haberanaliz
Gören VAR

Gören VAR

Mail: gorenvar@gmail.com

ÖZELLEŞTİRME VE BİZLER

Türkiye de yaşanan olaylar içinde ÖZELLEŞTİRME gibi bir husus var. Özelleştirmenin yararı ve zararı üzerine bir tahlil yapmak isterim. Türkiye'de özelleştirme süreci, özellikle 1980’li yıllardan itibaren ekonominin en çok tartışılan başlıklarından biri haline geldi. Devletin elindeki işletmelerin (KİT - Kamu İktisadi Teşebbüsleri) özel sektöre devredilmesi, hem ekonomik verimlilik hem de sosyal adalet açısından iki ucu keskin bir bıçak gibidir.  Bu sürecin artılarını ve eksilerini şu şekilde özetleyebilirim:

Özelleştirmenin Yararları (Avantajları): Verimlilik ve Rekabet: Devlet kurumları genellikle "hantal" bir yapıya sahip olabilir. Özel sektör, kâr maksimizasyonu odaklı çalıştığı için işletmeyi daha verimli yönetir ve teknolojik gelişmelere daha hızlı ayak uydurur.

Bütçe Üzerindeki Yükün Azalması: Zarar eden kamu kuruluşlarının hazineye olan yükü ortadan kalkar. Devlet, bu işletmelere her yıl aktardığı sübvansiyonları keserek bütçe tasarrufu sağlar.

Hizmet Kalitesinde Artış: Rekabetin olduğu bir ortamda, şirketler müşteri kaybetmemek için hizmet kalitesini artırmak ve yenilik yapmak zorunda kalır (Örn: Telekomünikasyon sektörü).

Sermaye Piyasasının Gelişmesi: Halka arz yoluyla yapılan özelleştirmeler, borsanın derinleşmesini sağlar ve mülkiyetin tabana yayılmasına yardımcı olur.

Özelleştirmenin Zararları (Dezavantajları): İşsizlik Riski: Özel sektör, kârlılığı artırmak için ilk aşamada genellikle "personel giderlerini" düşürmeyi hedefler. Bu da ciddi işten çıkarmalara ve sosyal huzursuzluğa yol açabilir.

Fiyat Artışları ve Tekelleşme: Eğer özelleştirme sonrasında piyasada denetim ve rekabet sağlanamazsa, özel şirketler kâr hırsıyla fiyatları fahiş seviyelere çekebilir. (Örnek: Bazı bölgelerdeki elektrik dağıtım sorunları veya fiyat artışları).

Stratejik ve Milli Güvenlik Kaygıları: Limanlar, enerji santralleri veya şeker fabrikaları gibi stratejik tesislerin yabancı sermayeye veya özel gruplara geçmesi, uzun vadede devletin kontrol gücünü zayıflatabilir.

Sosyal Faydanın Kaybolması: Devlet, kâr etmese bile vatandaşın mağdur olmaması için ücra köşelere hizmet götürürken; özel sektör kâr görmediği bir yere yatırım yapmaktan kaçınabilir.

Genel Bakışım:

Kritik Nokta: Özelleştirmenin başarısı "satışın yapılması" değil, satıştan sonraki denetim sürecidir. Eğer devlet, özelleştirdiği kurumları sıkı bir şekilde denetlemez ve kuralları net koymazsa; kamu yararı değil, sadece belirli sermaye gruplarının çıkarı gözetilmiş olur.

Türkiye örneğinde özellikle Telekom, Tekel, Şeker Fabrikaları ve Elektrik Dağıtım gibi alanlardaki özelleştirmeler hala sıcak tartışma konularıdır. Bazı kalemlerde modernizasyon ve hız kazanılmış olsa da, bazı kalemlerde fiyat artışları ve yerli üretimin zayıflaması eleştiri toplamaktadır.

Türkiye'de özelleştirilmesi en çok tartışılan veya "keşke devletin elinde kalsaydı" dediğim kurumlar..

