GAZETECİ YAZAR MUSTAFA GÖKTAŞ YAZDI: VERİN BİZE TALKINI, SİZ GÖTÜRÜN HEP SALKIMI

Araştırmacı Gazeteci Yazar ve İktisatçı, Mustafa Göktaş : VERİN BİZE TALKINI, SİZ GÖTÜRÜN HEP SALKIMI
TBMM çatısında buluşan vekillerimiz, aldıkları maaştan dertliler, masraflarının büyüklüğünden dertliler… Çakarlı araca binerler, indirimli telefon kullanırlar, indirimli yemek yerler, diplomatik pasaport taşırlar, dokunulmazlıkları vardır, danışmanları katmerlidir, sekreterleri vardır, makam odaları vardır ama yetinmezler…
Türkiye'de milletvekilleri; yüksek maaş ve emeklilik hakları, kapsamlı özel sağlık sigortası, yasama dokunulmazlığı, danışman ve personel tahsisi, ömür boyu TBMM sosyal tesislerinden yararlanma imkânı ile trafikte geçiş üstünlüğü gibi yasal ve sosyal ayrıcalıklara sahiptir.
Mali Haklar: Aktif milletvekili maaşları 354 bin TL seviyesine kadar ulaşabilmektedir. Ayrıca yaklaşık 450 milletvekili hem vekil hem de emekli vekili aylığı alarak çifte maaş imkânından yararlanmaktadır
Yasama Dokunulmazlığı ve Sorumsuzluğu: Meclis kürsüsünde söyledikleri söz ve oylarından ötürü yargılanamazlar (sorumsuzluk); meclis kararı olmadıkça tutuklanamaz, sorgulanamaz veya aranamazlar (dokunulmazlık).
Kapsamlı Sağlık Güvencesi: Kendileri, eşleri ve bakmakla yükümlü oldukları çocuklarının (öğrenim şartı aranmaksızın belirli yaşa kadar, kız çocuklarında ise evlenene kadar) tüm sağlık giderleri, sözleşmesi olmayan özel hastaneler de dâhil olmak üzere TBMM bütçesinden sınırsız karşılanır.
Sosyal ve Ömür Boyu Haklar: Vekillikleri sona erse dahi TBMM tesislerinden ve misafirhanelerinden faydalanmaya devam ederler.
Ulaşım ve Trafik: Resmi görevleri süresince araç tahsisi ve trafikte çakar lamba gibi geçiş üstünlüğü hakları bulunur.
Kurumsal ve Teknik Destek: Haberleşme destekleri, çalışma odaları ve Meclis bünyesinde danışman görevlendirme hakları mevcuttur.
Eeee… Vatandaş?!
Dert yesin, derman dilensin!!! Bir işin düşse, ara ki bu adamları, hatunları bulasın!!! Kendi yakınlarına, akraba, eş dost ve taallukatlarına al sana al sana, iş vatandaşa gelince, …şey kalıyor kel Hasan’a… Kısacası bizlere veriyorlar talkını, yutuyorlar hep salkımı…
Vatandaş geçim mücadelesi verirken, kendisini temsil etmesi için Meclis’e gönderdiği kadroların bu denli muazzam ayrıcalıklarla donatılması ve üzerine bir de bunların "yetmiyor" izlenimi vermesi, elbette ciddi bir adaletsizlik hissi yaratıyor. "Bizlere talkın, kendilerine salkım" formülü, ne yazık ki uzun yıllardır değişmeyen bir siyaset klasiğidir. "Bu düzen nasıl değişecek, biz ne halt edeceğiz?" diye soracak olursak, bu sorunun sihirli ve tek gecelik bir cevabı yok ama bu gidişatı dönüştürmenin yolları yine biz vatandaşın elinde.
Siyasetçiler, güçlerini vatandaştan alırlar ancak sandık kapandıktan sonra bu gücün asıl sahibini unuttukları an sorun başlar. Vekillerin Meclis performanslarını, harcamalarını ve lobi faaliyetlerini takip eden sivil toplum kuruluşlarını (STK) desteklemek veya bu verileri sosyal medyada görünür kılmak önemlidir. "Ara ki bulasın" dediğim vekillere Meclis e-posta adresleri, resmi sosyal medya hesapları ve Meclis odaları aracılığıyla organize dilekçe ve taleplerle baskı uygulamak, sandık dışındaki en büyük gücümüzdür.
