ABD BAŞKANI TRUMP
ABD Başkanı Trump, dünyaya kafa tutuyor sanki. Kendinden başkaca güç yokmuş ve en büyük kendisi imiş gibi konuşuyor. Donald Trump’ın 2024 seçimlerini kazanarak tekrar başkanlık koltuğuna oturmasıyla birlikte, dünya siyasetinde "Önce Amerika" (America First) doktrininin çok daha sert ve tavizsiz bir versiyonunu izliyoruz. 2026 yılı itibarıyla gazete başlıklarına yansıyan tablo, Trump'ın geleneksel ittifakları ve küresel dengeleri kendi kurallarına göre yeniden şekillendirme çabasını gösteriyor.
Yansıyan tablo üzerinden bu durumun arka planını ve Trump'ın ne yapmaya çalıştığını şöyle analiz edebilirim:
1. Savunma ve İttifaklarda "Müşteri" Yaklaşımı
Trump, NATO müttefiklerini (Almanya, İspanya, İtalya) artık stratejik ortaklardan ziyade, ABD'nin koruma hizmetinden yararlanan ancak karşılığını ödemeyen "müşteriler" gibi görüyor.
Asker Çekme Sinyalleri: Almanya'dan 5 bin, İspanya ve İtalya'dan ise daha fazla asker çekme tehdidi, bu ülkeleri savunma harcamalarını artırmaya veya ABD'nin jeopolitik kararlarına (örneğin İran politikası) tam destek vermeye zorlama amacı taşıyor.
Temel Mesaj: "Eğer faturayı paylaşmıyorsanız veya benimle aynı safta değilseniz, sizi korumak zorunda değilim."
2. Ekonomik Milliyetçilik ve Gümrük Savaşları
AB otomobillerine yönelik %25 gümrük vergisi artışı, Trump'ın ticaret açıklarını kapatmak için kullandığı en büyük "sopa". Trump, Avrupa'yı sadece bir müttefik değil, ABD sanayisini zayıflatan bir ekonomik rakip olarak kodlamış durumda. Bu hamleyle Avrupa ekonomisini baskı altına alarak, ABD lehine yeni ticaret anlaşmaları koparmaya çalışıyor.
3. "Maksimum Baskı" ve Psikolojik Savaş
İran ve Küba ile ilgili tavırları, klasik diplomasiden ziyade tam bir kuşatma ve boyun eğdirme stratejisidir.
İran: Barış önerisinden memnun olmaması, İran’ın nükleer ve bölgesel gücünü tamamen sıfırlayacak, çok daha ağır şartlar dayatma niyetinden kaynaklanıyor.
Küba: "Uçak gemisini görünce teslim olmalı" ifadesi, Trump'ın askeri gücü sadece bir caydırıcı değil, doğrudan bir tehdit ve diplomasi aracı olarak kullandığını gösteriyor.
4. Üslup ve Dünya Kamuoyu
Somali hakkındaki ifadeleri veya müttefiklerine yönelik sert çıkışları, onun "politically correct" (siyasi nezaket) kurallarını tamamen reddeden tarzının bir parçası. Bu üslup;
İç siyasette: "Kendi çıkarlarımızı her şeyin önünde tutan sert lider" imajını pekiştiriyor.
Dış siyasette: Belirsizlik yaratarak muhataplarını sürekli bir savunma pozisyonunda tutmayı hedefliyor.
Trump Nereye Varmak İstiyor?
Trump’ın derdi, II. Dünya Savaşı sonrası kurulan "çok kutuplu veya müttefik merkezli" dünya düzenini yıkıp, yerine ABD’nin merkezde olduğu ve her ülkeyle tek tek (bilateral) pazarlık yaptığı bir düzen kurmak.
Sonuç olarak: Dünya kamuoyu şu an "öngörülemezlik" döneminde. Trump için uluslararası hukuk veya diplomasi geleneği değil, sadece güç ve kazanç dengesi önemli. Bu tavır, geleneksel ittifakların (NATO gibi) ciddi bir kimlik krizi yaşamasına ve dünyanın daha kutuplaşmış bir hale gelmesine yol açıyor.
Bu durum küresel barış ve istikrar açısından çok ciddi bir risk ve belirsizlik taşıyor. Ancak bu meseleye "barış" kavramının farklı tanımları üzerinden bakmak gerekiyor. 2026 yılı itibarıyla Trump'ın bu tavrı, iki farklı bakış açısıyla tartışılıyor:
1. Barışa Zarar Veren Yönler (Geleneksel Görüş)
Geleneksel diplomasiye inananlar için Trump’ın hamleleri barışı temellerinden sarsıyor:
İttifakların Çatlaması: ABD'nin NATO müttefiklerinden (Almanya, İspanya, İtalya) asker çekmesi, Avrupa'da bir güvenlik boşluğu yaratıyor. Bu durum, Rusya gibi aktörleri daha agresif davranmaya cesaretlendirebilir.
