haberanaliz
Mustafa GÖKTAŞ

Mustafa GÖKTAŞ

Mail: mustafagoktas006@gmail.com

Kalemler Susturulmasın, Gerçekler Karanlıkta Kalmasın

21 Ekim, Türkiye'de Türk basınında ilk özel Türkçe gazete olan Tercüman-ı Ahval'in 1860 yılında yayımlanmaya başlaması nedeniyle Dünya Gazeteciler Günü olarak kutlanır.  Ne acıdır ki, aynı gün 1999 da Akademisyen ve yazar Ahmet Taner Kışlalı, Ankara'daki evinin önünde uğradığı bombalı suikast sonucu hayatını kaybetti. Tarihe bir not düşmek, Dünya Gazeteciler gününü anlam ve önemine binaen kutlarken, Rahmetli Ahmet Taner Kışlalı cinayetini de içine alarak, bu olayların tekrar etmemesi, hiçbir cinayetin faili meçhul kalmaması, tüm faili meçhul cinayetlerin bir an evvel çözümlenmesi, Basının hür ve özgür olmasının toplum için önemini vurgulayan bir yazı kaleme aldım. Dilerim üşenmeden okursunuz.

Tarih yaprakları bazı günleri bize hem büyük bir gururla hem de derin bir hüzünle hatırlatır. 21 Ekim, Türkiye tarihimizin bu iki zıt kutbunu, karanlıkla aydınlığın ezeli mücadelesini aynı gün içinde barındıran simgesel bir tarihtir. Bir yanda düşüncenin, ifade özgürlüğünün ve halkın haber alma hakkının miladı; diğer yanda ise bu hakları savunduğu için karanlık odaklarca hedef alınan bir aydının, Ahmet Taner Kışlalı’nın katledilişinin yıl dönümüdür.

Basın Özgürlüğünün İlk Adımı: Tercüman-ı Ahval

Bugün, Türkiye’de basın tarihi açısından dönüm noktası olan Tercüman-ı Ahval gazetesinin 1860 yılında yayımlanmaya başlamasının yıl dönümü, bir başka deyişle Dünya Gazeteciler Günü olarak anılıyor. Agah Efendi ve İbrahim Şinasi tarafından çıkarılan bu ilk özel Türkçe gazete, milletin sesinin duyulmasında, kamusal bilincin oluşmasında ve düşünce özgürlüğünün topraklarımızda kök salmasında devasa bir adımdı. Basın; toplumun gözü, kulağı ve vicdanıdır. Özgür bir basın, iktidarların aynası değil, halkın hakikati öğrenme aracıdır. Halkın haber alma hakkı, demokrasilerin can damarıdır; çünkü sorgulamayan, araştırmayan ve yazamayan bir toplumun aydınlık bir geleceğe yürümesi mümkün değildir.

Karanlığa Verilen Bir Aydın: Ahmet Taner Kışlalı

Ne acıdır ki, basın ve düşünce özgürlüğünün anlamını bu kadar derinlemesine idrak etmemiz gereken bir 21 Ekim günü, tam da bu değerleri savunan bir kalem daha susturuldu. 1999 yılının 21 Ekim sabahı, Atatürkçü düşüncenin öncülerinden, akademisyen, yazar ve gazeteci Ahmet Taner Kışlalı, Ankara’daki evinin önünde konulan bombayla hayattan koparıldı. Kışlalı; yazılarıyla, araştırmalarıyla ve ülkesine olan sevgisiyle aydınlanma mücadelesinin en ön safındaydı. O, kalemiyle karanlığa meydan okuduğu için hedef alındı.

Hiçbir Cinayet Faili Meçhul Kalmamalıdır

Ahmet Taner Kışlalı şahsında işlenen suikastlar, Uğur Mumcular, Abdi İpekçiler, Çetin Emeçler ve daha nice basın şehidimizin acısı, bu ülkenin hafızasında kapanmayan birer yaradır. Bir ülkede aydınlar, gazeteciler ve yazarlar hedef alınıyor ve bu cinayetler aydınlatılamıyorsa, orada adalet terazisi ağır hasar almış demektir. Toplumsal barışın, güvenin ve hukukun üstünlüğünün tesisi için en temel şart; geçmişte işlenmiş hiçbir cinayetin faili meçhul kalmamasıdır. Tüm karanlık olaylar tüm yönleriyle gün ışığına çıkarılmalı, tetikçileri kadar arkasındaki odaklardan da hesap sorulmalıdır. Adaletin yerini bulmadığı bir toplumda, ne basın tam anlamıyla özgür olabilir ne de bireyler yarınlarından güven duyabilir.

