 Ağustos 2020 günü. 5 Ağustos 2016’da Gökhan Açıkkollu darbeye teşebbüs etti diyerek gözaltına alındı, kendisi bir öğretmendi, silah ile bir alakası olmayan öğretmendi ama gözaltına alındı. İstanbul Emniyeti’nde kötü muamele ve işkenceye uğradı. Şeker hastasıydı, kendisine verilen insülinlerini kullanamadı, gözaltında gözlüğü kırıldı, kaburga kemikleri kırıldı bunlar hep otopsi bulgularında ortaya çıktı, 5-6 kişi daracık bir hücrede kaldılar, İstanbul Emniyeti’nde gözaltı merkezinde. Öylesine daracıktı ki; insanlar yerde ve vücutları birbirine değecek şekilde yatıyorlardı daracık gözaltı merkezinde, geceleyin saat 04.00 sıralarında şeker hastası olan ve kötü muamele, işkence görmüş olan Gökhan Açıkkollu sonunda daraldı, kalktı; bunlar güvenlik kameralarına yansımış görüntüler olduğu için net bir şekilde anlatıyorum, Emniyetin güvenlik kamerası görüntüleri, gecenin saat 04.00 civarı, göğüs ağrısı ile kalktı ve yardım istedi görevlilerden kimse kendisine yardım etmedi, sesi duyulmadı ve yatağına yattı 5 dakika sonra bir kalp krizi geçirdi ve orada hayatını kaybetti, cesedini hastaneye götürdüler maalesef ölmüştü, gözaltında şüpheli bir ölüm vardı, daha doğrusu bir cinayet vardı ama skandal bununla kalmadı bu kişi yargılanmadan vatan haini ilan edildi, terörist ilan edildi ki; aslında çok büyük bir suç işlenmişti gözaltı merkezinde kötü muamele, işkence sonrasında hayatını kaybeden ilaçlarını kullanamamış otopsi bulgularında darp bulguları olan bir kişiydi ama yargılanmadan vatan haini, terörist ilan edildi ve kendisine ailesi cenazeyi aldığında kendisine ancak hainler mezarlığına gömüleceği söylendi, aile bunu kabul etmedi; “Biz o zaman memleketimize götürürüz, bize bir tabut verin.” “Hayır, size tabut da vermeyiz.” dendi. O aile özel bir şirketten bir tabut buldu, cenaze ilaçlanmadı ve aile kendi özel aracı ile İstanbul’dan Konya’ya mevtayı götürdü, köyüne götürdüklerinde Gökhan Açıkkollu’nun cenaze namazını imam kıldırmadı, Diyanet öyle emretmişti. Cenaze namazı mezarlıkta 3-5 kişi tarafından ancak kıldırılabildi ve toprağa verildi sonunda. Toprağa verildi, ne oldu yani? Bu cenaze insanlığın elinden kurtuldu, toprağın altına girdi, başka bir izahı bunun yok çünkü yargısız bir şekilde infaz edilen gözaltında şüpheli bir şekilde ölen daha doğrusu cinayete kurban giden Gökhan Açıkkollu hakkında tek bir yargı işlemi olmadığı halde vatan haini ilan edildi, hainler mezarlığına gömülmek istendi, çok kötü bir muamele ile mezarlığa kadar gidip cenaze namazına izin verilmedi ve sonunda ancak ailesinin gayretiyle toprağın altına konulabildi arkadaşlar.

Türkiye insanların kaçırıldığı, insanların yargısız bir şekilde terörist, hain ilan edildiği bir yer maalesef!

İşte Türkiye böyle bir yer. İnsanların kaçırıldığı, insanların yargısız bir şekilde terörist, hain ilan edildiği bir yer maalesef ve maalesef bugün 6 Ağustos 2020 Yusuf Bilge Tunç’un kaçırılmasının 1. yıl dönümü. Görüyorsunuz Yusuf Bilge Tunç’un kaçırılmasının 1. yıl dönümü ve 5 Ağustos dün itibariyle de Gökhan Açıkkollu’nun 4 yıldır aydınlatılamayan cinayetini konuşuyoruz. Bakın bu olaylar böyle olduktan sonra bu kişi ne oldu biliyor musunuz? KHK’lı bir öğretmendi, aradan 2 yıl geçti bu kişiyi göreve iade ettiler. Pardon dediler! Bakın siz emniyette, gözaltı merkezinde yapmadığınızı bırakmıyorsunuz, yargısız bir şekilde onu hain ilan ediyorsunuz cenaze namazını bile kıldırmayacak şekilde nefret duyguları ile hareket ediyorsunuz ve sonunda bu kişi göreve iade ediliyor ve hakkında halen bir yargısal işlem yok. İstanbul Adliyesi’nde dosya sümen altı edilmiş durumda, ailenin başvuruları sümen altı edilmiş durumda böylesine bir skandal yaşıyoruz Gökhan Açıkkolu ile ilgili. Biz bunları unutmayacağız ve unutturmayacağız! Türkiye’de adaletin, hukukun geri gelmesi için büyük bir uğraş vereceğiz, Gökhan Açıkkollu’yu istedikleri kadar 4 yıldır dosyaları sümen altı etsinler biz buna izin vermeyeceğiz, yarın öbür gün bu ülkeye hukuk gelecek ve bu dosyalar gerek Yusuf Bilge Tunç dosyası gerek Gökhan Açıkkollu dosyaları net bir şekilde açılacak ve bu konu hakkında adil bir yargı karar verecek arkadaşlar.

Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi Türkiye’de gözaltı merkezlerinde, cezaevlerinde işkence olduğunu söyledi! İşkenceyi Önleme Komitesi 2019 yılında da Türkiye’de işkencenin devam ettiğini söylüyor.

Türkiye’nin sicilinin bozuk olduğunu sadece biz söylemiyoruz, kim söylüyor? Avrupa Konseyi İşkenceyi Önleme Komitesi önceki gün Türkiye hakkındaki 2017 ve 2019 yılları raporlarını yayınladı. İşkenceyi Önleme Komitesi Türkiye’de gözaltı merkezlerinde, cezaevlerinde işkence olduğunu söyledi arkadaşlar. Bakın bu sözlerimiz boşuna değil, benim şahsi sözlerim değil, muhalefet olduğum için söylediğim sözler değil, objektif dünya kuruluşları, Türkiye’de işkence olduğunu söylüyor. İşkenceyi Önleme Komitesi 2019 yılında da Türkiye’de işkencenin devam ettiğini söylüyor. İşte burada belgeleri. Bakın önceki yılların devamı uygulamaların olduğuna devam ediyor. Her iki rapordaki şu ana kadar Türkiye Cumhuriyeti iktidarının baskısıyla bu raporlar açıklanmıyordu, bu raporlar bizim için çok önemli. Ben İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu üyesiyim ve uzun süredir bu raporların açıklanmasını bekliyordum. Sonunda açıklandı. O yüzden bu raporlar hakkında size kısaca bir bilgi vermek isterim. Bakın her iki raporda da Türkiye’ye başlıca şu tespitler ve çağrılar yapılıyor. “İnsanların aşırı kalabalık hücrelerde bir arada tutulması uygulaması son bulmalı.” İşte biraz evvel söyledik; ufacık, 4-5 metrekarelik bir yerde 5-6 kişi sereserpe istiflenmiş bir şekilde yatıyor, orada Gökhan Açıkkollu İstanbul Emniyeti’nde hayatını kaybetti.

