Küresel Soygun Düzeni
Dünya tarihinde savaşların sonuçları çoğu zaman basitti: Güçlü olan kazanır, kaybeden ya işgal edilir ya da bedel öderdi.
Birinci Dünya Savaşı’ndan önce savaşların sonunda kazanan ülke çoğu zaman kaybeden ülkenin topraklarını tamamen işgal eder ve kendi sınırlarına katardı. Bazen kaybeden ülkenin başına kendisine bağlı bir yönetim atar ve geri çekilirdi. Bazen de ganimet ya da savaş tazminatı alarak sahneden ayrılırdı.
Ancak Birinci Dünya Savaşı bu düzeni değiştirdi. Çünkü savaşın ölçeği büyüktü ve dünya dengeleri köklü biçimde sarsılmıştı.
Savaşın galipleri olan İngiltere ve Fransa, kazandıkları bölgeleri kendi çıkarlarına göre yeniden haritalandırdı. Yeni ülkeler oluşturuldu. Bu ülkelerin başına krallar, diktatörler veya Batı’ya bağlı yönetimler getirildi. Devletlerin yönetim şekilleri büyük ölçüde galip güçler tarafından belirlendi.
Daha da önemlisi, bu yeni devletlerin tarih algısı yeniden yazıldı. Toplumlar bağımsızlıklarını büyük mücadelelerle kazandıklarını düşünür hale getirildi. Oysa gerçekte birçok ülkedeki yönetimler İngiltere veya Fransa’ya bağlı birer emanetçi konumundaydı.
Görevleri açıktı: Ülkelerinin doğal kaynaklarını Batı ile paylaşmak ve toplumlarını Batı’ya hayranlık duyan bir yapıya yönlendirmek.
İkinci Dünya Savaşı’na gelindiğinde ise küresel güç dengesi yeniden değişti. Bu kez sahnenin başrolünde Amerika Birleşik Devletleri vardı. Onun yanında Sovyetler Birliği ve kısmen İngiltere yer alıyordu.
Yenidünya düzeninin temelleri 1945 yılında yapılan Yalta Conference ile atıldı. ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt, İngiltere Başbakanı Winston Churchill ve Sovyet lider Joseph Stalin savaş sonrası dünyanın nasıl şekilleneceğini bu toplantıda kararlaştırdı.
Avrupa doğu ve batı bloklarına ayrıldı.
Yeni uluslararası sistem kuruldu.
United Nations bu dönemin ürünüydü.
Bu düzen yaklaşık yarım yüzyıl sürdü. Tarihe Soğuk Savaş olarak geçen bu dönemde dünya iki büyük güç tarafından yönetiliyordu: Amerika ve Sovyetler Birliği.
Batı bloğunda kuralları büyük ölçüde Amerika belirliyordu. Hangi ülkenin nasıl bir ekonomik model izleyeceği, neyi üretip neyi üretmeyeceği gibi temel kararlar küresel dengeler içinde şekilleniyordu.
Ancak Amerika’nın karşısında güçlü bir rakip vardı. Sovyetler Birliği.
Bu rekabet nedeniyle Amerika ve müttefikleri kendi etki alanlarındaki ülkelerin Sovyet sistemine yönelmemesi için zaman zaman refahı artıran politikalar uyguluyordu. Düşük gelirli ülkelere kredi ve yardım programları sunuluyordu.
Bu denge Sovyetler Birliği’nin dağılmasına kadar sürdü.
1991’de Sovyetler Birliği çöktüğünde dünya tek kutuplu hale geldi. Artık küresel sistemde tek büyük güç kalmıştı: Amerika Birleşik Devletleri.
Birçok kişiye göre “vahşi kapitalizm” olarak adlandırılan dönem de tam bu noktada başladı. Çünkü artık güçlü bir rakip yoktu.
Amerika’nın karşısında sığınabilecek alternatif bir blok bulunmuyordu. Bu nedenle küresel dengeler farklı bir yöne evrildi.
Irak’ın işgali, Afganistan müdahalesi, Libya’nın parçalanması ve Suriye’deki askeri operasyonlar bu dönemin en çok tartışılan gelişmeleri arasında yer aldı.
Bu süreçte küreselleşme adı verilen yeni bir ekonomik sistem kuruldu. Ticaret kuralları, gümrük oranları ve finansal düzenlemeler uluslararası ölçekte belirlenmeye başladı.
Hangi ülkenin ne üreteceği, hangi sektörlerde gelişeceği gibi konular da büyük ölçüde bu sistem içinde şekillendi.
Eleştirmenlere göre bu yapı ekonomisi zayıf ve eğitim seviyesi düşük ülkelerin gelişmesini zorlaştırıyor. Bu ülkeler gelişmiş ekonomilerin adeta bahçıvanı veya hizmetçisi konumunda kalmaya devam ediyor.
Son yıllarda ise sistem yeni bir evreye girdi. Teknolojinin yükselişiyle birlikte yalnızca devletler değil, küresel şirketler ve onların sahipleri de büyük güç haline geldi.
Elon Musk
Mark Zuckerberg
Bill Gates
Warren Buffett
Bu isimler teknoloji ve finans alanında kurdukları şirketlerle dünya ekonomisinde önemli bir etki oluşturdu.
Ancak bazı yorumculara göre sistem zaman geçtikçe daha da sertleşiyor.
ABD’de Donald Trump’ın ikinci kez başkan seçilmesiyle birlikte bu tartışmalar yeniden gündeme geldi. Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak görev yapan John Bolton, görev dönemini anlattığı The Room Where It Happened adlı kitabında dikkat çekici iddialar ortaya attı.
Bolton’a göre Trump, gümrük tarifeleri ve dış politika açıklamalarıyla piyasaları etkileyebilecek adımlar atıyordu. Bir gün sert açıklamalar yapıp birkaç gün sonra geri adım atması finans piyasalarında ciddi dalgalanmalar yaratabiliyordu.
Finans ve emtia piyasalarında yüksek kaldıraçlı işlemler yapılabildiği düşünüldüğünde küçük fiyat değişimleri bile büyük kazançlara dönüşebiliyor.
Eğer bir kişi bu açıklamaların önceden geleceğini biliyor ve buna göre pozisyon alıyorsa birkaç gün içinde büyük paralar kazanabiliyor.
Üretmeden.
Risk almadan.
Sadece bilgi ve güç üzerinden.
Ve bazılarına göre bugün dünyanın geldiği nokta tam olarak budur.
Küresel ekonomi artık yalnızca üretimle değil, güçle ve bilgiyle şekilleniyor.
Bu yüzden birçok kişi bugünkü sistemi tek bir ifadeyle tanımlıyor:
Küresel soygun düzeni.





