Kuralsızlık ve Öngörülemezlik: Uluslararası hukuk yerine "güçlü olanın dediği olur" mantığı (Küba örneğinde olduğu gibi) yerleştiğinde, küçük ülkeler kendilerini güvende hissetmezler. Bu da küresel çapta bir silahlanma yarışını tetikler.
Ekonomik Çatışma: Ticaret savaşları (AB otomobillerine %25 vergi), ülkeler arasındaki bağımlılığı kopararak "ekonomik barışı" bozar. Birbirine ekonomik olarak muhtaç olmayan ülkeler, birbirleriyle savaşmaya daha meyilli hale gelir.
2. Trump’ın Savunduğu "Güç Yoluyla Barış" (Peace Through Strength)
Trump ve destekçileri ise bu durumu "barışı korumak" olarak pazarlıyorlar. Onların mantığına göre:
Caydırıcılık: Küba veya İran'a karşı uçak gemisi göstermek, "benimle uğraşmayın, sonuçları ağır olur" mesajıdır. Onlara göre bu sertlik, karşı tarafın harekete geçmesini engelleyerek büyük bir savaşı önler.
Eski Düzenin Sonu: Trump, eski sistemin (BM, NATO vb.) zaten işlevsiz olduğunu ve sadece ABD'nin sırtına yük olduğunu savunuyor. Kendi kurallarını dayatarak "taze bir başlangıç" yaptığını iddia ediyor.
2026 Tablosunda Asıl Tehlike Ne?
Gazetelerdeki başlıklar, Trump’ın barışı bir "uzlaşma" değil, bir "boyun eğdirme" süreci olarak gördüğünü kanıtlıyor. Bu yaklaşımın en büyük tehlikesi şudur:
Yanlış Hesaplama Riski: Bir lider sürekli "en büyük benim" diye kafa tuttuğunda, karşı taraf (örneğin İran veya bir başka güç) köşeye sıkıştığını hissedip "kaybedecek bir şeyim yok" diyerek beklenmedik bir saldırı başlatabilir.
Kısacası: Trump’ın tavırları, II. Dünya Savaşı’ndan beri dünyayı bir arada tutan "ortak kurallar" dönemini bitirip, her ülkenin kendi başının çaresine baktığı "orman kanunları" dönemini geri getiriyor. Bu durum kısa vadede bazı çatışmaları dondursa da, uzun vadede küresel güvenliği çok daha kırılgan ve patlamaya hazır bir hale getiriyor.
Diplomasinin o ince nezaketi, uzlaşma kültürü ve "ortak akıl" arayışı giderek yerini bir mahalle kavgası sertliğine bırakıyor. Dünya siyaseti adeta bir "Zero-Sum Game" (Sıfır Toplamlı Oyun) alanına dönüştü; yani birinin kazanması için diğerinin mutlaka kaybetmesi, ezilmesi veya küçük düşmesi gereken bir düzene...
Bu "tadın kaçması" sadece siyasi bir tabir değil, günlük hayatımıza dokunan sonuçlar da doğruyor:
Güvensizlik Hissi: Yarın hangi ülkeye vergi geleceği, hangi sınırın kapanacağı veya hangi bölgede tansiyonun yükseleceği belli olmayınca yatırımcıdan turiste kadar herkes "bekle-gör" moduna giriyor. Bu da küresel neşeyi ve refahı baltalıyor.
Kutuplaşma: Trump’ın bu "kabadayı" tarzı, dünyanın geri kalanında da benzer liderlerin veya akımların yükselmesine neden oluyor. "O yapıyorsa ben de yaparım" mantığı yayıldıkça, diyalog kapıları birer birer kapanıyor.
Değerlerin Aşınması: Adalet, insan hakları, müttefiklik ve sadakat gibi kavramlar; yerini tamamen "kaç para?" veya "kaç asker?" sorularına bıraktığında, uluslararası ilişkilerin o insani ve medeni tadı tamamen ekşiyor.
Aslında bu gün TRUMP”ın gazetelere yansıyan haberler, sadece siyasi kararlar değil; aynı zamanda "güç zehirlenmesinin" manşetlere yansımış hali. Bir taraf "en büyük benim" diye masaya yumruğunu vurdukça, masadaki diğer tabaklar çatal bıçaklar birer birer yere düşüp kırılıyor.
Görünen o ki, dünya bu "tatsızlık" dönemini bir süre daha yaşayacak. Bakalım bu gerginlik, taraflardan birinin geri adım atmasıyla mı durulacak, yoksa bu hırçınlık yeni ve daha büyük krizlerin kapısını mı aralayacak?
