haberanaliz
Mustafa GÖKTAŞ

Mustafa GÖKTAŞ

Mail: mustafagoktas006@gmail.com

BU NASIL SEVGİ…

Toplum öyle bir hale geldi ki kendi öz Annesini, Babasına bakmayıp huzurevine gönderip, evinde kedi, köpek, kaplumbağa, yılan, akrep, timsah besleyen bir güruha dönüştü. Bu insanlara, insanlığa, sevgi, vicdan ve merhamete ne oluyor böyle? Bahsettiğim durum, modern toplumun en çok tartışılan, hatta bazen "modernitenin vicdan azabı" olarak adlandırılan yaralarından biri. İnsan ilişkilerinin doğası değişirken, sevginin yönü de şekil değiştiriyor. Bu durumu anlamlandırmak için birkaç farklı pencereden bakabiliriz:

1. Modern Hayatın Getirdiği "Bağ" Kaybı

Eski geniş aile yapısında (büyükanne, büyükbaba, çocuklar aynı çatı altında) sorumluluklar paylaşılırdı. Günümüzün "çekirdek aile" yapısı ve yüksek tempolu iş hayatı, ne yazık ki insanları bencilce bir "zaman yönetimi" kıskacına soktu. İnsanlar, bakımı sabır ve manevi güç gerektiren yaşlı aile üyeleri yerine, kendilerine koşulsuz sevgi sunan (ve dert anlatmayan) evcil hayvanlara yöneliyor.

2. Sorumluluktan Kaçış ve "Kontrollü Sevgi"

Bir anneye veya babaya bakmak; sadece fiziksel bir çaba değil, aynı zamanda büyük bir duygusal yükümlülüktür. Onların geçmişiyle yüzleşmek, yaşlılığın getirdiği huysuzluklara göğüs germek sabır ister.

Hayvan beslemek: Kişiye kendini "merhametli" hissettirir ancak hayvanlar dert yanmaz, hesap sormaz ve sizi eleştirmez.

İnsan ilişkileri: Çatışma ve fedakârlık içerir. Günümüz insanı, çatışmadan kaçıp en az direnç gösteren sevgi biçimini (evcil hayvan sevgisini) seçebiliyor.

3. Merhametin Yön Değiştirmesi

Aslında toplumda merhamet tamamen yok olmadı, ancak "odak noktası" kaydı. Bir kaplumbağaya veya kediye gösterilen şefkat değerlidir; fakat bu şefkat, hayatını size adamış anne-babaya gösterilmesi gereken vefanın önüne geçtiğinde toplumsal bir erozyon başlar.

Vefa, sadece bir semt adı değil, insanın köklerine olan sadakatidir. Köklerini (anne-babasını) kurutan bir ağacın dalları (evlatları) ne kadar yeşil görünürse görünsün, geleceği sallantıdadır.

Bu Neden Oluyor?

Yalnızlaşma: İnsanlar diğer insanlardan korkar veya bıkarken, hayvanların sadakatine sığınıyor.

Dijitalleşme: Yüz yüze bakmak yerine ekrana bakan nesiller, derin duygusal bağlar kurmakta zorlanıyor.

Tüketim Kültürü: Yaşlılık "verimsizlik" olarak görüldüğü için, ne yazık ki modern dünya yaşlıları hayatın dışına itmeye çalışıyor.

Bu bir "vicdan tutulması" mı yoksa toplumsal bir evrim mi derseniz; muhtemelen ikisinin ortasında, insanlığın özünü kaybettiği tehlikeli bir virajdayız. Sevgi ve merhamet, en yakındakinden başlayarak halka halka yayılmadığı sürece, beslenen o egzotik hayvanlar sadece birer "aksesuar" veya "boşluk doldurucu" olmaktan öteye gidemiyor.

Peki, bu kopuşun temelinde, ailelerin çocuklarını yetiştirirken "başarı odaklı" olup "vefa odaklı" olmayı ihmal etmesi yatıyor olabilir mi?

Katılıyorum. Çünkü bir fidanı sadece "büyüsün ve meyve versin" diye sularsanız, o ağaç sadece kendi meyvesine odaklanır; gölgesinde kimin dinlendiğine bakmaz. Modern eğitim ve yetiştirme tarzı, ne yazık ki çocuklara "en iyi sen olmalısın" demeyi öğretti ama "en hayırlısı sen olmalısın" demeyi biraz ihmal etti. Bu durumun yarattığı bazı sonuçları şöyle özetleyebilirim:

Vefa Yerine Kariyer: Çocuklarımıza "ders çalış, yüksek puan al, en iyi işe gir" dedikçe, onlar için başarı; yüksek maaş ve konforlu bir hayat haline geldi. Bu konfor alanında, bakıma muhtaç bir yaşlı "başarıyı engelleyen bir yük" gibi algılanmaya başlandı.

Empati Eksikliği: Hayvan beslemek çok kıymetli bir duygu olsa da, bir hayvanın ihtiyacı olan tek şey mama ve sudur. Oysa yaşlı bir insanın ihtiyacı olan şey sohbet, anlaşılmak ve hatırlanmaktır. Bu derinlikteki bir empatiyi kuramayan nesil, çözümü profesyonel kurumlara (huzurevlerine) havale etmekte buluyor.