İşkenceyi Önleme Komitesi ne diyor? “İnsanların aşırı kalabalık hücrelerde bir arada tutulması uygulaması son bulmalı.” Bunları kimse sümenaltı edemiyor demek ki. Bakın resmi yetkililer bunları sümen altı etmeye çalışıyor ama olmuyor! İşkenceyi Önleme Komitesi tespitlerine devam ediyor.

Hapishaneler genel olarak aşırı kalabalık durumda. Evet biz 120 bin kapasiteli hapishanelerin 300 bine ulaştığını yıllardır söylüyoruz, infaz indirim yasası ile 90 bin indirim yapıldı ama bu da derde deva değil çünkü ülkede hukuk olmadığı için her geçen saniye cezaevleri dolduruluyor.

Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi: “Kelepçeli dahi olsa gözetim altındaki kişilere yumruk atıldığı, darp edildiğini” söylüyor. Hiç utanmadan AK Parti yetkilileri “Türkiye’de işkence yok” diyorlar.

Başka ne diyor İşkenceyi Önleme Komitesi? “Hapiste bulunan insanların açık havada egzersiz yapması için yeterli altyapı ve alan yok, birkaç istisna dışında doğal ışık ve temiz hava alan oda neredeyse hiç yok.” diyor. Gözaltı nezarethaneleri gerçekten korkunç bir durumda Türkiye’de gözaltına alınanlar, o nezarethanelerin kötü, havasız, pis ortamından çok şikayetçi. Bunu İşkenceyi Önleme Komitesi de söylüyor: Doğal ışık ve temiz hava neredeyse hiç yok.” diyor. Nezarethanelerde geceyi geçirenlerin üzerinde yatacak bir sünger veya üstünü örtmek için bir battaniye verilmiyor olması bir başka olumsuz unsur olarak not edildi. Bunun yanı sıra gözaltında tutulan çok sayıda insandan alınan ifadeye göre bu süre zarfında verilen içme suyu, yiyecekler ve kişisel temizlik araçları da yetersiz. Yeterli doktor ve hemşire de yok diyorlar. Emniyet güçleri ve hapishane görevlileri orantısız güç kullanmamak konusunda eğitimlere tabi tutulmalı, birçok olay var ve orantısız güç kullanımı ispatlanıyor rapor ile. Kelepçeli dahi olsa gözetim altındaki kişilere yumruk atıldığı, darp edildiğini söylüyor İşkenceyi Önleme Komitesi. Hiç utanmadan AK Parti yetkilileri Türkiye’de işkence yok diyorlar. İşkenceye sıfır tolerans diyorlar. Alın size İşkenceyi Önleme Komitesi’nin raporları. Yüzlerine çarpıyorum! Türkiye’de işkence var! İnsan Kaçırma var! Kötü muamele var! Bunu sadece biz söylemiyoruz Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi net bir şekilde bunları ortaya serdi arkadaşlar. AK Parti iktidarının yalanlarına kanmayın diyoruz! Türk yetkililer gözaltına alınan kişilerin avukatları ile özel görüşme yapabilme hakkını yasal adımlarda dahil olmak üzere gerekli her yöntem ile garanti altına almalı çünkü bu haklar gasp ediliyor, insanlar gözaltı sırasında avukatları ile görüşmede zorlanıyor ve gecikiyor, avukatların profesyonel yeterliliğinden şüphe duyan kişilerin yeni bir avukat atanması noktasında engel çıkarılmamalı. Biz OHAL Döneminde birçok avukat diye tutulan CMK avukatlarının emniyet görevlileri ile iş birliği halinde olduğunu gördük.

Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi: “Gözaltına alınan kişi polis tarafından darp edildiğini ve bu sağlık muayenesi sırasında bunu belirtmemesi için baskı uygulandığını” rapor ediyor.

“Türk yetkililer gözaltına alınan kişilere yönelik emniyet güçlerinin sözlü saldırı ve tehditlerine engel olacak şekilde caydırıcı adımlar atmalı. Örneğin, gözaltına alınan kişi polis tarafından darp edildiğini ve bu sağlık muayenesi sırasında bunu belirtmemesi için baskı uygulandığını rapor ediyorsa bu durumun doğru olduğunun anlaşılması halinde söz konusu emniyet görevlisi mutlaka gerekli şekilde cezalandırılmalı.” Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi bunu söylüyor ama bunu yapan var mı arkadaşlar? Bakın ben 26 Mayıs 2019’da Ankara Emniyet Müdürlüğü’ndeki işkence olaylarını ihbar ettim. Ankara Barosu Ankara Emniyeti hakkındaki tuttuğu rapor ile bu işkenceleri belgeledi, raporlaştırdı. İnsanlar emniyette işkence gördüklerini söyledi, sonra ne mi oldu? 1 yılı aştı bakın oradaki emniyet görevlileri hakkında hiçbir ceza verilmedi, açılan bir soruşturma oldu o da sadece adli soruşturma, idari soruşturma yok. Onda da bir adım ileri gidilmedi, işte Türkiye gerçeği bu. Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi bu sözleri boşuna mı söylüyor arkadaşlar. Kapatılmak istenen, üstü örtülmek istenen gerçekler apaçık ortaya çıkmıştır. 2 yıllık milletvekilliği hayatımda İnsan Hakları İnceleme Komisyonu’nda defalarca işkence ve kötü muamele iddiasında bulundum, ispatladım, belgeleri ortaya koydum bunlar reddedildi, şimdi İşkenceyi Önleme Komitesi bunları raporluyor, utanç duysun AK Parti yetkilileri.

 

“Gözaltı işleminden karakola kadar geçen süredeki transfer sırasında da hakaret, tehdit ve fiziksel şiddetin devam ettiği anlaşılıyor. Bu şiddete dair muayene kayıtları da bulunuyor. Her ne kadar 2017'ye kıyasla 2019'da yapılan incelemelerde kötü muamele sayısında azalma yaşandığı tespit edilmiş olsa da bu yönde yapılan şikayetlerin ve suçlamaların sayısı hala endişe verici boyutta.” diyor rapor.

“Güvenlik personeli kesinlikle sağlık muayeneleri sırasında odada bulunmamalı. Bu konuda gerekli önlemler alınmalı.” İşkence yapılıyor kişiye, doktora götürülüyor, polis doktor odasının içinde doktor ile kaş göz işaretleri yapıyor polis. Doktor nasıl sağlıklı bir rapor verir arkadaşlar, bu bizim binlerce kez rastladığımız bir vakadır, İstanbul Protokolü var, doktor kişiyi muayene ederken o odada polis bulunamaz. Gözaltındaki bir kişi için bunu söylüyoruz. Mahpuslar içinde aynısını söylüyoruz.

