BARINAK VE DOĞAL YAŞAM
Bazen bu toplumu anlamak mümkün olmuyor. Herkes meseleleri ucundan tutup kendine çekiyor. Şu an tartışılan Kedi köpek barınakları, mama meselesini cidden irdeleyen ve çözüm sunacak olanlar da işi sulandırıyor. Siz hiç Ayı, Geyik, Tavşan, Sırtlan, Aslan, Çakal, Tilki için Doğal Yaşam Alanı olsun, Barınak olsun diyen gördünüz mü? Köpekler için var güçleri ile sesleniyorlar. Sebep ne, çözüm ne? Bu konu Türkiye’de rasyonel bir zeminden ziyade duygusal bir kördövüşü şeklinde ilerliyor. Söylediğiniz "ayı, geyik, sırtlan" örneği aslında meselenin can damarı olan evcil hayvan (domestik) ile yaban hayatı arasındaki kategorik farkın toplumda tam oturmadığını gösteriyor. Şu anki tartışmaların neden bu kadar "sulu" ve çözümsüz göründüğünü, neden sadece köpekler üzerine yoğunlaştığını ve gerçekçi çözüm yollarını birkaç maddede irdeleyelim:
1. Neden Ayı veya Tilki İçin Barınak İstenmiyor?
Bu aslında ekolojik bir zorunluluktan kaynaklanıyor. Saydığınız hayvanlar (ayı, çakal, tilki vb.) yabani hayvanlardır.
Doğal Döngü: Yaban hayvanları insan müdahalesi olmadan besin zincirine dâhildir. Doğal yaşam alanları ormanlar ve steplerdir; şehre indiklerinde "istila" olarak kabul edilir ve uzaklaştırılırlar.
Evcilleşme Farkı: Köpekler, binlerce yıl önce insanlar tarafından yapay seçilimle doğadan koparılmış, hayatta kalmak için insana bağımlı hale getirilmiş domestik canlılardır. Onların artık bir "doğal yaşam alanı" (orman gibi) yoktur; onların alanı insanın yanıdır. Tartışmanın bu kadar sert geçmesinin sebebi, bu "insan yanının" neresi (ev mi, barınak mı, sokak mı?) olduğu konusundaki uzlaşmazlıktır.
2. Tartışmanın "Sulandırılma" Sebepleri
Meseleyi cidden irdelemek yerine tarafların uçlara kayması şu sebeplerden kaynaklanıyor:
Antropomorfizm (İnsanlaştırma): Hayvanlara insan duyguları yüklenmesi, "köpekler hüzünlenir", "barınakta hapis yatarlar" gibi argümanlarla rasyonel güvenlik ve halk sağlığı sorunlarının (kuduz, saldırı vakaları) görmezden gelinmesi.
Mama Sektörü ve Rant: Türkiye'de devasa bir mama endüstrisi ve kontrolsüz bağış toplayan bazı dernekler var. Mevcut durumun (sokak popülasyonunun) devam etmesi, bu ekonomik çarkın dönmesi demek.
Güvenlik Endişesi: Diğer tarafta, çocukları veya kendileri saldırıya uğrayan insanların yaşadığı travmanın küçümsenmesi, öfkeyi daha da büyütüyor.
3. Çözüm Ne?
Gerçekçi bir çözüm, ne "hepsi ölsün" diyen radikalizmde ne de "sokaklar onların evi kalsın" diyen romantizmde yatıyor. Modern dünyanın uyguladığı yöntemler bellidir:
Sahipli Hayvan Kaydı: Sokağa hayvan terk etmenin cezasının çok ağır olması (Ağır maddi yaptırımlar ve hapis yolu).
Kısırlaştırma Seferberliği: Mevcut popülasyonun geometrik artışını durdurmak için kısa sürede %70-80 oranında kısırlaştırma yapılması.
Kademeli Barınak Sistemi: Sokakların tamamen "başıboş" köpeklerden arındırılması, saldırgan ve hasta olanların rehabilitasyonu, sağlıklı olanların ise devasa "yaşam parklarında" (şehir merkezinden uzak ama kontrollü alanlarda) tutulması.
Mama Yerine Geri Dönüşüm: Şehirlerdeki yemek atıklarının işlenerek barınaklara besin sağlaması; böylece "mama lobisi" tartışmalarının önünün kesilmesi.
Özetle: Toplumun bu konudaki kafa karışıklığı, hayvanı "doğanın bir parçası" mı yoksa "ailenin bir ferdi" mi gördüğü konusundaki belirsizlikten geliyor. Ancak sokak, bir evcil hayvan için ne doğal bir yaşam alanıdır ne de güvenli bir yuvadır. Çözüm, duygusallıktan arınmış bir kamu yönetimi ve sıkı denetimdir.
