TABELA VE GÖRSEL KİRLİLİK ÇÖZÜMÜ
Okurum bana yazmış: “Değerli hocam, AB de kapı ve sokak numaraları birbirini takip eder. O numaralar abartısız şekilde yer alır. Arayanlar o numaradan bulurlar. Apartman ismi ve ticarethane ismi yazmaz. Bu arada buralarda bir Tabela standardı da var. Görüntü ve çevre kirliliği yaratan hiçbir tabela ve reklamasyona izin verilmiyor. Bizde ise bu alanda büyük bir kirlilik yaşanıyor. Çevre kirliliği, görsel kirlilik hat safhada. Bunun için ne yapmak lazım?”
CEVAP VE ANALİZİMDİR: Çok haklısınız, bahsettiğiniz konu aslında bir şehrin "medeniyet aynası" olan kent estetiği ve yönlendirme tasarımı (wayfinding) meselesidir. Avrupa'daki o sadelik ve işlevsellik, rastgele bir tercih değil; belirli bir disiplinin ve hukuki altyapının sonucudur. Bizdeki o "tabela ormanı" ve karmaşa hali, hem zihinsel yorgunluğa neden oluyor hem de acil durumlarda (ambulans, itfaiye gibi) adres bulmayı zorlaştırarak hayati riskler yaratıyor. Peki, bu kirliliği aşmak için neler yapılabilir? İşte bu konuda atılması gereken temel adımlar:
1. Ulusal Bir "Tabela ve Cephe Standardı" Oluşturulmalı : Şu an Türkiye'de her belediye kendi kurallarını uygulamaya çalışıyor ancak bu kurallar genelde esnek ve denetimsiz.
Tipoloji Belirlenmeli: Her dükkânın kendi kafasına göre devasa, ışıklı veya kaldırıma taşan tabela asması yasaklanmalı.
Boyut ve Konum: Tabelaların binanın mimari hattını bozmaması, pencereleri kapatmaması ve belirli bir yükseklik standardına (örneğin zemin kat tavan hizası) sahip olması zorunlu tutulmalı.
2. Adres Sisteminde Sadeleşme (Numarataj Reformu): Avrupa'da olduğu gibi, bir binayı bulmak için "X Sitesi, Y Blok, Z İş Merkezi" gibi uzun isimlere ihtiyaç duyulmamalıdır.
Sayısal Odak: Odak noktası bina ismi değil, kapı numarası olmalıdır.
Yazı Tipi ve Renk Standartları: Sokak ve bina numaraları için tüm şehirde (veya ilçede) aynı font, renk ve malzeme kullanılmalıdır. Bu, gözün numarayı hızla seçmesini sağlar.
3. "Dış Cephe Kimlik Belgesi" Uygulaması: Binalar sadece beton yığını değildir, şehrin görsel dokusudur.
Renk Paleti: Belediyeler, mahalle bazlı renk paletleri belirlemeli ve bu paletin dışına çıkılmasına izin vermemelidir.
Klima ve Kablo Kirliliği: Dış cephedeki klima dış üniteleri ve sarkan kablolar, dekoratif panellerle gizlenmeli veya bina içine alınmalıdır.
4. Sıkı Denetim ve "Estetik Kurulları"; Sadece kural koymak yetmez, takip şarttır.
Uzman Onayı: Tabelalar asılmadan önce belediyelerin bünyesindeki mimar ve şehir bölge plancılarından oluşan "Estetik Komisyonları" ndan onay almalıdır.
Yaptırım: Mevzuata aykırı tabelalar için ciddi cezalar uygulanmalı ve belirli bir süre içinde standarda uygun hale getirilmesi zorunlu kılınmalıdır.
Özetle Ne Kazanırız?: Eğer bu dönüşüm sağlanırsa;
Turizm Potansiyeli Artar: Şehirler "fotoğraflanabilir" ve düzenli hale gelir.
Zihinsel Rahatlama: Görsel gürültü azaldığında insanların stres seviyesi düşer.
Ekonomik Verimlilik: Adres bulma süresi kısaldığı için lojistik ve kurye hizmetleri hızlanır.
“Peki, bu değişime toplum olarak hazır mıyız, yoksa esnafın "tabelam ne kadar büyükse o kadar çok iş yaparım" algısını kırmak için daha köklü bir eğitim mi gerekiyor?”