Özgür Basın, Özgür Gelecek

Bugün, Dünya Gazeteciler Günü’nü kutlarken görevi başında baskıya uğrayan, mahkemelerle sindirilmeye çalışılan ya da hayatını kaybeden tüm gazetecileri saygıyla anıyoruz. Unutmayalım ki;

- Basının susturulduğu bir ülkede hakikatler karanlığa gömülür.

- Kalemini satmayan, halkın haber alma hakkını koruyan özgür gazeteciler, demokratik bir ülkenin en güçlü sigortasıdır.

- Ahmet Taner Kışlalı’ların ve tüm basın şehitlerinin anısı önünde eğilirken, onların hayalini kurduğu özgür, adil ve aydınlık Türkiye’yi inşa etmek hepimizin ortak sorumluluğudur.

Bu vesileyle, kalemini halkın gerçeğine adayan tüm basın emekçilerinin gününü kutluyor; ne 21 Ekimlerin ne de başka bir günün benzer acılara sahne olmadığı, faillerin değil adaletin konuştuğu bir gelecek diliyorum.

Düşüncenin Sürgünü ve Kalemin Direnişi: Bugün Türkiye'de Basın Özgürlüğü

Ahmet Taner Kışlalı’nın şahsında simgeleşen aydın cinayetleri ve basına yönelik karanlık müdahaleler, Türkiye’nin demokrasi tarihinde sadece geçmişte kalmış acı hatıralar değil; bugün hâlâ çözülmeyi bekleyen derin yapısal sorunların ve sürdürülen bir mücadelenin adıdır. Kışlalı, yazılarında toplumu uyarmaya çalışan, laikliği, demokrasiyi ve Atatürk devrimlerini savunan ödünsüz bir entelektüeldi. Onu hedef alanlar, yalnızca bir insanı değil, onun temsil ettiği sorgulayan aklı ve halkın gerçekleri öğrenme hakkını susturmak istediler. Peki, 2026 yılı Türkiye’sinde basın özgürlüğü ve gazetecilik hangi noktada duruyor? Geçmişin faili meçhulleri ile bugünün hukuki ve ekonomik baskıları arasında nasıl bir bağ var?

Geçmişin "Faili Meçhullerinden" Bugüne: Yöntemler Değişti, Hedef Aynı

1990'lı ve 2000'li yılların başında gazeteciler ve yazarlar fiziksel şiddetle, bombalı saldırılarla ve doğrudan cana kasteden suikastlarla susturulmaya çalışılıyordu. Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Hrant Dink ve niceleri bu karanlık metodun kurbanı oldu. Bugün ise fiziksel suikastların yerini ne yazık ki şu baskı araçları aldı:

- Hukuki Kuşatma: Haberleri, sosyal medya paylaşımları veya eleştirel yazıları nedeniyle gazeteciler hakkında açılan ardı arkası kesilmeyen soruşturmalar, davalar ve "sansür yasaları".

- Ekonomik Tehditler ve RTÜK Kararları: İktidara mesafeli duran medya kuruluşlarının ilan gelirlerinden mahrum bırakılması, ağır para cezalarıyla ve ekran karartma cezalarıyla ekonomik olarak boğulmaya çalışılması.

- Gözaltılar ve Tutuklamalar: Gerçeğin peşinde koşan muhabirlerin mesleklerini icra ederken gözaltına alınması veya tutuklanmasıyla toplumda yaratılmak istenen "otosansür" iklimi.

Yöntem şekil değiştirmiş olsa da temel amaç aynıdır: Toplumu bilgilendiren, iktidarları denetleyen ve hakikati savunan özgür bir kalemi ortadan kaldırmak.

Basın Özgürlüğü Neden Sadece Gazetecilerin Değil, Her Vatandaşın Meselesidir?