Her ne kadar ziyaret edilen yerlerdeki nezarethanelerin durumu iyi ve temiz olarak görülse de temel bazı yapısal eksiklikler nedeniyle buralarda tutulma süresi birkaç günü geçmemeli.

“Komite, Türk yetkililere iddia olunan suç ne olursa olsun polis ve jandarma gözaltı sürelerinin en fazla 4 gün olması konusundaki çağrısını yineliyor.” diyor. Bakın Türkiye Cumhuriyeti iktidarı Komite’yi ancak böyle en iyi şartlardaki gözaltı merkezlerine götürmüş, oraları gezdirmiş o halde bile son derece olumsuz bir rapor ortaya çıkmış. Komite diyor ki: “4 günden fazla insanları gözaltında tutmayın, 4 gün içinde bu adam hakkında kararı verin.” diyor. Türkiye’de 4+4+4 12 güne kadar gözaltı süresi uzatılıyor. Neden uzatılıyor? Keyfi bir şekilde. İnsanları cezalandırmak için uzatılıyor, adalet yerine gelsin diye değil arkadaşlar. Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi’nin son 30 yılda en fazla ziyaret ettiği ülke Türkiye maalesef. Bu da yine Türkiye adına, iktidar adına utanç verici bir hadisedir çünkü artık tutukluluk sürelerinin işkenceye döndüğü bir ülkeden bahsediyoruz.

 

Eski Eş Genel Başkanımız Sayın Selahattin Demirtaş anlamsız gerekçelerle yıllardır cezaevinde tutuluyor. Osman Kavala 1014 gündür cezaevinde, Ahmet Altan yine abuk sabuk gerekçelerle sadece yazdığı yazılar nedeniyle, bir gözaltına alınıp tutuklanıyor!

Eski Eş Genel Başkanımız Sayın Selahattin Demirtaş anlamsız gerekçelerle yıllardır cezaevinde tutuluyor. Herkes de biliyor ki bu siyasi bir tutukluluktur, iktidar da Cumhurbaşkanı eli ile onu serbest bırakamayız diyor ve bırakılmıyor. Sayın Ahmet Altan yine abuk sabuk gerekçelerle sadece yazdığı yazılar nedeniyle, bir gözaltına alınıp tutuklanıyor, bir bırakılıyor, tekrar alınıyor tamamen siyasi nedenlerle cezaevinde olduğu belli. Osman Kavala 1014 gündür cezaevinde ve gezi nedeniyle gözaltına alınıp tutuklanıp ardından darbecilik ile suçlanıp o da tutmayınca casusluk yaftası yapıştırılmaya çalışılan bir kişi ve 3 yılı geçmiş, 3,5 yıl olmuş bu kişinin de özgürlüğü gasp ediliyor. İşte İşkenceyi Önleme Komitesi böyle bir ülke hakkında nasıl olur da olumlu bir rapor düzenleyebilir. Utanç verici, olumsuz bir rapor maalesef yayınlandı, biz bundan utanmıyoruz, biz iktidarın utanması gerektiğini söylüyoruz, çünkü biz bu işkenceleri zaten yıllardır söylüyoruz, iddia ediyoruz, iktidar yetkilileri bunları örtmeye çalışıyor, sümen altı etmeye çalışıyor, bakanlık eli ile sümen altı ediliyor, hatta Meclis Başkanlığı’na araştırma önergesi veriyoruz, Meclis Başkanlığı’na araştırma önergesi veriyoruz, Meclis Başkanlığı “Kaba ve Yaralayıcı ifade olarak yer alan önergeleri nazar-ı itibare almıyoruz.” diye işkence iddiaları olan önergeleri işleme koymuyor, Meclis İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’na gidiyorum orası da bu iddialar hakkında herhangi bir heyet çalışması oluşturmuyor, ortada bir skandal devam ediyor, kolektif bir şekilde tüm yetkililer işkenceyi kötü muameleyi örtbas etme yarışında bulunuyor ama gerçekler ortaya çıkıyor, Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi yıllardır yaptığı çalışmaları son 2 raporu ile sonunda açıkladı ki bunlar da baskı altında açıklanan raporlardı, yıllarca bu raporların açıklanmasının önüne geçildi arkadaşlar.

 

Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi: “Abdullah Öcalan’a ve arkadaşları olan diğer mahkumlara yönelik tecrit uygulaması olduğunu, hak gaspı olduğunu” da net bir şekilde söyledi.

Yine bakın İmralı’da da İşkenceyi Önleme Komitesi bir araştırma yaptı ve İmralı’da da Abdullah Öcalan’a ve arkadaşları olan diğer mahkumlara yönelik tecrit uygulaması olduğunu, hak gaspı olduğunu da net bir şekilde söyledi değerli arkadaşlar. Türkiye’de barışın sağlanması lazım, bunun için İmralı’da tecrit içinde tecritin devam etmesinin kesinlikle barışı baltalayan yönü olduğunu net bir şekilde söylüyoruz, bunu da Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi İmralı Cezaevi’nde ki gözlemlerinde yaptı ve insanların özgürlüklerinin gasp edildiğini, tecrit içinde tecrit yaşadıklarını söyledi değerli arkadaşlar.

 

Van Barosu Göç ve İltica Komisyonu, Van Gölü’nde 27 Haziran 2020 tarihinde meydana gelen göçmen sığınmacı katliamına ilişkin inceleme raporunda çarpıcı tespitlerde bulundu!