ELEKTİRİK, ŞEKER, TELEFON…

Bu üç örnek, Türkiye’deki özelleştirme tartışmalarının aslında tam merkezini oluşturuyor. Her biri halkın cebini, sofrasını ve günlük hayatını doğrudan etkileyen alanlar olduğu için eleştiriler de bu noktalarda yoğunlaşıyor. Gelin, belirttiğiniz bu üç başlığı kısa bir analizle masaya yatıralım:

1. Elektrik Dağıtımı: Elektrik özelleştirmeleri, "kayıp-kaçak oranının azalacağı ve rekabetle fiyatların düşeceği" vaadiyle yapıldı. Ancak pratikte sonuçlar biraz farklı oldu:

Sorun: Dağıtımın özel şirketlere geçmesiyle birlikte, altyapı yatırımlarının yetersiz kalması (bazı bölgelerdeki kesintiler) ve faturalardaki ek kalemler halkta büyük bir tepki yarattı.

Sonuç: Elektrik, kâr odaklı bir ticari maldan ziyade "temel insan hakkı" olarak görüldüğü için, bu sektördeki özelleştirme en çok pişmanlık duyulan alanlardan biri haline geldi.

2. Türk Telekom ve Telefon Hizmetleri: Lübnanlı Oger grubuna yapılan satış süreci, Türkiye ekonomi tarihinin en çok tartışılan olaylarından biridir.

Sorun: Şirketin kârının yurt dışına transfer edilmesi, buna karşılık banka borçlarının ödenmemesi ve altyapı yatırımlarının (özellikle fiber internet) rakiplerin gerisinde kalması ciddi bir "stratejik hata" olarak değerlendirildi.

Sonuç: Devlet, stratejik öneme sahip haberleşme altyapısı üzerindeki kontrolünü büyük oranda kaybetti ve sonunda bankalar şirkete el koymak zorunda kaldı.

3. Şeker Fabrikaları: Şeker fabrikalarının satışı sadece bir ekonomik işlem değil, aynı zamanda bir tarım politikası meselesiydi.

Sorun: Fabrikalar kapandığında veya kapasite düşürdüğünde sadece işçiler değil, pancar eken çiftçi de üretimden koptu. Bu durum, yerli pancar şekeri yerine nişasta bazlı şekerlerin (NBŞ) önünün açılmasına dair sağlık kaygılarını da beraberinde getirdi.

Sonuç: "Kendi kendine yeten ülke" vizyonundan, şeker ithal eden veya pahalı tüketen bir noktaya gelinmesi en büyük hayal kırıklığı oldu.

Özetleyecek olursam: Vurguladığım bu üç alan, özelleştirmenin sadece "para kazanmak" için değil, "kamu hizmeti ve milli güvenlik" perspektifiyle değerlendirilmesi gerektiğini kanıtlıyor.

Bu kurumların özelleştirilmesinden sonra yaşadığınız en belirgin zorluk fiyat artışları mı oldu, yoksa hizmet kalitesindeki değişim mi?

Bana soracak olursanız, bu mesele tek bir cevapla geçiştirilemeyecek kadar katmanlı; ancak vatandaşın penceresinden baktığımızda fiyat artışlarının, hizmet kalitesindeki değişimden çok daha ağır bastığını söyleyebilirim. Nedenlerini şöyle sıralayabilirim:

Fiyat Artışları (Ekonomik Baskı): Özellikle elektrik ve haberleşme, modern dünyada lüks değil, su gibi temel bir ihtiyaç. Bu kalemler özel sektöre geçtiğinde, maliyetlerin doğrudan faturaya yansıtılması ve kâr marjının korunması öncelik haline geldi. İnsanlar, faturalarındaki artış hızı gelirlerindeki artışı geçince, hizmetin "ne kadar kaliteli" olduğunu sorgulayacak dermanı kendinde bulamaz oldu.

Hizmet Kalitesi (Beklenti ve Gerçek): Teoride özelleştirme kaliteyi artırmalıydı. Ancak Türkiye örneğinde; elektrikte kesintilerin azalmaması veya internet hızının (özellikle fiber altyapı) dünya standartlarının gerisinde kalması, halkta "Hem daha çok ödüyoruz hem de beklediğimiz hıza/kaliteye ulaşamıyoruz" algısını yerleştirdi.

Stratejik Boşluk: Şeker fabrikaları örneğinde olduğu gibi, mesele sadece fiyat da değil; yerli üretimin zayıflaması. Çiftçi küstüğü zaman veya bir hammadde dışa bağımlı hale geldiğinde, bu durum sofraya "pahalılık" olarak geri dönüyor.