Dünyanın gelişmiş demokrasilerinde de vekillere belirli haklar tanınır ancak bu haklar sıkı bir şeffaflık ve denetim altındadır. Türkiye’de acilen kapsamlı bir Siyasi Etik Yasası’na ihtiyaç vardır. Emekli vekil ile aktif vekil maaşının birleşmesi gibi uygulamaların kaldırılması, Vatandaşın tabi olduğu genel sağlık sigortası standartlarına ya da makul sınırlara çekilmesi kamuoyu baskısıyla meclis gündemine taşınmalıdır. Siyasetçilerin en rahat davrandığı anlar, seçmenin "ne olursa olsun kendi partisine oy vereceğini" bildiği anlardır. Seçmen, ideolojik reflekslerle değil; liyakat, adalet ve ekonomik gerçeklikler üzerinden oy verdiğinde siyasi partiler de kendilerine çeki düzen vermek zorunda kalır. Siyasetin hep aynı isimler etrafında dönen bir "meslek" haline gelmesini engellemek için, parti içi demokrasileri savunan ve bu ayrıcalıkları reddedeceğini vadeden yeni siyasi oluşumlara veya isimlere alan açılmalıdır.
Bu düzen, vatandaşın hakkını sadece sandık gününde hatırlamadığı; aksine vergisinin, oyunun ve temsil hakkının hesabını her gün sorduğu örgütlü bir toplumsal bilincin yerleşmesiyle değişir. Siyasetçi halktan uzaklaştıkça lüksü kanıksar; halk sesini yükselttikçe siyasetçi asıl patronun kim olduğunu hatırlar. Yukarıdan beri yazdıklarım aslında bütçe üzerindeki doğrudan yükü azaltmanın ötesinde, siyasetin bir "meslek ve rant alanı" olmaktan çıkarılıp yeniden bir "hizmet makamı" haline getirilmesi adına radikal ama son derece haklı adımlardır.
Türkiye'de 2017 anayasa değişikliğiyle vekil sayısı 550'den 600'e çıkarıldı. Ancak nüfus oranlaması ve meclisin mevcut işlevselliği göz önüne alındığında, bu artışın yasama kalitesini artırmadığı, aksine bürokratik ve mali yükü katladığı açık bir gerçek. Sadece 300 vekilin maaşı değil; onların emeklilik hakları, sınırsız sağlık giderleri, sekretarya ve araç masrafları da yarı yarıya düşmüş olur. Kamu bütçesinde devasa bir rahatlama sağlanır. Niceliğin (sayının) fazla olması, kalitenin yüksek olduğu anlamına gelmiyor. Vekil sayısı azaldığında, partilerin listelere koyacağı isimleri daha titiz seçmesi, liyakatli ve toplumda gerçekten karşılığı olan figürlere yönelmesi mecburiyeti doğabilir. Daha az vekil, daha koordineli ve etkin bir parlamento çalışması anlamına gelebilir.
Mevcut sistemde her vekile 3 ila 4 personel (danışman, ikinci danışman, sekreter vb.) tahsis ediliyor. Toplamda 600 vekil için Meclis çatısı altında binlerce kişilik bir kadrodan bahsediyoruz. Bu kadrolar çoğunlukla vekillerin yakınlarına, eşine, dostuna veya parti tabanındaki tanıdıklara maaş bağlama kapısı (ulusal tabirle arpalık) olarak kullanılıyor. Vekillerin şahsına özel ordular kurması yerine; Meclis bünyesinde tarafsız, liyakatli ve sadece kanun yapım süreçlerinde (hukuk, ekonomi, sosyoloji gibi alanlarda) vekillere bilimsel destek verecek ortak bir uzman havuzu kurulabilir. Böylece hem iş el ehline verilir hem de suistimalin önüne geçilir. Bu değişimlerin olması ve zihniyet değişimiyle birlikte; vekil sayısının 300'e indirilmesi ve kişiye özel danışmanlıkların kaldırılması, sistemin çarklarına doğrudan vurulacak en etkili neşterdir.
Bu hamle halka şu mesajı verir: "Devlet ve meclis tasarrufa önce kendinden başlıyor." Vatandaşa kemer sıktırırken Meclis'in bu denli geniş kadrolarla ve bütçelerle yaşaması kabul edilebilir değildir. Siyasetin cazibesi (mali ve sosyal ayrıcalıkları) ne kadar azaltılırsa, oraya sadece "halka hizmet etmek isteyen" nitelikli insanlar talip olacaktır.