Bakın ben size bugün önemli bir rapor hakkında bilgi vereceğim: Geçtiğimiz günlerde Van’da bir olay oldu biliyorsunuz, Van’da bir tekne battı ve o teknede insanlar öldü değerli arkadaşlar. Bakın burada Van Barosu’nun dün yayınlanan raporu var; çok önemli bir rapor. Ben size bu rapor hakkında bilgiler vereceğim. Van Barosu Göç ve İltica Komisyonu, Van Gölü’nde 27 Haziran 2020 tarihinde meydana gelen göçmen sığınmacı katliamına ilişkin inceleme raporu. Bakın kaza demiyor, katliam diyor. 27 Haziran 2020’deki Göçmen Sığınmacı Katliamına ilişkin inceleme raporunu 5 Ağustos 2020’de açıkladı. Bu rapor çok önemli. Raporu ayrıntılı bir şekilde inceledim aynı zamanda Meclis Göç ve Uyum Komisyonu üyesiyim ve rapordaki bulguların son derece vahim olduğunu gördüm. Rapor ne diyor? 27 Haziran 2020 tarihindeki teknede çok miktarda insan olduğunu ve şu ana kadar bunların 61’inin cesedinin bulunduğunu çok daha fazla sayıda insanın cenazesine bile ulaşılamadığını, büyük bir felaket yaşandığını söylüyor. Kamuoyunun çok gündeminde değil ama biz insan hakları savunucuları için bu olay çok önemli biz bu görüntülere de ulaştık, teknede olan kişiler ölümlerinden 15 gün önce teknenin içinin video görüntülerini whatsapp’dan yakınlarına göndermiş. İçerisi insan dolu, istiflenmiş bir şekilde insanlar. Bunlar her biri karşısında para alınmış insanlar ve aç gözlü insan tacirleri tarafından çok fazla miktarda insan tekneye tıkıştırılmış, insanlar sere serpe yerde yatıyorlar, ayakta bekliyorlar ancak orada ayakta durarak varlıklarını koruyabiliyorlar, herhangi bir oturma imkanları çok fazla yok, böyle bir şartta yolculuk devam ederken tabi ki ağırlaşan tekne bir dalga alınca yana yatıp, batıyor ve teknedeki herkes maalesef hayatını kaybediyor. Bir kaçakçı ancak yüzerek kıyıya çıkıyor ve onun ifadelerinden ne olduğunu az çok anlayabiliyoruz. Çarpanak Adası’na doğru çıkıyordu kişi ve bu konuda bulgular neler? Bakın burada raporda gösteriyor, insanların nasıl sudan çıkarıldığını, cesetlerin sudan çıkarılma görüntüleri ve daha sonra bu kişilerin çoğunun kimliği bile tespit edilemedi ve kimsesizler mezarlığına gömüldü. En sonunda tekne bulundu ve kıyıya doğru çekildi. Ne oluyor? Van ilimiz maalesef önemli bir kaçakçılık bölgesi. Sınırdan dağlardan yapılan bir kaçakçılık var, karadan yapılan bir kaçakçılık var ve gölden yapılan bir kaçakçılık var. Bu neden rahat bir şekilde yapılıyor? Çok net, kolektif bir şekilde herkes bu kaçakçılığa göz yumuyor. Bir takım resmi yetkililer yozlaşmış bir halde bu kaçakçılık olayından nemalanıyorlar ve o yüzden yoğun bir şekilde rant elde edilen bir insan kaçakçılığı olayı var. Gözü dönmüş insan tacirleri tarafından da çok kötü şartlarda bu insanlar teknelere dolduruldu, arabalara doldurulduğu için kazalar geçiriliyor ve bunlara daha sonra ciddi bir soruşturma yapılmıyor değerli arkadaşlar. Bakın raporun tüm boyutları ile araştırmasını yaptık, geçtiğimiz sene de bakın 2019 senesinde de 7 kişinin öldüğü bir kaza olmuş ve bu kazada da insan taciri olan kişi 27 Haziran 2020’de ki insan tacirlerinin akrabası. O zaman da bu 2019’da da o insan tacirleri hakkında ciddi bir yargılama yapılmamış, cezalandırma yapılmamış, o kolektif yapı, akrabalar ile oluşturulan kolektif kaçakçı çetesi bu sefer 27 Haziran 2020’de onlarca insan belki yüze yakın insanın cinayetine imza atmış. Burada bu mesele bir kaza mı? Hayır, tamamen bir katliam. Sadece insan tacirleri tarafından yapılan bir katliam mı? Hayır, bölgedeki resmi görevlilerin ortak bir şekilde göz yumması buradan rant elde etmesi ile işlenen ortak bir katliam. Çok net. Bakın Van Barosu bunu raporunda çok net bir şekilde ispat etmiş arkadaşlar, biz de bunları sizlere anlatacağız şimdi rapor ile ilgili bulguları, aslında kaçakçılık yapan kişiye 3 yıldan 8 yıla kadar hapis ve 1.000 günden 10.000’e kadar adli para cezası verilir ve bu daha da arttırılabilir deniliyor fakat ciddi bir ceza verilmediğini görüyoruz, hayatları çok ucuz olan göçmenlerin patır patır öldüğü ve ceza verilmediği bir olayı yaşıyoruz, yine bu son vakada da ciddi bir araştırma yapılmamış. Bakın sosyal medyadan kaçakçılar ilan veriyor, “Sizi çok iyi kaçırırız. En emniyetli bir şekilde sizi kaçırırız.” diye ilanlar veriliyor, kimse bunun peşine düşmüyor. “En iyi bir şekilde sahte kimlik yaparız.” ilanları yapıyor, kimse bunu araştırmıyor. Düşünün bakın burada belgeleri var. Bu sosyal medyası olan kaçakçıların Twitter’da, Facebook’daki ilanları burada. Bakın ne diyor? “Sizi en kolay yoldan çıkışı yaparız, en iyi geçiş yollarına sahip olan biziz.” Rapordaki tespitler nedir? Rapor ilk olarak diyor ki: “7 ay arayla 26 Aralık 2019’daki kaza sonrası ciddi bir çalışma yapılmamış, Adilcevaz kıyısında meydana gelen olay ile gerek oluş şekli gerek failler arasındaki bağlantı itibariyle 7 ay sonraki 27 Haziran’daki kaza birbirinin devamıdır. Çok net ve utanç verici bir sonuç bu iktidar açısından tabi. Canı ucuz olan insanlar açısından değil veyahut da bunu eleştiren insanlar açısından değil. Yine Van Barosu diyor ki: “Olay bir kaza değildir, bir cinayettir, bir katliamdır. 7 ayı geçmiş önceki kaza hakkında iddianame bile hazırlanmamış.” diyor. Bakın şu rezalete bakın. Önceki katliam hakkında iddianame hazırlamamışsınız, 7 ay sonra ikinci bir kazada 100’e yakın kişi ölmüş. Yine “Kolluğun bu trafikten, bu insan kaçakçılığı trafiğinden haberdar olmaması mümkün değil.” diyor baro raporu. Burada diyor: “Açıkça bir kısım ceza dosyalarından alınan somut kanıtlardan sınır hattında görev yapan bir takım asker görevlilerin yozlaştığı, göçmen kaçakçılığı suç şebekeleriyle çıkar ilişkisine girdikleri ve bu kişilerin faaliyetlerini rüşvet karşılığında kolaylaştırıldığı bilgisi edinilmiştir.” Rüşvet var. Çok açık, baro raporu bazı sivil ve asker kişilerin rüşvet ile bu kaçakçılığa göz yumduğunu söylüyor.

 

Van Barosu Göç ve İltica Komisyonu raporunda “Geri Gönderme Merkezi’ne gönderilen insanlar için ciddi bir insani yardım ve destek çabası gösterilmiyor.” diyor!