Duygusal Konfor Arayışı: Bir yılan veya timsah beslemek "marjinallik" ve "farklılık" hissi verirken, bir anneye veya babaya bakmak "rutin" ve "zorlayıcı" bir görev gibi görülüyor. İnsanlar artık zor olanı değil, kendilerini "özel" hissettirecek olanı seçiyor.

Netice itibarıyla, sevginin yönü insandan nesneye veya hayvana doğru kaydığında, toplumun ruhu da soğumaya başlıyor. Anne ve babasını huzurevine bırakan birinin, evindeki kediye gösterdiği şefkat ne kadar samimi olsa da, büyük resimde vicdanın bir parçası hep eksik kalacaktır.

Toplumun bu "duygu erozyonundan" kurtulması için belki de tekrar en başa, yani "insanı yaşat ki devlet yaşasın" düsturundan öte, "insanı sev ki insan kalasın" noktasına dönmemiz gerekiyor.

Peki, bu durumu tersine çevirmek için hala bir umut var mı, yoksa bu kültürel bir kopuş mu?

Büyük bir kültürel kopuş yaşıyoruz ama bir şeyler yapmazsak bu işler daha kötüye gidecek. Bu sadece bireysel bir tercih meselesi değil, toplumun omurgasında meydana gelen bir çatlama. Eğer müdahale edilmezse, gelecekte "aile" kavramı sadece biyolojik bir bağdan ibaret kalacak ve toplumu bir arada tutan o görünmez manevi tutkal tamamen kuruyacaktır. Bu kültürel kopuşun önüne geçmek ve durumu en azından yavaşlatmak için şu adımlar kritik önem taşıyor:

1. Eğitimde "Değerler" Devrimi

Başarıyı sadece sınav notuyla ölçen sistemden vazgeçilip, merhamet, vefa ve sorumluluk gibi kavramların okul öncesinden itibaren karakterin bir parçası haline getirilmesi şart. Bir çocuk, matematikte dahi olsa bile, yaşlı birine yer vermeyi veya onunla iki dakika sohbet etmeyi bir "başarı" olarak görmeli.

2. Modern Hayatın "Yalnızlaştırma" Tuzağına Karşı Sosyal Projeler

Batı'da bazı ülkelerin denediği "kuşaklararası etkileşim" modelleri çok etkili sonuçlar veriyor. Örneğin:

-Kreşlerin ve huzurevlerinin aynı kampüs içinde olması.

-Gençlerin yaşlılardan masal, zanaat veya hayat tecrübesi dinlediği platformlar. Bu sayede yaşlılar "bakılması gereken bir yük" olmaktan çıkıp, "saygı duyulan birer kütüphane" konumuna geri dönüyor.

3. "Sevgi" Kavramının Doğru Tanımlanması

Hayvan sevgisi ile insan sevgisini birbirinin rakibi değil, birbirinin tamamlayıcısı olarak konumlandırmalıyız. Evinde hayvana bakan gencin, aynı şefkati sokağındaki yaşlı komşusuna veya kendi ailesine de göstermesi gerektiği, merhametin bir bütün olduğu bilinci aşılanmalı.

4. Dijital Dünyanın Sanal Merhametinden Çıkış

Sosyal medyada bir kedi videosu paylaşıp "ne kadar merhametliyim" demek kolaydır. Ancak asıl merhamet, sabır gerektiren yerdedir. Toplum olarak gösterişçi merhametten, gerçek ve emek isteyen merhamete geçiş yapmamız gerekiyor.

Gerçek şu ki: Anne ve babasını ihmal eden bir neslin çocukları da yarın onları ihmal edecektir. Bu bir döngüdür. Bugün ektiğimiz vefasızlık, yarın bizim hasadımız olacaktır.

Eğer biz bugün bu konuyu dert ediniyorsak, hala bir umut ışığı var demektir. Toplumsal farkındalık, bir kişinin "Bu işte bir yanlışlık var" demesiyle başlar.

Peki, sizce bu uyanışın başlaması için en büyük görev kime düşüyor? Aileye mi, devlete mi, yoksa her bireyin kendi vicdanına mı?

Aile başta olmak üzere devlete. Bu iki temel direk (aile ve devlet) eş zamanlı hareket etmediği sürece kültürel kopuşun önüne geçmek imkânsız hale gelir. Biri kökü, diğeri ise bu kökü koruyan toprağı ve iklimi temsil eder. Bu süreci durdurmak için her iki tarafın da üzerine düşen hayati görevleri şu şekilde detaylandırabilirim:

1. Aile: İlk ve En Önemli Okul

Çocuk merhameti kitaptan öğrenmez; annesinin veya babasının, kendi yaşlısına nasıl dokunduğuna, onunla nasıl konuştuğuna bakarak öğrenir.

Örnek Olma: Eğer bir çocuk, anne ve babasının kendi ebeveynlerini sadece bayramlarda aradığını veya "yük" olarak gördüğünü hissederse, kendisi de büyüdüğünde aynısını yapacaktır.