Bu hem bir toplum psikolojisi hem de bir eğitim/bilinç meselesi. Ancak benim fikrim, bu düğümün sadece eğitimle değil, "zorunlu bir estetik disiplini" ile çözülebileceği yönünde.
Nedenlerini şöyle detaylandırabilirim:
1. "Büyük Tabela, Büyük Ticaret" Yanılgısı: Esnafımızdaki en büyük direnç noktası şu: "Tabelam ne kadar büyük, ne kadar parlak ve ne kadar yola taşarsa o kadar fark edilirim." Oysa bu bir "silahlanma yarışı" gibidir. Herkes tabelasını büyüttüğünde kimse daha görünür olmaz; sadece şehir daha çirkin olur. Eğitim burada devreye girmeli ve esnafa "kurumsal kimlik" ile "görsel gürültü" arasındaki fark anlatılmalıdır.
2. Estetik Bir Lüks Değil, İhtiyaçtır: Toplumda "Önce karnımız doysun, sonra tabelaya bakarız" gibi bir algı var. Ancak görsel kirlilik, farkında olmadığımız bir zihinsel yorgunluk yaratır. Düzenli bir sokakta yürümekle, her yerinden tabela fışkıran bir sokakta yürümek arasındaki huzur farkı bilimsel bir gerçektir. Bu bilinci aşılamak için ilkokuldan itibaren "kent kültürü" dersleri verilmesi şart.
3. "Kırık Pencere Teorisi" ve Uygulama: Sosyolojideki Kırık Pencere Teorisi'ne göre; bir binanın bir camı kırıksa ve tamir edilmiyorsa, insanlar diğer camları da kırmakta beis görmezler. Tabela kirliliği de böyledir. Bir dükkân devasa bir tabela asar ve ceza almazsa, yanındaki dükkân ondan daha büyüğünü asar.
Çözüm: Eğitim süreci devam ederken, yerel yönetimlerin "sıfır tolerans" ile estetik kuralları uygulaması gerekir. İnsanlar düzenin getirdiği huzuru ve (ironik bir şekilde) ticaretin kalitesinin arttığını gördükçe bu sistemi kanıksayacaktır.
4. Mimari Saygı Eksikliği: Bizde tabela, binanın bir parçası gibi değil, binayı "örten" bir maske gibi görülüyor. Avrupa’daki örneklerde tabela, binanın taş işçiliğine, pencere sövesine saygı duyar; onu kapatmaz, aksine tamamlar. Bizim eğitimimizde eksik olan en temel şeylerden biri de mimari estetik algısıdır.
Sonuç olarak; Toplumun bu değişime kendiliğinden hazır olmasını beklemek çok uzun sürer. Devletin ve belediyelerin "estetik anayasası" oluşturup bunu tavizsiz uygulaması, eğitimin ise bu uygulamanın neden gerekli olduğunu halka anlatması gerekir. Bir süre sonra o sadelik, tıpkı Avrupa'da olduğu gibi bizim için de "normal" hale gelecektir.
“Peki, bu konuda pilot bölge olarak seçilecek bir ilçede (örneğin tarihi bir çarşıda) tüm tabelalar tek gecede standart hale getirilse, esnaf buna tepki mi gösterir yoksa sokağın yeni yüzünü mü sahiplenir?”
Bence ilk başta kesinlikle bir tepki ve direnç oluşur, ancak bu tepki çok kısa sürelidir. Ardından yerini hızlıca "aidiyet ve gurur" duygusuna bırakır. Bunun neden böyle olacağını şu üç aşamayla açıklayabilirim:
1. Aşama: Alışkanlıkların Savunulması (Kısa Süreli Tepki): Esnaf, tabelasını dükkânının "tapusu" gibi görür. Onu küçültmek veya standart hale getirmek, başlangıçta bir güç kaybı veya görünmezlik korkusu yaratacaktır. "Müşteri beni nasıl bulacak?" veya "Komşumla aynı görünüyorum, farkım kalmadı" gibi şikâyetler yükselecektir.
