Toprak Deniz İnsan -XV-
Torosların Yankılanan Sesi: Mersin'de Türkü Kültürü, Bozlaklar ve Halil Atılgan'ın İzinde
Serinin on dördüncü bölümünde, Mersinli kadınların dokudukları kültürel mirası, iğne oyasından kilime, çeyiz geleneğinden el sanatlarına uzanan geniş bir yelpazede ele almıştık. Bu bölümde ise, bu toprakların sesine, Torosların yankılanan nağmelerine kulak veriyoruz. Mersin'de türkü kültürü, sıradan bir müzik türü olmaktan öte; coğrafyanın çeşitliliği, iklim şartları, yabani hayvanlar, dağ ve ova dengesiyle şekillenen köklü bir yaşam biçimine dönüşmüştür (Atılgan, 1988). İnsanımız en derin acılarını, hasretlerini ve çevreyle olan imtihanını bu köklü havzada bozlaklarla, yani aslı Orta Asya Türk boylarından Anadolu'ya taşınan o kadim feryat figan çığlığıyla dile getirmiştir (Atılgan, 1998). Torosların o saf organik ruhunu ve konar-göçerlikten doğan kültür etkileşimini ezgilere nakşeden Mersin insanı, doğuşu her zaman bir yaşanmışlığa, bir olaya dayanan bu yakımlarla kendi hafızasını korumuştur (Atılgan, 1988). Bu köklü somut mirası koruyan en önemli kültür emekçilerinden biri olan Halil Atılgan'ın izinde, Mersin'in türkü coğrafyasına gelin birlikte derin bir yolculuk yapalım…
Türküler, bir toplumun can damarı ve ortak hafızasıdır; insanoğlu dilde kendini bulmak istediğinde türkülerin sihirli ve şiirli kudretine sığınır (Atılgan, 1988). Mersin'deki bu zengin halk musikisi geleneği, kıyı ile yaylaların birbirine yakınlığından ve yerleşim birimlerinin yakın zamana kadar konar-göçer olarak hayatlarını sürdürmesinden dolayı muazzam bir renklilik taşır (Atılgan, 1988). Ne var ki modern zamanların getirdiği kontrolsüz kentleşme, köylerin şehirle olan irtibatı ve göç dalgaları, bu geleneksel yapıyı kökünden sarsarak müzikal yapımızı olumsuz yönde etkilemektedir (Atılgan, 1998). Mersin, Tarsus ve Erdemli gibi merkezlerde yaşanan bu göç dalgası ve taassup, ilçe merkezine uzak köylerde dahi telafisi imkânsız bir kültür kaybını peşinden getirmektedir (Atılgan, 1998). Köyünden kopan vatandaş ne köylü ne de şehirli olabilmiş, arabesk denilen melez kültüre yenik düşerek asırlık Türkmeni bozlakları okumak yerine melez şarkılara yönelmiştir (Atılgan, 1998). Oysa bu topraklarda bir bozlak yükseldiğinde; bir koyunun suya inişini, yamaçtan geçen bir göç kafilesi, yani doğanın bozulmamış asıl ruhu bizzat yaşanır (Atılgan, 1988).
Bu yozlaşma kıskacına giren Mersin türkülerinde ses genliği bir sekizli içinde gelişip zaman zaman dışına çıksa da ezgilerdeki o büyüleyici kıvraklık varlığını korumaya çalışmaktadır (Atılgan, 1988). Ezgilerdeki bu kıvraklığın en büyük sebebi parçaların sözlü oyun havaları olmasından kaynaklanmaktadır (Atılgan, 1988). Sözleri Karacaoğlan'a ait olan ve Taşeli bölgesinde asırlardır çığırılan şu meşhur bozlak, çevre ile insanın iç içe geçtiği o eski, bozulmamış asil dönemin en duru ifadesidir:
Şu yüce dağların karı eridi,
Sel oldu gidelim bizim ellere.
Yaylamızı lâle sümbül bürüdü.
Gel oldu gidelim bizim ellere. (Atılgan, 1988).
Halil Atılgan bu bozlak için, kendi memleketinin kara çalısının gül, acı sözlerin ise bal olmasının insanı canı yürekten vuran bir hançer gibi hayranlık uyandırıcı olduğunu belirtir (Atılgan, 1988). Ancak günümüzde, rahmetli Nida Tüfekçi’nin de isabetle belirttiği gibi, balığın denizde yaşayıp da denizi bilmediği bir aymazlıkla bu hazineden habersiz yaşayan icracılar türemiştir (Atılgan, 1995). Müziğimizin özü söz unsuruna dayalı olmasına rağmen, müzik biraz hareketlendiği anda sözlerin ifade ettiği anlamları hiç değerlendirmeden gerdan kırıp göbek atmaya başlayan popüler kültür zihniyeti, halk musikimizin oya gibi işlenmiş tabiiliğine büyük bir darbe indirmektedir (Atılgan, 1995).