Birçok insan basın özgürlüğünü yalnızca "gazetecilerin mesleki hakları" olarak düşünür. Oysa bu büyük bir yanılgıdır. Özgür basın;

- Halkın Bilgi Edinme Hakkıdır: Sağlığınızda kullanılan ilaçtan, ödediğiniz vergilerin nereye harcandığına; doğanızın korunmasından temel haklarınıza kadar her şeyin hesabını sorma yetkisidir.

- Yolsuzlukların ve Usulsüzlüklerin Sigortasıdır: Basın susturulduğunda, denetlenmeyen güç yozlaşır. Karanlıkta kalan olaylar, tıpkı geçmişteki aydın cinayetleri gibi üzerinin örtülmesiyle sonuçlanır.

- Demokrasinin Emniyet Supabıdır: Farklı seslerin olmadığı, herkesin aynı şeyi söylediği bir toplumda ne bilim ilerleyebilir ne de adalet tesisi mümkündür.

Aydınlık Bir Gelecek İçin Ne Yapmalı?

Ahmet Taner Kışlalıların, Uğur Mumcuların hayalini kurduğu demokratik Türkiye, ancak ve ancak şu adımların atılmasıyla mümkündür:

- Gerçek Bir Adalet: Geçmişte işlenmiş tüm faili meçhul cinayetler ve siyasi suikastlar zaman aşımına uğramadan, tüm karanlık bağlantılarıyla aydınlatılmalıdır.

- Evrensel Hukuk Normları: Basın ve ifade özgürlüğü, uluslararası standartlara ve anayasal güvencelere kavuşturulmalı; gazetecilik faaliyetleri suç kapsamından çıkarılmalıdır.

- Toplumsal Sahiplenme: Okuyucunun, yurttaşın hür gazeteciliğe sahip çıkması, manipülasyona karşı nitelikli ve bağımsız haberciliği desteklemesi hayati önem taşır.

“Karanlığı aydınlatmanın tek yolu, susturulmaya çalışılan seslere daha güçlü omuz vermektir.”

Hukuki Kuşatma ve Toplumsal Sessizlik Duvarı

Sorunun en kalın düğümü önce hukuki baskılar ve araçlar, ardından da bu baskıların toplumda yeterince karşılık bulmamasını sağlayan toplumsal farkındalık eksikliğidir. Bu iki unsur birbirini besleyen, çarkın dönmesini sağlayan iki güçlü dişlidir. Biri olmadan diğerinin varlığını sürdürmesi zorlaşır. Gelin, bu iki kritik alanı biraz daha derinlemesine inceleyelim:

1. Hukuki Baskılar: Adaletin Kalkanı Yerine Susturma Kılıcı

Basın özgürlüğünün önündeki en büyük engel, hukukun üstünlüğü ilkesinin zedelenmesi ve yasaların eleştiriyi cezalandırma aracına dönüştürülmesidir.

- Muğlak Kanunlar ve Yorumlar: "Yanıltıcı bilgi yayma", "kamu görevlisine hakaret" veya "devletin kurumlarını aşağılama" gibi sınırları son derece esnek çizilmiş maddeler; yazan, çizen, soru soran herkesin üzerinde birer Demokles'in kılıcı gibi sallandırılmaktadır.

- Soruşturma ve Gözaltı Kıskacı: Yargı, hakikati arayan gazeteciler için bir güvence olmaktan çıkıp, onları sürekli savunma pozisyonunda tutan, haber yapmaktan alıkoyan bir yıpratma mekanizmasına dönüşmektedir. Bir gazetecinin adliyelerde geçirdiği zaman, halkın gerçekleri öğrenme hakkından çalınan zamandır.

- Cezasızlık Kültürünün Hukuki Boyutu: Ahmet Taner Kışlalı cinayeti gibi siyasi suikastlarda ve aydın cinayetlerinde faillerin arkasındaki asıl odakların aydınlatılamaması, hukukun en temel işlevi olan "caydırıcılık" özelliğini zedelemektedir. Hukuk adalet dağıtmadığında, karanlık odaklar cesaret bulur.