Fikrimce; özelleştirme bazı sektörlerde (perakende, tekstil vb.) harikalar yaratsa da; elektrik ve şeker gibi stratejik/hayati alanlarda devletin "terbiye edici" ve "dengeleyici" gücünün eksikliği bugün net bir şekilde hissediliyor. İnsanlar en çok, devletin o eski "güvenli liman" olma özelliğini özlüyor gibi görünüyor.

Bu süreçte en çok hangi kalemde "Eskiden daha kolay ulaşırdık, şimdi lüks oldu" hissini yaşıyoruz?

ŞEKER…

Şeker bu listedeki en duygusal ve stratejik darbedir. Çünkü şeker sadece bir tatlandırıcı değil; tarımın, sağlığın ve mutfak ekonomisinin temel taşıdır. Şeker fabrikalarının özelleştirilmesiyle yaşanan süreci şu üç başlıkta özetlemek mümkün:

Çiftçinin Üretimden Kopması: Şeker pancarı, ekildiği bölgeye hayat veren bir üründür. Fabrikalar özelleşince veya kota sistemleri değişince, çiftçi "para kazanamaz" hale geldi. Çiftçi tarlayı bırakınca bu sadece şekeri değil, hayvancılığı da vurdu (çünkü pancar küspesi çok değerli bir hayvan yemidir).

Nişasta Bazlı Şeker (NBŞ) Tehlikesi: Yerli pancar şekeri fabrikaları zayıflayınca, mısır şurubundan elde edilen ve sağlığa etkileri çok tartışılan NBŞ'lerin önü açıldı. Bu hem halk sağlığı için bir risk hem de yerli üreticiye karşı büyük bir haksızlıktı.

Sofradaki Pahalılık: "Kendi şekerini üreten ülke" konumundan, fiyatların sürekli arttığı ve arz güvenliğinin tartışıldığı bir noktaya geldik. Eskiden şeker fabrikaları bulundukları şehre okul, hastane, sinema yapar; o şehrin kültürünü kalkındırırdı. Şimdi ise sadece kâr-zarar tablosuna bakılan birer ticari işletmeye dönüştüler.

Kısacası: Şekerin özelleşmesi, aslında bir fabrikadan ziyade bir ekosistemin satılması gibi oldu. Şekerin tadı kaçtı derken kastettiğimiz tam da bu; hem ekonomik hem de sosyal bir kayıp.

Bu fabrikalar yeniden kamulaştırılsa her şey eski düzenine dönebilir mi, yoksa o tren çoktan kaçtı mı?

Bu, hem iktisatçıların hem de sosyologların üzerinde yıllarca tartışabileceği kadar derin bir soru. Ancak objektif bir bakış açısıyla bakarsak, o trenin rayları biraz değişti diyebilirim. Bence durum şu üç noktada düğümleniyor:

Zaman ve Yıpranma: Fabrikalar satıldıktan sonra birçoğunda teknoloji yenilenmedi ya da bazıları tamamen kapandı. Onları bugün tekrar devlet eliyle ayağa kaldırmak, sıfırdan fabrika kurmak kadar maliyetli olabilir. Yani sadece "tapuyu geri almak" yetmez, içine devasa bir yatırım da yapmak gerekir.

Çiftçinin Güveni: Tarım, güven üzerine kuruludur. Pancar ekmeyi bırakan, traktörünü satan veya başka ürüne yönelen çiftçiyi "Devlet fabrikaları geri aldı, hadi yeniden pancar ek" diyerek tarlaya döndürmek çok zordur. Toprak küstü mü, barıştırmak zaman alır.

Modern Devletçilik Anlayışı: Belki her şeyi 1970'lerdeki gibi devletin yönetmesi artık mümkün değil ama "stratejik ortaklık" modeli denenebilir. Yani mülkiyetin devlette olduğu, işletmenin ise çok sıkı denetlenen profesyonel ekiplerde olduğu bir sistem.

Benim fikrim: Tamamen eski düzene dönmek zor olsa da, şekerin kontrolünü yeniden "kamu yararı" odaklı hale getirmek imkânsız değil. Ama bu sefer sadece fabrika binasını değil, çiftçinin mazotunu, gübresini ve sağlığımızı da koruyacak yepyeni bir modelle yola çıkmak şart. Eskilerin o meşhur "Şeker Bayramı" tadındaki bolluğu, sadece binaları geri alarak gelmez; o üretim ruhunu geri çağırmak gerekir.