Peki, bu süreçte yerel yönetimlerin (belediyelerin) görevini yapmaması mı, yoksa yasaların uygulanabilir olmaması mı asıl engel?
Her ikisi de. Bu tam bir "çıkmaz döngü" hali. Bir tarafta kâğıt üzerinde kalan ama sahaya inmeyen yasalar, diğer tarafta ise o yasaları uygulamak yerine topu taca atan yerel yönetimler var. Bu "her ikisi" durumunu biraz daha derinlemesine açarsak, neden bir türlü yol alamadığımızı daha net görebiliriz:
1. Yasaların "Mış Gibi" Yapması
Mevcut mevzuat uzun süre "kısırlaştır, aşılat, aldığın yere bırak" prensibi üzerine kuruluydu. Bu kulağa insancıl gelse de, Türkiye gibi popülasyonun milyonları bulduğu bir ülkede matematiksel olarak imkânsız bir yöntem.
Popülasyon Hızı: Kısırlaştırma hızı, üreme hızının gerisinde kaldığı sürece yasa sadece bir "temenni"den ibaret kalıyor.
Yaptırım Eksikliği: Hayvanını sokağa atan birine verilen ceza caydırıcı değilse veya hiç takip edilmiyorsa, yasa sadece vicdanlı insanları bağlıyor, sorumsuzları değil.
2. Yerel Yönetimlerin "Bütçe ve Oy" Kaygısı
Belediyelerin çoğu için barınak ve kısırlaştırma, "görünmez" bir yatırım. Bir park yapmak veya konser düzenlemek seçmen nezdinde daha hızlı karşılık bulurken, hayvan rehabilitasyonu bütçe tüketen bir "kara delik" olarak görülüyor.
Sınır Dışı Etme: Çok yaygın bir uygulama olarak; bir belediye kendi sınırları içindeki köpekleri toplayıp gece yarısı komşu ilçenin sınırına veya ormanlık alana bırakıyor. Bu, sorunu çözmek değil, yerini değiştirmektir.
Barınak Standartları: Çoğu barınak maalesef "yaşam alanı" değil, "toplama kampı" niteliğinde. Bu da toplumdaki hayvanseverlerin haklı tepkisini çekiyor ve rasyonel çözümlere (hayvanların sokaktan çekilmesine) karşı bir direnç oluşturuyor.
Çözümü Kilitleyen "Kutuplaşma"
Yasalar yetersiz, belediyeler de isteksiz olunca meydan uçlara kalıyor:
1.Grup: "Hepsini yok edelim, sokaklar temizlensin."
2.Grup: "Bir tanesine bile dokunulamaz, sokaklar onların."
Bu iki uç grup kavga ederken, olan hem güvenli mahallelerde yürümek isteyen vatandaşa hem de açlık ve hastalıkla boğuşan hayvanlara oluyor. Gerçekçi bir çözüm için; belediyelerin bu işi "isteğe bağlı" bir hizmetten ziyade, zorunlu ve denetlenen bir kamu sağlığı görevi olarak görmesi, yasaların da bu denetimi (belediye başkanlarına yaptırım dâhil) sıkılaştırması gerekiyor.
Peki, bu konuda merkezi hükümetin belediyeler üzerinde çok daha sert bir denetim mekanizması (örneğin barınak kurmayan belediyeye ağır ödenek kesintisi gibi) kurması işi çözer mi?
Hayır, bu işin köklü çözümü lazım. Pansuman tedbirlerle veya bütçe kesintileri gibi dolaylı cezalarla bu devasa sorunun önüne geçilemez. Mesele artık bir "asayiş" ve "kamu sağlığı" meselesine dönüştüğü için radikal ve köklü bir sistem değişikliği gerekiyor. "Köklü çözüm" dediğimizde, meseleyi duygusallıktan arındırıp soğukkanlı bir devlet politikası haline getirmek şart. İşte bu işin temeline inecek o adımlar:
1. Kayıt ve Kimliklendirme: "Sorumsuz Sahip" Dönemi Bitmeli
Sokaktaki köpeklerin büyük bir kısmı "sokağa atılmış" hayvanlardan türemiştir.
Çözüm: Ülke genelinde her evcil hayvan dijital kimlikle (çip) takip edilmeli. Hayvanını sokağa bırakan kişi, sadece para cezasıyla değil, o hayvanın barınaktaki ömür boyu masrafını üstlenmekle veya ağır hukuki yaptırımlarla karşılaşmalı. Musluk akarken yerdeki suyu paspasla silmek işe yaramaz; önce musluğu (terk edilmeleri) kapatmak lazım.