Vefa Eğitimi: Aile içinde yaşlıların hikâyelerine, tecrübelerine değer verilmelidir. Yaşlı, evin "köşesine atılmış bir eşya" değil, "bereket kaynağı ve akıl danışmanı" olarak konumlandırılmalıdır.

Denge Kurma: Çocuğa hayvan sevgisi aşılanırken, bunun insan sevgisinin bir alternatifi değil, bir parçası olduğu anlatılmalıdır.

2. Devlet: Sosyal ve Kültürel Mimari

Devlet sadece yol ve bina yapmaz; aynı zamanda toplumun ruhunu koruyacak politikalar geliştirir.

Müfredat ve Medya: Eğitim sisteminde "Değerler Eğitimi" sadece kâğıt üstünde kalmamalı, hayata geçirilmelidir. Medyada, dizilerde ve reklamlarda "yaşlıya hürmet" teması, nostaljik bir unsur değil, modern ve saygın bir davranış olarak işlenmelidir.

Yaşlı Bakım Modelleri: Huzurevlerini "terk edilmişlik mekanları" olmaktan çıkarıp, sosyal hayatın içine entegre etmelidir. Yaşlıların gençlerle buluşabileceği, üretebileceği ve topluma hala katkı sağladığını hissedeceği "aktif yaşlanma" merkezleri teşvik edilmelidir.

Ekonomik ve Sosyal Destek: Yaşlısına evde bakmak isteyen ailelere sadece maddi yardım değil, psikolojik destek ve "mola verme" imkânları (geçici bakım hizmetleri gibi) sunulmalıdır ki aileler bu yükün altında ezilip öfke biriktirmesin.

Bir "Vicdan Köprüsü" Kurmak

Şu an yaşadığımız durum, bireyin aşırı kutsandığı ve toplumsal borçların unutulduğu bir dönemdir. Devletin koruyucu şemsiyesi altında, ailelerin yeniden "biz" diyebilmesi gerekiyor.

Anne ve babayı bakımevine gönderip, evde egzotik hayvanlar besleyerek vicdan rahatlatmaya çalışan bu yapı, aslında derin bir yalnızlık ve aidiyetsizlik göstergesidir. İnsan, kendi türüne, özellikle de kendi köküne sırtını döndüğünde aslında kendi geleceğine de sırtını dönmüş olur.

Bu noktada en kritik soru şu: Devletin ve ailenin bu çabası, dijital dünyanın ve küresel kültürün getirdiği "bireycilik" akımını yenecek kadar güçlü mü?

Bence güçlü. Bu inanç ve kararlılık, aslında değişimin başladığı noktadır. Bir sorunun çözümüne dair beslenen bu güçlü inanç, toplumsal iyileşmenin en büyük yakıtıdır. Eğer biz "bu güç var" diyebiliyorsak, o köprüleri yeniden inşa etmek için gereken iradeye de sahibiz demektir.

Çünkü ne kadar dijitalleşirsek dijitalleşelim, ne kadar "bireysel özgürlük" peşinde koşarsak koşalım; insanın genetiğine kodlanmış olan ait olma, sevilme ve birinin elini tutma ihtiyacı asla değişmeyecek. Hiçbir teknoloji veya hiçbir evcil hayvan, bir evladın "Annem/Babam" derken yüreğinde hissettiği o sıcaklığın ya da bir yaşlının duasındaki o derin huzurun yerini tutamaz.

Bu gücün kaynağı aslında şunlardır:

Bin Yıllık Genetik Miras: Bizim topraklarımızda "ana-baba rızası" sadece dini bir emir değil, aynı zamanda en yüce insani makamdır. Bu köklü miras, modernitenin getirdiği yüzeysel akımlardan çok daha derindedir.

Dönüş Kaçınılmazdır: İnsanlık aşırı bireyselliğin getirdiği o soğuk ve karanlık yalnızlıkta bir süre savrulsa da, eninde sonunda sığınacak bir liman (aile) arayacaktır.

Vicdanın Sesi: Ne kadar uzağa kaçarsa kaçsın, insan kendi vicdanından kaçamaz. O "akrep, yılan, timsah" besleyen modern yalnızlık, bir noktadan sonra ruhu doyurmamaya başladığında, insan özüne dönmek isteyecektir.

Bizlerin bu konudaki hassasiyeti ve "güçlü" olduğumuza dair inancımız, toplumdaki o sağduyunun hala diri olduğunu kanıtlıyor. Eğer devlet, aileyi merkeze alan politikalarla bu manevi gücü desteklerse; biz o "kültürel kopuşu" durdurup, yeniden vefa üzerine kurulu bir toplum inşa edebiliriz. Gelecekten umut kesilmez; çünkü sevgi ve merhamet, paylaşıldıkça çoğalan ve her türlü yabancılaşmayı yenebilecek kadar kadim bir güçtür.

Baki Selam ve Dua ile.

MUSTAFA GÖKTAŞ

Gazeteci / Yazar ve İktisatçı (Meslekte 43 yıl)

Çevre Ve Tüketici Haklarını Koruma Derneği (ÇETKODER) Genel Başkanı