Başka ne diyor? “Geri Gönderme Merkezi’ne gönderilen insanlar için ciddi bir insani yardım ve destek çabası gösterilmiyor.” diyor ve insanlar bu tür kaçak yollara sevk ediliyor. Yine Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği 2018 Eylül ayı itibariyle kapatıldı. İktidar ile Mülteciler Yüksek Komiserliği arasında anlaşmalı bir durum olduğunu düşünüyor, baro raporu ve bu kapatılma sonrasında mültecilerin hepten ortada kaldığını bakımsız kaldığını, kaçakçıların eline kaldığını söylüyor ve Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne de eleştiri getiriyor. Komiserliğin sahadan çekilmiş olması ve Türk sığınma sistemindeki belirsizliklerden kaynaklı olarak Türkiye’de sığınma başvurusunda bulunmak istemediklerini, çoğunlukla Türkiye’ye geliş amaçlarının transit geçiş amaçlı olduğunu, Türkiye’de arafta kalacak şekilde zaman kaybetmektense bir şekilde haklarının korunduğu bir Avrupa ülkesine ulaşarak orada sığınma başvurusunda bulunmak istediklerini belirtiyor mültecilerin. Yani Türkiye mülteciler açısından komiserliklerin kapatıldığı, mültecilerin bakımsız bir halde kaldığı ve kalıcı olarak yaşamaktan uzaklaştıkları bir geçiş ülkesi olarak, görerek bir şekilde kaçakçılara teslim olduğu bir ülke haline gelmiş durumda. Bunda hem iktidarın hem de Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin suçu var, bu da apaçık bir şekilde ortada.

 

Van Barosu’nun Mülteciler raporunun gerekleri yerine getirilmeli ancak Göç ve Uyum Komisyonu Meclis’in iktidarı aklama çalışmaları ile meşgul!

Peki baro bu konuda hangi önerilerde bulunuyor? Bunları da çok önemli buluyoruz. Türk Ceza Kanunu’nun 82. maddesi uyarınca yaşam hakkı ihlali ve cinayet suçlamasıyla etkin, eksiksiz, süratli ve düzenli bir soruşturma yürütülmeli.” diyor. Savcılık eli ile bu soruşturma yürütülmeli. Cenazeler ülkelerine gönderilmeli, endüstriye dönüşen insan kaçakçılığı hadisesi caydırıcı cezalar ile durdurulmalı, yine 1951 tarihli Birleşmiş Milletler Mültecilerin Hukuki Statüsüne Dair Cenevre Sözleşmesi’ne konulan coğrafi çekince şartı kaldırılmalı çünkü artık yeni bir dünyadayız ve bu coğrafi çekince şartının bir anlamının kalmadığını düşünüyor, rapor. Türk coğrafi çekince nedeni ile Türkiye’de sığınma prosedürü birçok belirsizlik içeren bir alan haline dönüştü; statü itibariyle arada kalmak istemeyen sığınmacı/göçmenlerin yaşamlarını tehdit eden bir sistem haline geldi diyor. Yine sığınma başvurusu yasallaşmalı diyor, rüşvet çarkı durdurulmalı diyor, Van Gölü’nün bir iç deniz olması hasebiyle ona göre müdahale edebilecek donanımlı arama kurtarma gemileri inşa edilmeli diyor ve bütün bunlara uluslararası kurumlar müdahil olmalı, sığınmacı ve göçmen ölümlerini önlemeye yönelik yetkili uluslararası otoriterlerle iş birliği halinde olunmalıdır diyor, Van Barosu’nun raporu değerli arkadaşlar. Bunlar son derece önemli, biz çok önemli buluyoruz Van Barosu’nun raporunu gerekleri yerine getirilmeli, aslında bunu yapması gereken Göç ve Uyum Komisyonuydu ama sağ olsun Göç ve Uyum Komisyonu Meclis’in iktidarı aklama çalışmaları ile meşgul, ben Göç ve Uyum Komisyonu Başkanlığı’nı da bu noktada çokça eleştirmişimdir. İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’nu da eleştirmişimdir. Bu komisyonlar üzerlerine düşen çok önemli çalışmaları yapmak yerine önemsiz çalışmalar ile uğraşmakta veyahut da ihlalleri örtbas etmek ile uğraşmakta, gereken ciddi çalışmalara imza atmamaktadır, Göç ve Uyum Komisyonu ve İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu maalesef tamamen işlevsiz komisyonlar haline gelmiştir değerli arkadaşlar.

 

Covid vaka sayıları doğruları yansıtmıyor! Tabipler Odası verilerine göre durum çok vahim!

Covid salgını 11 Mart’tan itibaren Türkiye’de resmî sonuçları ile açıklanmış durumda. Biz en baştan itibaren Sağlık Bakanlığı’nın ve ardından cezaevleri ile de çok ilgili olduğumuz için Adalet Bakanlığı’nın sağlıklı veriler açıklamadığını, şeffaf olmadığını, doğru açıklamalar yapmadığını, vakaları ölümleri, hastalığı gizlemeye çalıştığını söyledik ve bu son zamanlarda raporlarla ortaya çıktı arkadaşlar. Nasıl ortaya çıktı? Bakın çok ilginç çarpıcı durumlar var. Vaka sayıları günlerdir, aylardır 1000’in altında veriliyordu, 900 civarlarında ama yoğun bakım sayıları, entübe edilen hasta sayıları yükseliyor, öyle bir çarpık tablo var ki çünkü doğru değiller, yanlış bilgi veriyorlar, vakaları az göstermeye çalışıyorlar ama hastanelerdeki entübe hasta sayısı, yoğun bakım hasta sayıları örtülemiyor, çünkü resmi kayda giriyor bunlar, onlar yükseliyor. Şimdi burada bir tezat var sonunda bakanlık bunu kabul etmek zorunda kaldı ve 1 Haziran itibariyle gevşetilen tedbirlerin hastalığın artışına yol açtığı apaçık ortaya çıktı, önemli hataların işlendiği ortaya çıktı, vaka sayıları 1000 olarak açıklanıyor ama bakın sadece Ankara’da, Ankara Tabip Odası geçtiğimiz 2-3 gün önce yaptığı açıklamada sadece Ankara’da 1000 vaka günde çıktığını söylüyor. Bakın Sağlık Bakanlığı o denli yanlış, hatalı ve bilerek uydurma rakamlar veriyor ki; çok açık ve net olarak konunun uzmanı olmayan kişiler bile bunu net olarak görüyor. Birçok ilimizde Diyarbakır’da, Antep’te, Urfa’da sayılar çok fazla. İş çığırından çıkmış durumda, bu neden böyle? Çünkü test sayıları azaltılmaya çalışıldı, vakalar az gösterilmek için test sayıları azaltılmaya çalışıldı, göreceli olarak seyahat şirketleri veyahut bazı idari kurumlar toplu testler yaptığı için sayılar yüksek gibi görünüyordu ama aslında hastanelere verilen emir ile ancak işte hastalık belirtileri olan kişilere test yapılması istendi ve bundan dolayı test sayıları azaldı ve vaka tespitleri zorlaştı, ardından özel hastanelerin elinden alındı corona vakaları oraya corona ödemesi yapılmadı, sadece devletin eline geçti, sadece kamu kurumlarının eline geçince de sayıları örtbas etme son derece kolaylaştı, şu anda Corona vakaları çok artmış durumda değerli arkadaşlar. Bakın yurdun dört bir tarafında artmış durumda, Diyarbakır’da İstanbul kadar vaka çıkıyor ve ölümler artmaya başladı. Etkin önlemler alınmalı bir an evvel, sokağa çıkma yasağı ve diğer yasaklar bence uygulanmalı, etkin önlemler alınmalı diye düşünüyoruz. Açıklanan rakamların doğru olmadığını artık herkes anlamış durumda, bakın onunla ilgili size bazı rakamlar vereceğiz. Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı 3 Ağustos tarihli istatistikte Türkiye’nin tamamında yeni corona virüs sayısı 997 idi. Ankara, Konya ve Aksaray’ın içinde olduğu Batı Anadolu bölgesinde ise sadece 184 ama işte bütün bu genel rakamlar yereldeki rakamlar ile çelişiyordu ve sonunda bütün bu gerçeklerin üstünü örtme çabası ortaya çıktı. Artvin, Rize, Trabzon, Giresun, Ordu, Gümüşhane’nin içinde olduğu Doğu Karadeniz Bölgesi’nde Sağlık Bakanlığı’nın resmî açıklamasına göre 3 Ağustos günü yeni vaka sayısı 29’du ama bakıyoruz Rize’nin yerel medyasında; sadece Rize’de 50 vaka varmış. Bakanlık işte 6 il için 29 açıklıyor, Rize’de sadece 50 var. Yani bu kadar gerçeği örtbas etme çabası var. Biz testlerin arttırılması gerektiğini söylüyoruz zaten testler ile ilgili bir skandal ortaya çıkmıştı. Testler ile ilgili ne döndüyse bilemiyoruz, yapılan testlerin %40 güvenilirliği olduğunu anladık ve bundan sonrasında tüm halkımıza dikkat etmesi gerektiğini söylüyoruz ve coronaya karşı hepimizin çok dikkatli olması gerektiğini de söylüyoruz.