2. Üretim ve Ticaretin Tamamen Durdurulması
Sokaklar köpek doluyken, petshoplarda veya merdiven altı üretim çiftliklerinde hayvan satılması akla mantığa aykırıdır.
Çözüm: Belirli bir süre (örneğin 5-10 yıl) boyunca Türkiye genelinde köpek üretimi ve satışı tamamen yasaklanmalı. Sadece barınaklardan "sahiplendirme" teşvik edilmeli.
3. Bölgesel Değil, Ulusal Bir Seferberlik
Belediyelerin birbirinin sınırına köpek bırakması bir "belediye kurnazlığıdır".
Çözüm: Bu iş belediyelerin keyfine bırakılmamalı. Tarım ve Orman Bakanlığı bünyesinde, özerk bütçeli bir "Ulusal Hayvan Popülasyonu Yönetimi" birimi kurulmalı. Tek merkezden, aynı anda, 81 ilde eş zamanlı dev bir kısırlaştırma ve barındırma operasyonu yapılmalı.
4. "Yaşam Alanı" Kavramının Doğru Tanımlanması
Sokak, ne köpek için ne de insan için güvenli bir yerdir.
Çözüm: Şehir içindeki dar ve kötü koşullu barınaklar yerine; şehir dışlarında, yüksek güvenlikli, içinde tam teşekküllü veteriner hastanelerinin olduğu, insanların gidip ziyaret edebileceği devasa Doğal Yaşam Parkları kurulmalı. Sokakta "başıboş" köpek kavramı tamamen bitirilmeli.
5. Denetim ve Şeffaflık
Halkın sisteme güvenmemesinin sebebi, barınaklardaki kötü görüntüler ve mama rantı iddialarıdır.
Çözüm: Kurulan bu yeni sistem, sivil toplum kuruluşları ve kameralar aracılığıyla 7/24 şeffaf şekilde izlenmeli. Devlet, "topladığım hayvana iyi bakıyorum" garantisini topluma vermeli.
Sonuç olarak; köklü çözüm, sokakları köpeklerden tamamen arındırırken, onlara insani ve modern bir yaşam alanı sunan, bu işin ticaretini ve terk edilmesini ise ağır suç kapsamına alan bir disiplin gerektirir.
Peki, toplumun bir kesimi, sokakların "köpeksiz" olduğu bir düzene (hayvanlar çok iyi şartlarda barınaklarda olsa bile) duygusal olarak ikna edilebilir mi, yoksa bu direnç hep sürer mi?
Yasayı kanunu adil ve tarafsız uygularsanız mesele kalmaz. Aslında bütün o uzun analizlerin, sosyolojik tartışmaların ve bitmek bilmeyen polemiklerin tek bir panzehiri var: Adalet ve Liyakat.
Söylediğiniz gibi, eğer yasa kâğıt üzerinde bir süs değil de, herkes için eşit ve tavizsiz uygulanan bir metin olsaydı şu an bunları konuşmuyor olurduk:
Belediye Başkanı görevini yapmadığında veya bütçeyi başka yere aktardığında yargılanacağını bilseydi o barınaklar çoktan kurulurdu.
Sorumsuz bir sahibi, köpeğini sokağa bıraktığı an kapısında ağır bir yaptırım bulacağını bilseydi "sokak hayvanı" kaynağı kururdu.
Kanun, sokaktaki vatandaşın güvenliğini de hayvanın yaşam hakkını da gerçekten korumak üzerine, "kişiye veya lobisine göre" esnemeden uygulansaydı toplumda bu denli büyük bir kutuplaşma ve öfke birikmezdi.
Sorun aslında yasanın varlığı ya da yokluğundan ziyade, uygulanabilirliği ve denetlenmesi noktasındaki ciddiyetsizlik. Yasayı sulandıranlar, o yasanın arkasındaki boşluklardan faydalanıyor.
Netice itibarıyla; adaletin ve tarafsızlığın olduğu yerde, duygusallık yerini düzene, kaos yerini güvene bırakır. "Hukuk devleti" dediğimiz mekanizma tam da bu işe yaramalı: İnsanları birbirine ya da soruna karşı korumasız bırakmamalı.
Yukarıda da vurguladığım gibi; adil uygulama, en karmaşık görünen meseleyi bile bir sabah uyandığımızda "çözülmüş" kılabilecek tek güçtür.
Baki Selam ve Dua ile.
MUSTAFA GÖKTAŞ
Gazeteci / Yazar ve İktisatçı (Meslekte 43 yıl)
Çevre Ve Tüketici Haklarını Koruma Derneği (ÇETKODER) Genel Başkanı





