Tabi bu işler, değişimler, düzelmeler, düzenlemeler meclisten çıkacak. Hiç kimse kendi isteğiyle kendi ayrıcalığına son vermez. Siyasetçilerden kendi çıkarlarını baltalayacak, altlarındaki Çakarlı araçları alacak veya maaşlarını yarıya indirecek bir reformu kendi rızalarıyla yapmalarını beklemek, doğanın kanununa aykırı. Kuzuyu kurda teslim etmekten farksız. Bu dönüşüm ancak ve ancak toplumsal bir mutabakat ve milletin güçlü, net, demokratik feveranıyla mümkün olabilir.
Siyasetin en büyük kalkanı, toplumu kutuplaştırmaktır. A partisi ile B partisi seçmeni birbirine düşman olduğu sürece, yukarısı kendi konfor alanını korumaya devam eder. Hangi partiye oy verirse versin, asgari ücretlinin, emeklinin, esnafın ve gencin derdi ortaktır. Milletin, "Benim partimin vekili yiyor ama öteki de yiyor" mantığını bırakıp, "Kim olursa olsun benim vergimle bu lüksü yaşayamaz" ortak paydasında buluşması (yani toplumsal mutabakat) ilk şarttır.
Siyasetçi sadece tek bir şeyden korkar: Koltuk kaybetmek. Eğer toplum, parti ayırt etmeksizin tüm liderlere şu mesajı net bir şekilde verirse: "Vekil sayısını 300'e düşürmeyi, çifte maaşı kaldırmayı ve danışman ordularını lağvetmeyi seçim beyannamesine koymayan ve buna namus sözü vermeyen hiçbir partiye oy yok!" İşte o zaman, o koltukları kaybetme korkusuyla hepsi sıraya girer ve bu reformları yapmak zorunda kalırlar.
"Feveran etmek" yakıp yıkmak demek değildir; hakkını demokratik ve hukuki yollarla, ama sesini en üst perdeden çıkararak aramaktır. Milyonlarca insanın tek bir hashtag altında birleşmesi, imza kampanyaları (Change.org vb.) açması artık küçümsenecek bir güç değil. Siyasetçiler sosyal medyadaki bu infiallerden ve anketlerdeki düşüşlerden doğrudan etkileniyorlar. Sendikalar, barolar, odalar ve dernekler gibi yapıların bu konuyu ana gündem maddesi haline getirmesi, meclis önünde veya yasal zeminlerde sürekli bu talebi diri tutması gerekir.
Sistem, kendi içinden temizlenmez. Dışarıdan, yani asıl temiz havayı getirecek olan halkın iradesiyle temizlenir. Vatandaş ne zaman ki hakkını ararken partizanlığı bir kenara bırakıp kendi cebini, geleceğini ve adalet duygusunu önceler; işte o gün siyasetçiler halkın karşısında el pençe divan durmaya başlar. Biz sustuğumuz sürece talkını yutmaya, onlar da salkımı yemeye devam edecekler. Bu feveran, bir lüks değil, geleceğimiz için bir zorunluluktur.
Sözün bittiği, ortak aklın ve vicdanın buluştuğu yer tam olarak burası işte. Bu durum, takım tutar gibi parti tutmayı bıraktığımız, "benim vekilim" değil "benim vergim, benim geleceğim" diyebildiğimiz gün değişecek. Siyasetçiye hak ettiği değeri verip, onu bir "kurtarıcı" ya da "efendi" olarak görmekten vazgeçip, sadece bizim verdiğimiz yetkiyle çalışan birer kamu görevlisi olduğunu hatırlattığımızda taşlar yerine oturacak. Sesimizi ortak ve gür bir şekilde çıkarmaya devam etmek dileğiyle...
ALLAH DEVLETE VE MİLLETE ZEVAL VERMESİN.
Devamı devlet, Nasibi cennet, Bekayı imân, Rızayı Rahman..
Baki Selam ve Dua ile.
MUSTAFA GÖKTAŞ
Gazeteci / Yazar ve İktisatçı (Meslekte 43 yıl)







