Bu işin çözümü devletin fabrikaları geri alması mı, yoksa özel sektörün çok daha sert bir şekilde denetlenmesi mi?

EVET DENETİM…

En gerçekçi ve ayakları yere basan çözüm bu. Çünkü mülkiyetin kimde olduğundan ziyade, oyunun kurallarını kimin koyduğu ve bu kurallara uyulup uyulmadığı asıl belirleyici olan şeydir. Sıkı bir denetim mekanizması kurulduğunda şu üç şey değişebilir:

Keyfi Fiyatlandırmanın Önüne Geçilir: Şirketler "nasıl olsa muhtacız" diyerek fiyatları istedikleri gibi artıramazlar. Devlet, tavan fiyat veya kâr marjı sınırlamasıyla vatandaşı korur.

Üretim ve Kota Garantisi: Fabrikayı alan şirkete "Sadece kâr etmeni değil, şu kadar ton pancar işletmeni ve şu kadar çiftçiye alım garantisi vermeni şart koşuyorum" denilir. Bu sayede üretim sürekliliği sağlanır.

Ar-Ge ve Modernizasyon Zorunluluğu: Fabrikaların çürümeye terk edilmemesi için düzenli teknolojik yatırım şartı getirilir.

Denetim Neden Zordur?

Aslında kâğıt üzerinde her şey harika görünüyor ama Türkiye'deki en büyük sorun denetleyen ile denetlenen arasındaki ilişkinin bazen fazla "yakın" olması. Denetim mekanizması bağımsız, şeffaf ve sert olmazsa, kâğıt üzerindeki kurallar sadece birer tavsiye olarak kalıyor. Eğer devlet "hakem" rolünü tam anlamıyla üstlenirse, yani sahada oyuncuların (şirketlerin) kural dışı hareketlerine anında sarı ve kırmızı kart çıkarabilirse, özelleştirme o kadar da korkutucu bir canavar olmaktan çıkar.

Bugün bu kurumları hakkıyla denetleyecek, hiçbir tarafa iltimas geçmeyecek kadar güçlü bir bağımsız yapıya sahip miyiz?

DEĞİLİZ…

Bugün Türkiye'de sokağa çıkıp kime sorsanız alacağınız en samimi ve yaygın cevaplardan biri. Kâğıt üzerinde EPDK (Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu), BTK (Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu) veya şeker dairesi gibi denetleyici mekanizmalarımız var; ancak halkın bu kurumlara olan güveni oldukça zayıflamış durumda. Bu güvensizliğin temel nedenlerini gerçekçi bir şekilde ortaya koyarsak:

Liyakat Sorunu: Denetleyici kurumların başına, sektörün içinden gelen ve tamamen tarafsız olması gereken uzmanlar yerine, siyasi tercihlerle atamalar yapıldığında denetim "dostlar alışverişte görsün" seviyesine iniyor.

Caydırıcılığın Azlığı: Bir şirketin kural ihlali yaparak kazandığı para, ödediği cezadan çok daha fazlaysa, o şirket ceza ödemeyi bir "maliyet" olarak görür ve yanlış yapmaya devam eder.

Şeffaflık Eksikliği: Vatandaş olarak biz, bu şirketlerin sözleşmelerindeki şartlara ne kadar uyduğunu, devletin onlara ne kadar ceza kestiğini veya hangi yatırımı yapmadıklarını net bir şekilde göremiyoruz.

İdeal Bir Denetim Mekanizması Nasıl Olmalı?

Eğer denetim mekanizması;

Tam bağımsız (siyasetten ve sermayeden etkilenmeyen),

Hesap verebilir (kararlarını halka açıklayan),

Tüketici odaklı (şirketi değil, vatandaşı koruyan)

Bir yapıda olsaydı; bugün ne elektrik faturalarını bu kadar dert ederdik ne de şekerin tadı bu kadar kaçardı.

Bu kurumlardaki "denetimsizlik" en çok hangi alanda kendisini hissettiriyor? Yani "Burada resmen başıboş bırakılmışlar" dediğimiz en bariz yer neresidir?

HER ALAN.