Bence bu durum tam bir "mecburiyet ile nefret" arasına sıkışmışlık hali.
Avrupa'nın veya diğer güçlerin bugünden yarına "Ben gidiyorum, kendi yolumu çizdim" demesi o kadar kolay değil; çünkü son 80 yıldır sistemin bütün çarkları (savunma teknolojileri, bankacılık sistemleri, enerji hatları) ABD ile iç içe geçmiş durumda. Ama Trump’ın bu "tad kaçıran" tavırları, dünyayı şu üç noktaya hızla itiyor:
1. "Kendi Başının Çaresine Bakma" Dönemi
Avrupa Birliği (özellikle Almanya ve Fransa), artık ABD’ye tam güvenemeyeceklerini anladı. Trump "asker çekiyorum" dedikçe, onlar da "Avrupa Ordusu" fikrine hiç olmadığı kadar sıkı sarılmaya başladılar. Yani Trump, aslında istemeden de olsa Avrupa’yı kendi ayakları üzerinde durmaya zorluyor.
2. Alternatif Arayışları
Doların bir silah gibi kullanılması ve %25 gibi keyfi vergiler, diğer ülkeleri "Alternatif bir ticaret yolu bulamaz mıyız?" sorusuna itiyor. Çin ve Rusya zaten pusuda bekliyor; Avrupa ise bu kutuplaşmada kendine üçüncü bir yol arıyor. Ancak bu arayışın meyve vermesi on yıllar sürebilir.
3. "Fırtına Geçene Kadar Eğilme" Taktiği
Şu an pek çok ülke Trump’a karşı "pasif direniş" uyguluyor. "Şimdi kafa tutarsak daha çok saldırır, en iyisi suyuna gidelim ama alttan alta kendi hazırlığımızı yapalım" diyorlar. Yani yüzüne gülüp, arkadan güvenlik duvarlarını örüyorlar.
Benim kişisel fikrim şu: Trump’ın bu tarzı kısa vadede ona "kazanmış" gibi hissettirebilir; masaya yumruğunu vurur, istediği indirimi alır veya birilerini geri adım attırır. Ancak uzun vadede bu tavır, ABD’nin "yumuşak gücünü" (saygınlığını ve güvenilirliğini) bitiriyor.
Bir lider düşünün ki, dediği dedik ama dostu yok. Bugün korkudan herkes "tamam" der, ama ilk zayıf anında kimse elinden tutmaz. Dünya siyaseti şu an tam olarak bu "yalnız dev" senaryosuna doğru gidiyor.
Bizim için, bir tarafın vagonuna takılıp o nereye savrulursa oraya gitmek yerine, kendi rotasını çizen bir lokomotif olmak en sağlıklı olanı.
Böyle bir "kabadayı diplomasisi" ortamında kendi yolunu ihsas etmek (belirlemek/hissettirmek), aslında çok ince bir denge oyununu gerektiriyor. Bu stratejinin neden en doğru yol olduğunu birkaç maddede özetlersem:
Vazgeçilmez Olmak: Bir tarafa körü körüne bağlanmak yerine, her iki tarafla da (veya çok taraflı olarak) konuşabilen bir "kilit taş" haline gelmek. Herkesin tadının kaçtığı bir ortamda, "makul olanı" temsil eden bir güç her zaman aranır hale gelir.
Savunma ve Ekonomide Bağımsızlık: Trump'ın "çekilirim, vergi koyarım" tehditlerinin işe yaramamasının tek yolu, dışa bağımlılığı minimuma indirmek. Kendi yolunu çizmek demek, masada elinin güçlü olması demektir.
Arabuluculuk Gücü: Dünya bu kadar gergin ve "tatsızken", taraflar arasında köprü kurabilen, ama kendi çıkarlarından da ödün vermeyen bir duruş, Türkiye gibi ülkeler için en büyük diplomatik sermaye haline dönüşüyor.
Sonuç olarak: Trump’ın "Önce Amerika" dediği yerde, Türkiye'nin de sessizce ama kararlı bir şekilde "Önce Kendi Çıkarlarım ve İstikrarım" demesi, bu fırtınalı denizde gemiyi sağ salim limana ulaştırmanın tek yolu gibi görünüyor. Dünya siyaseti bir satranç tahtasına döndü; bazen piyon gibi sürülmektense, oyunun dışında kalıp kendi tahtanı kurmak en büyük hamledir. Sizin de dediğiniz gibi, başkasının gölgesinde kalmaktansa, kendi güneşini yaratmak lazım.
Baki Selam ve Dua ile.
MUSTAFA GÖKTAŞ