2. Toplumsal Farkındalık Eksikliği: "Bana Dokunmayan Yılan..." Yanılgısı

Hukuki baskıların bu kadar rahat uygulanabilmesinin arkasındaki en büyük zemin ne yazık ki toplumsal duyarsızlıktır. Toplumun geniş kesimleri basına yönelik baskıları uzaktan izlenen bir "meslek kavgası" veya "siyasi çekişme" olarak algılamaktadır.

- Sorunun Kendisine Değil, Size Dokunana Kadar Hissetmemek: Bir gazeteci tutuklandığında, bir gazete kapandığında ya da bir televizyon ekranı karartıldığında, "Bana ne, ben zaten izlemiyorum/okumuyorum" yaklaşımı sergilenmektedir. Oysa o haberin karartılması, o vatandaşın ödediği verginin hesabını soramaması, çocuğunun yediği güvenilir gıdadan haberdar olamaması anlamına gelir.

- Kutuplaşma Duvarları: Toplumun farklı kesimleri, kendi ideolojik duruşlarına uymayan gazetecilerin susturulmasını kimi zaman sessizce onaylamakta, hatta desteklemektedir. Hakikat polarize edilemez; hakikat tektir. Bir kesimin hakkı gasp edildiğinde, yarın sıranın kendi sesine geleceği gerçeği göz ardı edilmektedir.

- Dijital Gürültü ve Manipülasyon: Sosyal medyadaki bilgi kirliliği ve dezenformasyon dalgası, nitelikli gazeteciliğin değerini gölgelemekte; bireylerin doğru bilgiye ulaşma refleksini zayıflatmaktadır.

Zinciri Kırmak: Nasıl Bir Yol İzlemeli?

Bu iki büyük engeli aşmak, sadece gazetecilerin değil, tüm yurttaşların ortak mücadelesini gerektirir:

- Hukuku Yeniden İnşa Etmek: Evrensel insan haklarına, uluslararası basın sözleşmelerine ve ifade özgürlüğü standartlarına tam uyumlu bir hukuk düzeni acilen tesis edilmelidir. Gazetecilik suç olmaktan çıkarılmalı, yasalar koruyucu olmalıdır.

- "Halkın Haberciliği" Bilincini Yaratmak: Topluma, özgür basının lüks değil, temel bir besin kaynağı olduğu anlatılmalıdır. Nasıl ki ekmeksiz, susuz yaşanmıyorsa; gerçeği bilmeden de özgürce yaşanamayacağı bilinci, eğitimden sivil topluma her alanda işlenmelidir.

- Bağımsız Medyaya Sahip Çıkmak: Okuyucunun bağımsız medyayı desteklemesi, abonelik sistemleriyle veya dayanışma ağlarıyla hür kalemleri ayakta tutması, bu ablukayı kırmanın en somut adımıdır.

“Karanlığı aydınlatmak için ne bir kibrit yeter ne de tek bir kişinin çabası; ancak birlikte yaktığımız meşaleler bu ülkenin üzerine serilen ölü toprağını ve cehalet duvarlarını yıkabilir.”

Çıkarın Gölgesinde Kalan Vicdan: Gerçeklerle Yüzleşmek

Eğitim başta olmak üzere yanlış ve çıkarsal tercihlerimiz. Bu sorunun dışarıda bir yerlerde (hükümetlerde, yasalarda veya karanlık odaklarda) arandığı kadar, aslında bizim kendi ellerimizle ördüğümüz duvarlarda da aranması gerektiğini gösteriyor. Çünkü yasaları yapanlar da, o yasaların uygulanmasına göz yumanlar da, "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" diyerek susanlar da bu toplumun bireyleridir. Gelin, bu "yanlış ve çıkarsal tercihlerin" basını, adaleti ve ortak geleceğimizi nasıl esir aldığını mercek altına alalım:

1. Eğitim Sistemi: Sorgulamayan, İtaat Eden Nesiller

Eğitim; bireylere "nasıl düşünmesi gerektiğini değil, nasıl düşünmesi gerektiğini" öğreten bir süreç olmaktan çıkıp, ezberci ve makbul vatandaş üreten bir kalıba evrildiğinde, ilk kaybedilen şey sorgulama becerisidir.