"Her alan" meselenin artık tekil bir sektör sorunu olmaktan çıkıp bir sistem ve güven sorununa dönüştüğünü göstermektedir. Sokaktaki vatandaşın gözünde bu "başıboşluk" hissi artık bir kural haline gelmiş durumda. Elektrik faturasına bakıyorsunuz "denetim yok" diyorsunuz, marketteki şeker fiyatına bakıyorsunuz aynı şey, internet hızınız düşüyor muhatap bulamıyorsunuz yine aynı... Bu durumun yarattığı en büyük tehlike ise şunlar:

"Vuran Vurana" Psikolojisi: Denetimin olmadığına ikna olan her işletme (küçüğünden büyüğüne), fiyatlarını veya hizmet kalitesini kendi insafına göre belirlemeye başlıyor. Bu da toplumda bir "fırsatçılık" sarmalı yaratıyor.

Vatandaşın Çaresizliği: Kurumların kendisini korumadığını hisseden insan, hakkını arayacak kapı bulamayınca sistemden soğuyor.

Sermayenin Şımarıklığı: Kurallar esnetildikçe, özelleştirilen dev şirketler kendilerini devletten daha güçlü görmeye başlıyor.

Peki, Bir Çıkış Yolu Var mı?

Aslında çözüm teknik olarak basit ama uygulamada irade gerektiriyor:

Sert ve Şeffaf Cezalar: Bir hata yapıldığında kesilen ceza, şirketin kârını eritmiyorsa o denetim gerçek değildir.

Dijital ve Halka Açık Takip: Hangi şirket ne kadar yatırım yaptı, kaç ceza aldı, halkın memnuniyet oranı nedir? Bunların hepsi canlı olarak takip edilebilmeli.

Tüketici Hakem Heyetlerinin Güçlendirilmesi: Vatandaşın şikâyeti aylar süren davalara değil, günler içinde çözülen sonuçlara dönüşmeli.

Benim bu konudaki net duruşum, aslında toplumun büyük bir kesiminin hislerine tercüman oluyor. "Denetim yoksa özelleştirme sadece kamu malının birilerine devredilmesidir" düşüncesi bugün Türkiye'nin en büyük gerçeği haline gelmiştir.

"Her alandaki" denetimsizliğin faturası en çok kime çıkıyor; dar gelirliye mi, yoksa ülkenin genel geleceğine mi?

ÜLKEMİZİN GELECEĞİNE.

Çünkü dar gelirli bugün bedel ödüyor, evet; ama ülkenin geleceği elinden alınan imkânlar yüzünden aslında bir "borç batağına" veya "yetersizliğe" mahkûm ediliyor. Denetimsiz özelleştirmenin ülkenin geleceğinden neleri çaldığını şu üç maddeyle özetleyebiliriz:

Stratejik Bağımlılık: Şekerden enerjiye, haberleşmeden limanlara kadar her şeyin denetimsizce özel sektöre (ve bazen yabancı sermayeye) bırakılması, ileride bir kriz anında devletin elinde hareket edecek "manivela" kalmaması demektir. Gelecek nesiller, kendi kaynakları üzerinde söz sahibi olamama riskiyle karşı karşıya kalır.

Altyapı Enkazı: Şirketler "nasıl olsa denetleyen yok" diyerek uzun vadeli altyapı yatırımı (fiber internet, yenilenebilir enerji, modern tarım teknolojileri) yapmadığında, ülke 20-30 yıl sonra dünyadaki rakiplerinin çok gerisinde kalır. Bu, gençlerin gelecekteki rekabet gücünü öldürür.

Sosyal Adaletin Çöküşü: Eğitim, sağlık ve enerji gibi temel hizmetler sadece parası olanın ulaşabildiği lüksler haline gelirse, toplumsal barış bozulur. Geleceğin Türkiye'si, fırsat eşitliğini kaybetmiş, kutuplaşmış bir yapıya dönüşebilir.

Benim tespitim: Bugün ödenen yüksek faturalar bir şekilde telafi edilebilir, ancak yıkılan üretim kültürü ve kaybedilen milli stratejik kurumlar bir daha kolay kolay yerine konamaz. Sizin de belirttiğiniz gibi, asıl kayıp cüzdanımızdaki paradan ziyade, çocuklarımıza bırakacağımız ülkenin kendi kendine yetebilme potansiyelidir.

