Ufuk SÖYLEMEZ

Ufuk SÖYLEMEZ

Mail: usoylemez@gmail.com

Önce İzmir, sonra Ekonomi…

Bir hafta süreyle seyahatlerim nedeniyle ara verdiğimiz yazılarımıza başlarken, yaşanan olayların ve iç-dış ekonomi-politik gelişmelerin nasıl da baş döndürücü bir yoğunlukta geçtiğini görünce doğrusu şaşırıyor insan. O nedenle, ekonominin “hal-i pür melalini” daha sonraki yazımıza bırakmak daha doğru olacak sanki.
*
·         Öncelikle Ege denizi açıklarında meydana gelen ve ne yazık ki güzel İzmir’i ve çevresini kötü etkileyen deprem felaketiyle karşı karşıya kaldık maalesef.
Benim İzmir’e ve İzmir halkına karşı çok özel ve samimi, sevgi ve şükran duygularım vardır. İki dönem üst üste (20. ve 21. dönem) İzmirliler oylarıyla beni İzmir Milletvekili olarak, Ankara’ya Parlamento’ya gönderdiler. Bu esnada İzmir’in hemen her ilçesinde –beldesinde ve birçok köyünde dostlarımız, çalışmalarımız ve unutulmaz anılarımız vardır.
Depremde yaşamını yitiren yurttaşlarımıza Allah’tan rahmet, yakınlarına ve sevenlerine baş sağlığı ve sabırlar dilerim. Yaralı vatandaşlarımıza ise, acil şifalar temenni ederim.
Depremin değil, yanlış ve hatalı yapılaşmanın ve binaların öldürdüğü gerçeği ile bir kez daha karşı karşıyayız ne yazık ki.
Çürük zeminlere inşa ve imar ruhsatı verilerek yapılan, malzeme ve mühendislik hataları ve denetimsiz inşa edilen binalar, bunlara son yıllarda sık sık getirilen imar afları ile yetersiz denetimin sonunda, trajik can kayıpları ve büyük maddi zararlarla karşı karşıya kalınıyor acıdır ki.
Japonya’da, Kaliforniya’da 7 şiddetinde ve sık sık olan depremlerde neredeyse tek bir binada bile çatlak olmazken, Türkiye’de, denizde ve 100 km ötede gerçekleşen 6,6 şiddetindeki depremde 100’e yakın can kaybı, 1000’i bulan yaralı ve yüzlerce yıkılan ve ağır hasar gören binalarla karşı karşıyayız bugün.
Hâlbuki deprem gerçeğinin farkında olarak, 1999 depreminden sonra “deprem vergisi” adıyla getirilen, bilahare “özel iletişim vergisi” adı verilen, dolaylı vergiler yoluyla 70 milyar TL’ye aşkın olarak toplanan vergilerle, İzmir ve İstanbul gibi büyük kentlerde yapısal dönüşümün bugüne kadar büyük ölçüde tamamlanması bekleniyordu. Gelin görün ki, bu vergilerin neye nasıl harcandığı ve/veya harcanamadığı konusunda yeterli bir bilgilendirme ve şeffaflıktan çok uzağız bugün.
Deprem sonrasında, Afet-Arama Kurtarma çalışmalarında gösterilen dayanışma, gayret ve başarıyı, keşke binaların yapım aşamasında, zemin ve bina kalitesinde, yeterli denetimlerde ve önlemlerde de gösterebilseydik diye düşünmeden edemiyor insan doğrusu.
*
·         Bugün ABD Başkanlık seçimleri yapılacak. Trump mı, Biden mı tartışmaları ABD’nin genelde bölgemize, özelde ise ülkemize yönelik politika ve bakışının nasıl olacağına yönelik olarak merak ediliyor.
Ancak, ABD müesses nizamının, Başkanların şahsi politikaları ve kimliğinden önemli ölçüde bağımsız olduğu ve fazlaca etkilenmediği de bilinen bir gerçek.
Biden da gelse, Trump da gelse, örneğin Kıbrıs’ta, Suriye’de ABD politikalarının Türkiye lehine değişeceğini ummak aşırı iyimserlik olur.
Otoriter kapitalizmin ve popülizmin ağababası olan Trump ve onun taklitçisi Bolsonaro vb. gibi liderlerin, demokratik hukuk devleti ve diplomasi alanındaki karnelerinin ve salgınla mücadeledeki popülist uygulamalarının ise, geniş kesimleri rahatsız ettiği aşikar.
ABD Başkanının, T. Erdoğan’la “kişisel diyalog” geliştirmesi, ABD’nin örneğin S-400’ler konusunda, Dağlık Karabağ’da veya Kıbrıs’ta ya da kukla bir Kürdistan oluşturma niyetinde, Türkiye lehine bir getirisi olduğunu kimse söyleyemez.
Zaten devletlerarası ilişkiler ahbap-çavuş ilişkisiyle yürütülemez, yürütülmemelidir.
Kim seçilirse seçilsin, Türkiye’nin bağımsız, üniter ve laik Cumhuriyet rejimine karşı, saygılı ve özenli davranması gerektiği unutulmamalıdır.
Unutulmamasını sağlamak amacıyla da, bilinçli, ciddi, tutarlı olmalı ve ilişkilerin iç işlerine müdahale etmeden “mütekabiliyet” çerçevesinde sürdürülmesi için gerekli olan diplomatik ve kararlı duruş sergilenmesine özen gösterilmelidir.
*
·         Son olarak, laiklik karşıtı odak olan partilerin de, bölücü terör örgütü ile iltisaklı olan partilerin de, Türk demokrasisinde ve rejiminde yeri ve dokunulmazlığı olamaz, olmamalıdır.
Hal böyleyken, 2021 bütçesinde HDP’ye Hazineden, yani ödediğimiz vergilerden 57,5 milyon TL yardım yapılacağı açıklandı.
Söz konusu partinin en üst düzey yöneticilerinden, Milletvekillerine, Belediye Başkanlarından, İl yöneticilerine kadar, bölücü terör örgütü PKK/PYD ile olan organik bağları ve iltisakları nedeniyle haklarında çok sayıda soruşturma ve davaların açıldığı, bir çoğunun ise bu suçlardan mahkum olduğu ortadayken, adeta “tavşana kaç, tazıya tut” dercesine Hazineden milyonlarca liralık yardım yapılması, akıl-mantık-hukuk ve vicdanla bağdaştırılacak bir iş değildir.
Bir yandan bölücü-kanlı terörle olağanüstü bir mücadele yapılır ve her gün şehitler verilirken, diğer yandan bunların yuvalandığı terör örgütüyle iltisaklı bir odak haline gelen partilere milyonlarca liranın Türk Hazinesinden aktarılması tam anlamıyla akla ziyan bir durumdur.
Bu duruma ancak “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” sözü ile açıklık getirilebilir. Yazık, hem de çok yazık…