Geleneksel değerlerimizin en güzel harcı olan halk musikimiz, derinlemesine daldıkça insanı kendine hayran bırakan uzun havaları ve ağıtları ile yurdun dört yanından buram buram yağmur yemiş toprak kokusu getirir (Atılgan, 1995). Ne var ki, ariflerin gidip de cahillerin kalması yüzünden bugün kültürümüzün her alanında büyük bir ızdırap yaşanmaktadır (Atılgan, 1995). Dinleyici ve icracı için eserin derinliği önemli olmayınca, bir ananın çocuğuna tahta beşikte söylediği o duru Van-Erciş ninnisi bile sahnelerde tempo tutulup göbek atılacak hareketli bir eğlence aracına dönüştürülmektedir (Atılgan, 1995).
Sanat adına yapılan her şeyin ulu orta mubah sayıldığı bu pazar kültüründe, feryatların içi boşaltılmakta ve kültür kaybı günden güne derinleşmektedir (Atılgan, 1995).
İşte bu arabeskleşme ve taassup dalgasına karşı, Mersin ve Tarsus havzasındaki belirli bir yaş kuşağı ve bazı Tahtacı-Alevi köyleri geleneksel ruhu inatla koruyarak asil bir set çekmektedir (Atılgan, 1998). Mersin il sınırları içindeki Kızılbağ, Düğdüören, Dalakderesi ile Tarsus’un Çamalan ve Kaburgediği köyleri yöre müziğine samah ve mengi türleriyle muazzam bir renk katmışlardır (Atılgan, 1998). Tarsus Çamalan ve Kaburgediği, 9/8'lik ritmiyle mengi kültürünün adeta yaşayan merkezidir ve burada Çamalan, Nergizlik ve Türkmen mengisi olmak üzere üç tür mengi aslına uygun şekilde yaşatılmaktadır (Atılgan, 1998). Sahnelerdeki o "Bin Bir Rezalet" yozlaşmasına karşı bu meydanlar, süfli ihtirasların barınamadığı ulvi yapısıyla bu toprakların çevre, inanç ve müzik hafızasını ayakta tutan asıl temiz kaleleridir (Atılgan, 1995; Atılgan, 1998).
Çukurova’yı Mersin-İskenderun sahil şeridinden Güneydoğu Torosların eteklerine ve Taşeli Yaylası’na kadar uzanan bir bütün olarak ele aldığımızda, yöredeki bozlak çeşitleri de bu coğrafi çevreye göre adlar alır (Atılgan, 1998). Makam, gayda, yüksek hava, ağız ve bozlak olmak üzere beş grupta tolanmakta olan bu serbest deyişler; halk ozanlarına ve konar-göçer aşiretlere göre Senir Ağzı, Aşiret Gaydası, Türkmeni ve Cerit bozlağı gibi isimlerle anılır (Atılgan, 1998). Güney illerimizde bir destan kahramanı gibi kabul gören Karacaoğlan’ın halkın dilinde söz, telinde türkü olması ve mutlu günlerden hastalara şifa niyetine okunmasına kadar geniş bir çevreye yayılması, bölgeye has olan "Karacaoğlan Çığırmak" tabiriyle ölümsüzleşmiştir (Atılgan, 1995; Atılgan, 1998).
Akça kızlar göç eyledi yurdundan
Koç yiğitler deli olur derdinden
Gün öyle sonu da belin ardından
Saydım altı güzel indi pınara (Atılgan, 1995).
Mersin'in yetiştirdiği Tarsuslu Abdulkerim'in, Tarsus Arabacı Ağzı bozlaklarının yeterince tanınmayışı ve TRT repertuvarındaki uzun hava eksikliği büyük bir talihsizlik olsa da Huzurkent kasabasındaki Köselerli Aşiretinin bölgede ayrı bir yeri ve değeri vardır (Atılgan, 1998). Yöre sanatçısı Ahmet Kocayel bölge türkülerine sazıyla, sözüyle ve türkü aşkıyla hizmet ederek bu kısır anlayışı değiştirmiş; kendisinden 1985 yılında derlenen türkülerle Tarsus halk müziği azımsanmayacak bir repertuvar kazanarak kırık havalar bakımından ilk sıraya yerleşmiştir (Atılgan, 1995; Atılgan, 1998).
Bu sesin susmaması ve Torosların yankısının hiç dinmemesi dileğiyle...
Sanatçımıza, Halil Atılgan kardeşimize sağlıklı uzun bir ömür diliyoruz…
Kaynakça:
Atılgan, H. (1988). İçel'de Türküler. İçel Kültürü Dergisi, Yıl: 2, Sayı: 6, s. 19-20.
Atılgan, H. (1995). Bir Türkü Bin Rezalet. İçel Kültürü Dergisi, Yıl: 9, Sayı: 38, s. 16.
Atılgan, H. (1995). Çukurova'da Karacaoğlan Çığırmak. İçel Kültürü Dergisi, Yıl: 9, Sayı: 40, s. 13-15.
Atılgan, H. (1998). Çukurova'da Bozlak Çeşitleri ve Ezgi Yapıları. İçel Kültürü Dergisi, Yıl: 12, Sayı: 57, s. 11-12, 15.
Atılgan, H. (1998). Çukurova Türküleri 1. Ankara: Adana Valiliği Yayınları (Cumhuriyetin 75. Yılı Armağanı), s. 10.





