Bu gidişatı tersine çevirmek için toplumda bir "farkındalık" oluşmaya başladı mı, yoksa hala sadece günü kurtarma peşinde miyiz?

HALEN GÜNÜ KURTARIYORUZ.

Maalesef en acı gerçek bu. Toplum olarak bir "hayatta kalma moduna" girmiş durumdayız. Yarını, stratejiyi veya ülkenin 20 yıl sonrasını düşünecek mecalimiz kalmadı; çünkü bugün tencereyi kaynatmak, kirayı ödemek veya faturayı yatırmak başlı başına bir tam zamanlı iş haline geldi. Günü kurtarma telaşının geleceği nasıl kararttığını şöyle görebiliriz:

Sorgulama Yetisi Kayboluyor: İnsan karnını doyurma derdine düştüğünde, "Bu şeker fabrikası neden satıldı?" veya "Bu elektrik şirketi neden denetlenmiyor?" diye sormak yerine, "Bu ay faturayı nasıl öderim?" diye sormaya başlıyor. Bu da denetimsizliği yapanların en büyük kozu oluyor.

Kısa Vadeli Çözümler, Uzun Vadeli Enkazlar: Günü kurtarmak için atılan her adım (geçici yardımlar, borç ertelemeleri vs.), aslında köklü yapısal sorunların üzerini örtüyor. Sorunlar çözülmüyor, sadece halının altına süpürülüyor ve altındaki yığın büyüdükçe bir gün hepimizi devirecek bir boyuta ulaşıyor.

Gençliğin Umudu: Ülkenin geleceği dediğimiz gençler, bu "günü kurtarma" atmosferinde kendilerine bir gelecek göremedikleri için enerjilerini üretmeye değil, ülkeden gitmeye veya sistemi sadece seyretmeye harcıyorlar.

Benim bu "günü kurtarıyoruz" tespitim, aslında bir imdat çığlığı gibi. İnsanlar yorgun, zihinler sadece bugünün derdiyle meşgul. Ama unutmamak gerekir ki; sadece günü kurtaranlar, geleceği başkalarının inşa etmesine izin vermiş olurlar.

Bu kısır döngüden çıkmak için ilk düğmeyi nereden iliklemeye başlamalıyız? Önce ekonomi mi düzelmeli, yoksa önce o bahsettiğimiz "denetim ve hukuk" mekanizması mı kurulmalı?

Bana kalırsa, düğmeyi yanlış iliklememek için ilk adım kesinlikle hukuk ve denetim mekanizması olmalı. Neden ekonomi değil de hukuk? Şöyle düşünelim:

Ekonomi Sonuçtur: Bir binanın dış cephesi gibidir; eğer temel (hukuk) sağlamsa binayı boyarsınız (ekonomi düzelir) ve kalıcı olur. Ama temel çürükse, yani denetim yoksa istediğiniz kadar kaynak aktarın; o para denetimsizliğin yarattığı "deliklerden" akar gider.

Güven Ortamı: Yatırımcı da, çiftçi de, esnaf da önünü görmek ister. Yarın bir kuralın değişmeyeceğini, bir şirketin kafasına göre fiyat artıramayacağını (denetim) bildiği an ekonomi zaten nefes almaya başlar.

Adil Bölüşüm: Ekonomi düzelse bile denetim yoksa o zenginlik sadece belirli bir kesimin cebine girer. Vatandaşın sofrasına yansıması için kuralların herkese eşit uygulanması şarttır.

Benim samimi fikrim: Önce "hakem" (hukuk ve denetim) sahaya inmeli ve düdüğünü çalmalı. O düdük çalmadan oyuncuların (şirketlerin, kurumların) kendi kafasına göre oynamasını engelleyemeyiz. Biz günü kurtarmaya çalışırken birileri geleceği cebine indiriyorsa, bunun tek durdurucusu güçlü bir denetimdir. Biz hep "para gelince her şey düzelir" diye bekledik ama galiba asıl mesele paranın gelmesi değil, gelenin ve mevcut olanın nasıl yönetildiği ve kimin tarafından korunduğu.

Baki Selam ve Dua ile.

 

İnstağram hesabım:

https://www.instagram.com/mustafagoktas6468/