- Okullarda ezberletilen ama hayatın içinde karşılığı olmayan formüller, çocuklara hak arama bilincini, eleştirel düşünceyi ve hakikati savunma refleksini kazandıramıyor.

- "Çok fazla soru sormak başa bela getirir", "Büyüklerin işine karışılmaz" anlayışıyla büyüyen nesiller, yarın büyüdüklerinde bir gazeteci tutuklandığında ya da bir yolsuzluk örtbas edildiğinde sessiz kalmayı bir erdem ya da hayatta kalma stratejisi olarak benimserler.

- Oysa gerçek eğitim; bireye yanlış karşısında ayağa kalkma cesareti, haksızlık karşısında ses çıkarma vicdanı kazandırdığı ölçüde değerlidir.

2. Çıkarsal Tercihler ve "Kimin Adamı" Refleksi

Toplum olarak en büyük çıkmazımız, doğruları ve ilkeleri savunmak yerine menfaatlerimizi ve aidiyetlerimizi merkeze koymamızdır.

- İdeolojik ve Aidiyet Gözlükleri: Bir olay ya da adaletsizlik yaşandığında ilk baktığımız şey "Mağdur kim?" veya "Fail kim?" oluyor. Eğer mağdur bizim gibi düşünüyorsa kıyameti koparıyoruz; ama mağdur öteki mahalledense, sessiz kalmayı, hatta içten içe "İyi oldu" demeyi seçiyoruz. Bu çıkarsal yaklaşım, evrensel adaletin kökünü kazıyor.

- Günlük Çıkarlar ve Konfor Alanı: Ekonomik kaygılar, kariyer beklentileri veya sosyal çevreden dışlanma korkusu ("Ağzımızın tadı kaçmasın"), bireyleri konfor alanından çıkmamaya zorluyor. Doğruyu söyleyen dokuz köyden kovulur korkusuyla, herkes üç maymunu oynamayı tercih ediyor.

- Oysa unutulmamalıdır ki; ilkesiz çıkarlar üzerine kurulan hiçbir düzen, o çıkarın sahibini bile uzun vadede koruyamaz. Ahmet Taner Kışlalı’ların, Uğur Mumcuların arkasında durmayan bir toplum, yarın kendi hakları gasp edildiğinde sığınacak tek bir liman bile bulamaz.

3. Bu Çarkı Kırmak Nereden Başlar?

Eğer mesele bireysel ve toplumsal tercihlerimizse, çözüm de yine bizim elimizdedir. Bu çıkarsal sarmaldan çıkışın reçetesi şunlardır:

- Çocuklarımıza "Sorgulamayı" Miras Bırakmak: Evde, okulda, sokakta çocukların soru sormasını bastırmak yerine teşvik etmeliyiz. Onlara her söylenenin mutlak doğru olmadığını, akıl süzgecinden geçirmeleri gerektiğini öğretmeliyiz.

- İlkeli Duruş Sahibi Olmak: Adaleti kendimiz için değil, herkes için talep etme erdemini göstermeliyiz. "Bizden" ya da "öteki" ayrımı yapmaksızın, haksızlığa uğrayan kim olursa olsun ses yükseltmeyi alışkanlık haline getirmeliyiz.

- Konfor Alanını Terk Etmek: Gerçek değişim, bedel ödemeyi göze alanların omuzlarında yükselir. Hakikati savunmak konforlu değildir; ama onursuz bir konfordansa, dik durulan bir mücadele geleceğe bırakılacak en büyük mirastır.

Tarih, 21 Ekimlerde bize hem Tercüman-ı Ahval'in aydınlığını hem de Ahmet Taner Kışlalı’nın karanlık katlini hatırlatarak bir seçim yapmamızı söyler: Ya çıkarlarımızın gölgesinde sessizleşip karanlığa teslim olacağız ya da bedeli ne olursa olsun gerçeğin ve adaletin peşinden koşan o zorlu yolu seçeceğiz.