 

İzmir’de kadınlar, İstanbul Sözleşmesi’nin ortadan kaldırılmasına kadınların haklarının kısıtlanması gayretine karşı, bir yürüyüş yaptılar ve polis darpıyla karşılaştılar. Bunlar kabul edilecek hadiseler değil. Türkiye’de maalesef polis çok rahat ve anında insanlara kötü muamele yapıyor, dün bu görüntüleri gördük, gözaltına alınan kişi için polis amiri polise diyor ki: “Kır kolunu.” diye seslendiğini video görüntülerinde gördük arkadaşlar. Bakın bunlar her gün rastladığımız vaka-ı adiyeden olaylar.

 

İnsan Hakları İzleme Örgütü insan hakları ihlalleriyle ilgili bir rapor yayınladı!

Geçtiğimiz günlerde İnsan Hakları İzleme Örgütü Türk polisinin ve asayişten sorumlu gece bekçilerinin son 2 ay içinde Diyarbakır ve İstanbul'da gerçekleşen altı farklı olayda en az 14 kişiye yönelik ciddi ihlallerde bulunduğunu açıkladı. İnsan Haklarını İzleme Örgütü bir rapor hazırladı ve orada tüm bu bulguları söyledi. Tom Porteous, “Türk makamları bu ciddi kötü muamele iddialarını derhal soruşturmalı ve sorumluların hesap vermesini sağlamalı.” diyor. Mesela gözaltına alınanlardan 17 yaşındaki bir çocuk, avukatlara polis memurlarının kendisine kablo ile vurduğunu, yumruk attığını, kendisini birçok kez tekmelediğini ve “kafasını top gibi duvardan sektirdiğini.” anlatıyor. Bu İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün raporlarına girmiş durumda.

 

 

Diyarbakır’da Sevil Çetin HDP yetkilisi eski seçilmiş belediye başkanı, polisin eve baskını sonrası köpekler ile baskın yapıyor. Diyor ki Sevil Çetin: “Polis memurları beni saçımdan tuttu ve yere yatırdı, beni tekmelediler ve silahlarının arkaları ile vurdular, yarı çıplak bedenime tükürdüler eğer 5. katta yaşasaydın atlamış olurdun ve seninle uğraşmak zorunda kalmazdık.” dediler. İnsan Hakları İzleme Örgütü Çetin’in yaralı, işkence edilmiş fotoğraflarını yayınladı, bu Türk medyasında da yayınlanmıştı, avukatı bu görüntüleri çekmişti.

 

Diyarbakır’da Şehmus Yılmaz evine köpekli baskın düzenleniyor ve “ Vurun, öldürün onu.” diyor polisler ve ağır bir şekilde darp ediliyor.

Bir polis memurunun ölümündeki olayda şüpheli olan Muhammed Emir Cura, emniyette işkence ediliyor, o işkence görüntüleri, sesleri bizzat oradaki görevliler tarafından sosyal medyaya servis ediliyor, düşünün bu kişiye dayak atıyorsunuz, işkence ve daha sonra sosyal medyaya servis ediyorsunuz. İşte bu görüntülerde İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün raporuna girdi. Daha öncesinde Türkiye’de işkence utanılacak bir hadiseydi, şimdi sosyal medyadan “İşte bakın ne güzel adamı döveriz, perişan ederiz.” şeklinde paylaşımlar ile duyurulan bir olay haline geldi.

Diyarbakır’da Eray Tosun’un bir fotoğrafı var, polisin ön dişlerinden 3’ünü döktüğünü iddia ediyor.

Bir avukat, gece bekçileri bir insanı döverken onlara müdahale ediyor bu sefer avukat dayak yiyor, yüzüne biber gazı püskürtüyorlar ve polis karakoluna götürülüyor.

Muhalefet milletvekillerinin bu konuda soru önergeleri verdiğini söylemiş rapor ve bütün bu Sevil Çetin ile ilgili olaylar hakkında verdiğim soru önergesine değinmiş rapor, bu soru önergesine cevap verilmediğini, benim de adımı anarak belirtmiş ve Türkiye’deki Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi’nin raporlarını tasdik eden vahim durumu ortaya koymuş. Düşünün apaçık bir şekilde işkence yapılıyor, uluslararası kuruluşlar bunları belgeliyor, İşkenceyi Önleme Komitesi belgeliyor ama milletvekillerinin soru önergelerine cevap vermeyerek işin üstünü örttüğünü düşünen bakanlık yetkilileri var karşımızda.

Bakın İnsan Haklarını İzleme Örgütü ne diyor? Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni en çok kez ihlal ettiği tespit edilen Avrupa Konseyi üyesi devlet olma rekorunu koruyor diyor. İhlal kararlarının yüzlercesinde insanlık dışı, aşağılayıcı muamele ve işkence ihlalleri ile bu ihlallerin soruşturulmadığı tespit ediliyor.

Türk makamları, İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün 2017 yılında yayınlanan bir raporda belgelediği vakalara ilişkin etkili soruşturma yürütmekte de başarısız oldular. Van'ın Gevaş ilçesinde gözaltına alınan dört kişinin 2017 yılının Haziran ayında 7 polis memuru tarafından işkence gördüğü olaya ilişkin soruşturma, sadece 1 polis memurun yargılanması ile sonuçlandı ve o polis memuru da bir para cezası aldı ve o da ertelendi. Hani düşünün bakın 4 kişi işkence görmüş, herkes buna şahit fotoğraflar ile apaçık ortada, hatta bir polis memuru cezalandırılıyor bile ama ceza paraya çevrilip erteleniyor. İşte Türkiye’nin hali bu arkadaşlar!