2. Aşama: Estetiğin Ticari Gücü (Kabullenme): Düzenleme yapıldıktan kısa bir süre sonra dükkânların değil, sokağın bir marka haline geldiği fark edilir. Sokak güzelleşince oraya gelen insan profili değişir, insanlar o sokakta daha fazla vakit geçirmeye başlar. Karmaşanın olduğu yerden kaçan müşteri, düzenin olduğu yerde daha fazla para harcar. Esnaf kasasına giren para artınca, o tabela standardının aslında kendisine hizmet ettiğini anlar.
3. Aşama: Statü ve Taklit (Sahiplenme): Pilot bölge başarılı olduğunda, yandaki mahallenin esnafı "Bizim buralar neden böyle köhne kaldı? Bize de standart gelsin" demeye başlar. İnsan psikolojisi böyledir; düzen ve temizlik bir kez "statü" göstergesi haline gelirse, herkes ona uymak için can atar.
Asıl Soru Şu: Bizde bu işler genellikle "seçim kaygısı" nedeniyle erteleniyor. Oysa bu bir siyasi tercih değil, bir şehircilik zorunluluğudur.
Eğer bir belediye başkanı çıksa ve dese ki: "Arkadaşlar, bu sokaktaki tüm tabela maliyetini biz üstleniyoruz ama kuralımız tek: Mimariye saygı!"... Sizce Türkiye'de buna hayır diyecek kaç esnaf çıkar? Bence çoğu, işin maliyeti karşılandığı ve adaletli (herkese eşit) uygulandığı sürece bu değişime dünden razıdır.
“Peki, bu konuda bir adım atılsa, halkın mı yoksa yerel yönetimlerin mi daha çekimser kalacağını düşünüyorsunuz?”
Asıl düğüm noktası ve çekimserlik maalesef yerel yönetimlerde düğümleniyor. Esnafın direncinden ziyade, yerel yönetimlerin bu konuyu bir "öncelik" haline getirmemesi ve bazı siyasi/bürokratik kaygılar süreci tıkıyor. Benim penceremden bakınca, yerel yönetimlerin bu konudaki çekimserliğinin üç temel sebebi var:
1. "Popülizm" ve Oy Kaygısı: Belediye başkanları, esnafla karşı karşıya gelmeyi genellikle riskli bulurlar. Standart bir tabela zorunluluğu getirmek, başlangıçta "esnafa ek maliyet yüklemek" veya "esnafın özgürlüğünü kısıtlamak" gibi algılanabilir. Seçim dönemlerinde bu tarz radikal kararların oy kaybettireceği düşüncesi, estetik dönüşümün hep bir sonraki döneme ertelenmesine neden olur.
2. Kısa Vadeli Bütçe ve Kaynak Önceliği: Kent estetiği çalışmaları genellikle "lüks" veya "kozmetik" bir iş gibi algılanıyor. Bir belediye başkanı için asfalt dökmek, park yapmak veya sosyal yardım dağıtmak, tabela kirliliğini temizlemekten daha "görünür" ve "takdir edilen" bir hizmet olarak görülüyor. Oysa görsel kirlilikle mücadele, şehrin ekonomik değerini artıran uzun vadeli bir yatırımdır.
3. Denetim ve Uygulama Zorluğu: Tabelaları tek tip yapmak sadece karar almakla bitmiyor; bunun arkasında ciddi bir denetim mekanizması gerekiyor. Zabıtanın her gün bu kuralları takip etmesi, yeni açılan dükkânları denetlemesi ve standart dışı olanlara yaptırım uygulaması bir personel ve enerji maliyetidir. Birçok belediye bu "uğraş verici" sürece girmek yerine görmezden gelmeyi tercih ediyor.
Nasıl Kırılır Bu Döngü?: Eğer yerel yönetimler şu iki stratejiyi izlerse, çekimserlikleri ortadan kalkabilir:
Maliyet Ortaklığı: Belediye, "Tabelayı ben tasarlıyorum ve maliyetin yarısını karşılıyorum" derse, esnafın tepkisi desteğe dönüşür.
Prestij Caddeleri: Şehrin tamamında değil, sadece en popüler bir veya iki caddesinde bu uygulama "pilot proje" olarak başlatılır. O cadde güzelleşip emlak ve ticaret değeri artınca, diğer mahalleler bunu talep etmeye başlar.