İlk Adım: Konfor Alanından Çıkmak ve "Küçük" Yerlerde Sessizliği Bozmak

Bu çarkı kırmanın, o kalın sessizlik duvarını çatlatmanın yolu büyük devrimlerden ya da kitleleri peşinden sürükleyen imkânsız reçetelerden geçmiyor. Değişim, tam da hayatın akışı içinde en sıradan sandığımız anlarda atılan küçük ama omurgalı adımlarla başlar. Bana göre, o ilk ve en etkili bireysel adımlar şunlardır:

1. "Bana Dokunmayan Yılan" Cümlesini Lügatımızdan Silmek

En küçük adım, günlük sohbetlerde, aile masalarında, iş yerinde ya da sosyal medyada karşılaştığımız haksızlıklara karşı "Bana ne, kim ne yaparsa yapsın" demeyi bırakmaktır.

- Yanı başımızda haksızlığa uğrayan bir mesai arkadaşı, hakkı gasp edilen bir komşu veya adaletsizliğe maruz kalmış herhangi biri olduğunda, sırf "bizden" değil diye ya da "başımız belaya girmesin" diye sessiz kalmamak gerekir.

- Sessizlik, zulmü ve yanlışı onaylamaktır. O ilk itiraz, "Bu yapılan yanlış" diyebilme cesareti, etraftaki o buz gibi korku duvarını eritmeye yeten ilk kıvılcımdır.

2. Aidiyetlerimizi Değil, İlkeleri Savunmak

Hangi siyasi görüşten, hangi mahalleden veya hangi gruptan olursak olalım; bir yanlış bizim desteklediğimiz taraftan geldiğinde onu savunmamak, aksine en sert eleştiriyi önce kendi içimizden başlatabilmektir.

- Toplum olarak en büyük zaafımız, "Bizimkiler yaptıysa bir bildikleri vardır" ya da "Karşı tarafinkiler daha kötü" körlüğüdür.

- Hakikati ve adaleti tarafların kimliğine göre değil, evrensel ölçütlere göre tartmaya başladığımız gün, çıkarsal tercihlerimizin hepsi anlamını yitirir.

3. Doğru Bilgiye Değer Vermek ve Paylaşmak

Bugün dijital dünyada bilgi kirliliği ve manipülasyon sel gibi akıyor. Gösterişli, öfke besleyen, tık uğruna üretilmiş yalanlar hakikatin üstünü örtüyor.

- Bireysel olarak atabileceğimiz en pratik adımlardan biri; okuduğumuz, paylaştığımız haberin doğruluğunu sorgulamak, hür ve nitelikli gazetecilik yapan, bağımsız kalan mecralara maddi ya da manevi (okuyarak, yayarak) destek olmaktır.

- Gerçeği arayan ve yazan insanları yalnız bırakmamak, onların sesine ses katmak en büyük dayanışmadır.

“Karanlık, sadece ışığın olmadığı yer değil; aydınlık olanların lambayı yakmaya üşendiği ya da korktuğu yerdir.”

Ahmet Taner Kışlalıların, Uğur Mumcuların arkasında durabilmek büyük kahramanlıklar gerektirmez; sadece her gün, her an vicdanımızın sesini çıkarlarımızın sesinden biraz daha yüksek tutma iradesini gösterir.

Bugün 21 Ekim. Tercüman-ı Ahval'in aydınlığı ile Kışlalı'nın acısının buluştuğu bu günde, bu vicdan muhasebesini yapmak ve birbirimize bunu hatırlatmak belki de en kıymetli adımdır. Kalemimiz, sözümüz ve vicdanımız susmadığı sürece bu karanlık kalıcı olamaz.

Allah Devlete ve Millete Zeval Vermesin.

Devamı Devlet, Nasibi Cennet, Bekayı İmân, Rızayı Rahman..

HUBBÜL VATAN MİNEL İMAN.

Baki Selam ve Dua ile.

MUSTAFA GÖKTAŞ

Gazeteci / Yazar ve İktisatçı (Meslekte 43 yıl)

Kişisel instağram sayfam:

https://www.instagram.com/mustafagoktas6468/

WhatsApp'ta MUSTAFA GÖKTAŞ / GAZETECİ YAZAR kanalını takip edin:

https://whatsapp.com/channel/0029Vb90GoI9hXFD7F39VC2d

haberanaliz Facebook  gurubu:

https://www.facebook.com/groups/haberanaliz.net

haberanaliz X hesabı:

https://x.com/batuhansezer006

#mustafagoktas