“Şanlıurfa Barosu bu raporu hazırlamıştı. Halfeti ilçesinde 55 erkek ve kadını gözaltında cinsel istismar, elektrik şoku ve dayak, işkence ve kötü muamelede bulunduğu bir olayı belgelemişti Şanlıurfa Barosu. Polis memurlarına yönelik soruşturma devam ediyor ancak bugüne kadar polisin yargılanacağına dair herhangi bir gelişme veya gösterge mevcut değil.” diyor İnsan Hakları İzleme Örgütü raporunda.

Hatay Baro Başkanının gözaltına alınması polis keyfiliğinin nerelere geldiğini gösteriyor!

Değerli arkadaşlar bununla ilgili geçtiğimiz günlerde Hatay Baro Başkanı ile ilgili bir hadise gündeme gelmişti. Baro başkanı lokantada ailesi ile otururken polis gelip ondan kimlik sormuştu o da “Gerek yok niye bu kimliği soruyorsunuz?” demişti. Kimliğini göstermeyince de onu darp ederek, gözaltına almışlardı, bu konuda olay nedir? Hukuk ne söylüyor? Yasalar ne söylüyor? Araştırdık. Şu var: Polis Vazife ve Selahiyetleri Kanunu polis görevini yerine getirirken kendisinin polis olduğunu belgeleyen belgeyi gösterdikten sonra kişilere kimliğini sorabilir diyor ama daha sonraki bir madde de madde 4/A-2’de şunu söylüyor, daha sonraki maddenin gereği yerine getirilmiyor. Polisler insan haklarına göre eğitilmediği için kendisini orada bir güç sahibi olarak gördüğü için makul şüphe olmadan da kişilerin kimliğini sorma, onları durdurma ve kimlik sorma hakkına sahip olduğunu düşünüyor. Öyle değil, polis her istediği kişiye makul bir şüphe olmaksızın kimlik soramaz arkadaşlar bunu yasa söylüyor. Bakın ne diyor? “Durdurma yetkisinin kullanılabilmesi için polisin tecrübesine ve içinde bulunulan durumdan edindiği izlenime dayanan makul bir sebebin bulunması gerekir.” Yani polis tecrübesi ile burada kimlik sorulması gereken bir durum var mı yok mu? Yoksa gerek yok, insanları rahatsız etmemeli, ailesi ile yemek yerken, bir çay bahçesinde çay içerken insanları rahatsız etmemesi gerektiğini söylüyor yasa. Batı ülkelerinde, Avrupa’da demokrasi var ve polis keyfi bir şekilde gelip istediği zaman seni taciz edecek bir şekilde kimlik sormuyor çünkü her önüne gelen bir şekilde insanları taciz etmemesi gerektiğini biliyor. Yasa ne diyor? “Süreklilik arz edecek, fiilî durum ve keyfilik oluşturacak şekilde durdurma işlemi yapılamaz.” diyor. Bakın çok açık polis, istediği gibi keyfi bir şekilde süreklilik arz edecek bir şekilde fiili durum ve keyfilik oluşturacak şekilde durdurma işlemi yapamaz diyor ama Türkiye’de böyle mi? Polis vatandaştan istediği yerde, istediği şekilde kimlik sorma hakkına kendisinin olduğunu düşünüyor ve insanların evlerine keyfi bir şekilde sabaha karşı baskınlar yapılıyor,

Gökhan Özbek Pelikan Grup hakkında yayın yaptığı için evine gece saat 03.30 da polis baskın yaptı!

Gökhan Özbek gazeteci Pelikan Grup hakkında yayın yaptığı için evine gece saat 03.30 da polis baskın yaptı, evinde suretten bir arama yaptı, peki gecenin bu yarısında geldiniz beni gözaltına alacaksınız herhalde dendi, hayır gözaltına da almayacağız, yarın savcılığa gelirsiniz dendi, hani düşünün gecenin köründe 03.30’da evinize baskın yapılıyor, demek ki birileri sizin kulağınızı çekmek için bunu yapmış, gazeteci Gökhan Özbek hani sıradan bir insan değil, halkın bilgi ve haber alma hakkını sağlayan bir gazeteci ve bu gazeteciyi taciz ettikten sonra “Evi aradık dedikten sonra, yarın savcılığa gel.” denilerek gidiliyor. Bu insan savcılığa çağırılacaksa gecenin 03.30’da gelip de mi söylenir arkadaşlar? Hepimiz insanız. Hepimiz gece yatağımıza yatıyoruz, bir ailemiz var bu nasıl gayri ahlaki, gayri hukuki bir durumdur, kabul edilecek durumlar değil bunlar. Ben devletim demek mümkün değildir, ben polisim istediğimi yaparım demek mümkün değildir, burası bir polis devleti değildir, burası bir hukuk devletidir arkadaşlar. Bunları tekrar tekrar söylemiş olalım.

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi hayvan barınağında bir skandal yaşandı geçtiğimiz günlerde. Kedi evde balkondan düştü, bacakları kırıldı, kedinin sahibi hanımefendi büyükşehir belediyesi hayvan barınağına götürdü, kediyi ve orada tedavi olacağını sandı, bir iki gün sonra kedinin durumunu sordu, ona dediler ki: “Kedi öldü!

Bakın başka önemli hususlar da var bugün bizim gündemimizde. Sadece insanların haklarını gündeme getirmiyoruz, ben size bakın çok çarpıcı bir olayı anlatacağım ve cevap verilmesi gerektiğini söyleyeceğim. Bakın şu fotoğrafta ne görüyorsunuz? Bir kadın ve bir kedisi fotoğraf çektirmiş. Bu kedinin başına ne geldi biliyor musunuz? Kocaeli Büyükşehir Belediyesi hayvan barınağında bir skandal yaşandı geçtiğimiz günlerde. Kedi evde balkondan düştü, bacakları kırıldı, kedinin sahibi hanımefendi büyükşehir belediyesi hayvan barınağına götürdü, kediyi ve orada tedavi olacağını sandı, bir iki gün sonra kedinin durumunu sordu, ona dediler ki: “Kedi öldü.” Nasıl öldü, hani ölecek bir durumu yoktu, kırık durumu vardı. “Kedi öldü.” dediler. “Peki o zaman kedinin cenazesini bana verin.” dedi kadın. Dediler ki: “Onu da veremeyiz çünkü kediyi yaktık.” Kadın kulaklarına inanamadı. Evet Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nde yaşandı bu. Kadın Derya Uysal ne diyor: “Kandıra Hayvan Barınağı’ndan gelen yetkililer kedimi alıp gittiler ve kesinlikle benim gelemeyeceğimi söylediler. Kedinin hiçbir evrakını sormadılar, istemediler. Ben zorla kendi numaramı verdim, bilgilendirilmek için. 4 gün aranmadım benim o kadar arayıp bilgi istememe rağmen “Bizim haberimiz yok.” denilip, telefonlarım kapatılıyordu, kendi imkanlarımla Kandıra Hayvan Barınağı’na gittim orada “Benim kedimin öldüğünü.” söylediler, ben de: “Madem öyle ölüsünü verin, gömeceğim.” dedim ve bana “Yaktıklarını” söylediler. Siz nasıl insan evladısınız? “Ben öldüğüne inanmıyorum.” dedim, “Hatta kedim hamileydi, beni ayırmayın kedimden.” dedim, “Gerekli mercilerle irtibata geçmemde bana yardımcı olur musunuz?” diyor, kamuoyuna sesleniyor bu kadıncağız.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Hayvan Barınağı ile ilgili skandal fotoğraflar göstereceğim. 2019 arasında bu hayvan barınağında görev yapan bir veteriner hekim bize ulaştırdı, orada hayvanlara kötü muamele yapıldığı için itiraz edip sürülmüş ve daha sonra görevden ihraç edilmiş bu veteriner hekim.