Aslında sorun sadece tabelada da değil; bizde "aidiyet" duygusu dükkânın kapısında bitiyor. Kapının önündeki kaldırımın, binanın dış cephesinin veya sokağın görsel kalitesinin kendi dükkânının değerini artırdığını esnafa anlatacak vizyoner bir yönetim anlayışına ihtiyacımız var.
“Peki, bu vizyonu hayata geçirmek için merkezi hükümetin (Bakanlık seviyesinde) bağlayıcı bir kanun çıkarması mı daha etkili olur, yoksa yerel rekabetin (belediyelerin birbirine özenmesi) mi?”
Bence bu işin çözümü kesinlikle merkezi hükümetin (Bakanlık seviyesinde) koyacağı bağlayıcı bir kanun ve standartlar setinden geçer. Yerel rekabetin veya "belediyelerin birbirine özenmesinin" bu sorunu kökten çözmeye yetmeyeceğini düşünüyorum. Neden bu kadar netim? Birkaç ana başlıkla açıklayayım:
1. Yerel Yönetimler "Zor Oyunu Bozar" Diyemiyor: Yerel siyasetçi, seçmenle (esnafla) iç içedir. Akşam kahvesine gittiği, düğününe katıldığı esnafa, "Tabelan çok çirkin, bunu hemen indir" demek zordur. Ama arkasında "Bu benim kararım değil, Bakanlık standardı, yapmak zorundayım" diyebileceği bir yasal dayanak olursa, yerel yönetimlerin eli güçlenir. Siyasi sorumluluğu merkeze atıp, uygulamayı yerelde yapabilirler.
2. Standart Birliği Şart: Eğer iş yerel yönetime bırakılırsa; Kadıköy başka bir standart uygular, Üsküdar başka, Konya başka... Bu da karmaşayı bitirmez, sadece şekil değiştirir. Oysa Avrupa örneğindeki gibi fonttan renk paletine, zeminden yükseklik sınırına kadar ulusal bir "Tabela Yönetmeliği" olursa, Türkiye'nin hangi şehrine giderseniz gidin aynı görsel kaliteyi ve düzeni bulursunuz. Bu, ülkenin "marka değeri" için de kritiktir.
3. Denetim Boşluğu Dolmalı: Yerel yönetimlerin en zayıf karnı denetimdir. Merkezi bir kanunla bu iş "İmar Kanunu" nun bir parçası haline getirilirse, yapı kullanım izni (iskan) alırken veya iş yeri açma ruhsatı yenilerken bu standartlara uyum zorunlu kılınabilir. Yani mesele bir "tercih" olmaktan çıkıp "yasal zorunluluk" haline gelir.
Benim Şahsi Görüşüm: "Estetik Devrimi" Yukarıdan Aşağıya Gelir: Tarihe baktığımızda büyük kentsel dönüşümlerin ve estetik devrimlerin (Paris'in Haussmann planı gibi) hep kararlı bir merkezi iradeyle yapıldığını görüyoruz. Bizde de:
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı katı kuralları koymalı.
Belediyeler bu kuralların uygulayıcısı ve denetçisi olmalı.
Esnaf ise bu değişime maddi teşviklerle (vergi indirimi, tabela desteği vb.) dâhil edilmeli.
Sadece belediyelere bırakırsak, maalesef "estetik" her zaman "popülizm" in gölgesinde kalmaya mahkûm olur.
“Peki, bu kadar katı bir yasal zorunluluk gelse, halkımız bunu "modernleşme" olarak mı görür yoksa "yaşam tarzına müdahale" olarak mı algılar?”
Bence halkımız bunu başlangıçta bir "müdahale" gibi algılasa da, sonuçları görmeye başladığı andan itibaren "geç kalınmış bir modernleşme" olarak kabul edecektir. Neden böyle düşündüğümü birkaç noktada özetleyeyim:
1. Sonuç Odaklı Bir Toplumuz: Biz Türk toplumu olarak teoriden ziyade pratiğe ve sonuca bakarız. Bir sokak boydan boya ıslah edilip, o görüntü kirliliği temizlendiğinde ortaya çıkan "ferahlık" ve "kalite" hissi herkesin hoşuna gider. İnsanlar o caddede yürürken kendilerini Avrupa'da veya çok seçkin bir mekânda gibi hissettiklerinde, "Demek ki böyle de olabiliyormuş" diyerek sistemi sahiplenirler.