Bakın hayvan barınakları ile ilgili skandallar bitmedi arkadaşlar. Bir de size İstanbul Büyükşehir Belediyesi Hayvan Barınağı ile ilgili skandal fotoğraflar göstereceğim. 2019 arasında bu hayvan barınağında görev yapan bir veteriner hekim bize ulaştırdı, orada hayvanlara kötü muamele yapıldığı için itiraz edip sürülmüş ve daha sonra görevden ihraç edilmiş bu veteriner hekim. Ve bu kişi diyor ki: “Büyükşehir Belediyesi’nin hayvan barınağında çok kötü muameleler var ve bunlara yönelik de herhangi bir işlem yapılmıyor.” diyor. “Kediler kat kat tutuluyor, idrar yapıyor ve alt kattaki diğer kedilerin üstüne akıyor” diyor. “Köpeklerin mamaları kalitesiz mamalardan seçiliyor.” Belli ki ucuz olanı alınıyor, ne dönüyorsa orada kaliteli mama olmadığı için köpekler bunu yemiyor, aç kalıyor ve bu mamalar derelere dökülüyor, hatta işte bu kalitesiz köpek mamaları görüyorsunuz şurada çöpe dökülüyor orada bakın fareler var fare yavruları, köpek mamalarını yiyor. Ucuz mal almışsınız kalitesiz mal almışsınız orada hayvanlar, fareler bu mamaları yiyor, yavru köpekler için onlara uygun mamalar almamışsınız ve onlar da açlıktan ölüyor, bu veteriner hekim Sabri Bey bu iddiaları ile çok önemli bir konuyu gündem ediyor ve bundan dolayı işten çıkarıldığını, hayvanlara kötü muamele yapıldığını söylüyor. Ben size 2 önemli hayvan barınağından haber verdim bugün, Kandıra Hayvan Barınağı ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Hayvan Barınağı ikisinde de kötü muamele ve hayvanlara kötü bakım iddiaları var, yetkililerin biran evvel bu konularda açıklama yapması lazım. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bu konularda açıklama yapmaya davet ediyorum. İnsanlar bunları gündeme getirdiği için görevlerinden ihraç edilmişlerse bu kabul edilecek bir hadise değil arkadaşlar.
 

Hatay’ın Kırıkhan ilçesinde geçtiğimiz günlerde 6 Suriyeli çocuk göçmen nefreti olduğu için dövüldü!

Van Gölü’nde hayatını kaybeden sığınmacıları, göçmenleri gündem etmiştik. Sığınmacı nefreti devam ediyor, Hatay’ın Kırıkhan ilçesinde geçtiğimiz günlerde 6 Suriyeli çocuk, bakın sadece göçmen nefreti olduğu için dövüldü, bu kişiler ne diyor biliyor musunuz? “Herkes bize insan olduğumuz gözle baksın, ırkıma, dinime, cinsiyetime bakmasın.” diyor. Saldırıya maruz kalan Suriyeli çocuk, saldırganlara: “Bunu bize neden yapıyorsunuz?” diye sormuşlar. Abla Dua Mehmet ise: “Ben ailemin neredeyse bütün erkek çocuklarını Suriye’de ki savaşta kaybettim, kardeşimi Türkiye’de ırkçıların saldırısına kurban vermek için buraya gelmedik.” diyor. Sadece ırkçı bir neden ile bu saldırılar yapılmış arkadaşlar. Irkçılığa karşıyız, göçmen karşıtlığına karşıyız, göçmenler üzerinden rant elde eden iktidar politikalarına karşıyız göçmenleri 4 milyona yakın göçmeni Avrupa’ya karşı bir şantaj ve koz olarak görmeye çalışan iktidar politikalarına karşıyız değerli arkadaşlar.

Eylem Oyunlunun dramını size anlatmaya çalışıyorum. Hala ne bir iddianame var ne bir tahliye şansı. Anne eşi ile olan her görüşmesinde ağlıyor, çocuklar ağlıyor tutuksuz yargılanabilecek bu insanlar maalesef tutuklu olarak yargılanmaya devam ediliyor!

Eylem Oyunlunun fotoğrafını göstereceğim, hatırlarsınız 2 bebeği ile Diyarbakır’da cezaevine konulan bir anne idi, terörist diye 2 bebeği ile birisi 10 günlük bebek öbürü 2 yaşında bu annenin neresi terörist olacak ben size sorarım. Lohusa anneyi 10 günlük bebeği ile cezaevine koydular, aradan 1 ay geçti bebeğin 40’ı çıktı anne halen cezaevinde, Diyarbakır sıcağında 2 bebeği ile cezaevinde tutuksuz yargılanabilecekken, tutuklu yargılanan Eylem Oyunlunun dramını size anlatmaya çalışıyorum. Hala ne bir iddianame var ne bir tahliye şansı. Anne eşi ile olan her görüşmesinde ağlıyor, çocuklar ağlıyor tutuksuz yargılanabilecek bu insanlar maalesef tutuklu olarak yargılanmaya devam ediliyor arkadaşlar. Bugün basın toplantımızı burada bitiriyoruz, önemli konulara temas etmeye çalıştık, umarım ki bu konular hakkında ilgili merciler gereken çalışmaları yapar ve tüm bu belgeleri ile gördüğünüz şu tüm belgelerle ispatladığımız olaylar net bir şekilde ortaya çıkar ve hakkında işlem yapılır. Teşekkür ediyorum değerli arkadaşlar.


  • 0
    SEVDİM
  • 0
    ALKIŞ
  • 0
    KOMİK
  • 0
    İNANILMAZ
  • 0
    ÜZGÜN
  • 0
    KIZGIN
Yeni bakana ‘Adana Hafif Raylı Sistem’ çağrısıÖnceki Haber

Yeni bakana ‘Adana Hafif Raylı Sistem’ ç...

YAŞAM MÜCADELESİ VERİYORLARSonraki Haber

YAŞAM MÜCADELESİ VERİYORLAR

Başka haber bulunmuyor!