2. "Yaşam Tarzı" Değil, "Yaşam Kalitesi": Bu mesele aslında siyasi veya ideolojik bir yaşam tarzı müdahalesi değil; doğrudan bir konfor ve güvenlik meselesidir.
- Standart numarataj sayesinde kargonun kapıya gelmesi,
- Tabelaların arasından sarkan kablo kirliliğinin bitmesi,
- Gece o kafa karıştıran, göz alan kalitesiz ışıkların sönmesi... Bunlar herkesin hayatını kolaylaştıran şeylerdir. Toplum, hayatını kolaylaştıran ve mülkünün değerini artıran her şeye eninde sonunda "evet" der.
3. "Adalet" Duygusu Önemli: Halkın tepkisini belirleyen asıl şey kuralın kendisi değil, uygulamanın adaleti olacaktır. Eğer Bakanlık bu kuralı "imtiyazsız" bir şekilde; büyük zincir mağazadan küçük bakkala kadar herkese eşit uygularsa, toplum bunu bir "düzen" olarak görür. Ama "fakirin tabelası iniyor, zenginin ışıklı panosu kalıyor" algısı oluşursa, işte o zaman ciddi bir direnç ve tepki doğar.
Benim Fikrim: "Alışkanlıkların Gücü": Biz karmaşaya maalesef çok alıştık. Bu karmaşa bize bazen "samimiyet" gibi geliyor. Ancak gerçek şu ki; estetik disiplin, samimiyete engel değildir. Bir Osmanlı bedestenini veya Safranbolu evlerini düşünün; her şey bir nizam içindedir ama son derece samimidir. Sert bir yasal zorunluluk, o ilk şoku atlatmamızı sağlar. Sonrasında ise insanlar o düzenin içinde yaşamaya alışınca, eski fotoğraflara bakıp "Biz bu kirlilikte nasıl yaşamışız?" diyeceklerdir. Tıpkı kapalı alanlarda sigara yasağı ilk geldiğinde koptu kopacak denilen kıyametin, bugün yerini büyük bir huzura bırakması gibi...
“Peki, bu "tabela terörü" bittiğinde, şehirlerimizin o kendine has ruhu ve mimarisi daha çok ön plana çıkmaz mı?”
Kesinlikle çıkar, hem de öyle bir çıkar ki şehirlerimiz nefes almaya başlar. Benim bu konudaki net fikrim şudur: Biz aslında binalarımızı görmüyoruz, sadece üzerindeki "etiketleri" görüyoruz. Eğer bu tabela kirliliği biterse, şu üç önemli değişim şehre ruhunu geri verir:
1. Mimari Hafıza Canlanır: Şehirlerimizin çoğunda, tabelaların altında kalmış muazzam bir taş işçiliği, eski cumbalar veya modern ama estetik hatlar var. Şu an o binalar, üzerlerine gelişigüzel yapıştırılmış devasa reklam panoları yüzünden adeta "görsel bir hapis" hayatı yaşıyor. Tabelalar standartlaşıp sadeleştiğinde, binaların yüzü açılır. İnsanlar başını kaldırıp baktığında, sadece bir dükkân ismi değil, bir şehir estetiği görmeye başlar.
2. "Göz Yorgunluğu" Yerini "Görsel Huzura" Bırakır: Kaotik bir ortamda beyin, her saniye o karmaşık bilgileri (yüzlerce farklı renk, font, ışık) ayıklamaya çalışırken yorulur. Tabela terörü bittiğinde, sokaklar birer "gürültü kaynağı" olmaktan çıkıp dinlenme mekânlarına dönüşür. Şehrin ruhu, o sessiz ve düzenli detaylarda gizlidir. Karmaşa biterse, şehrin asıl karakteri olan o sessiz güzellik konuşmaya başlar.
3. Esnafın Kalitesi Öne Çıkar: Tabela kirliliği aslında bir "bağırma" yarışıdır. Kim daha çok bağırırsa (yani kimin tabelası daha büyükse) o fark edilir sanılır. Bu kirlilik ortadan kalktığında, esnafın fark yaratmak için tabelasına değil; vitrinine, ürün kalitesine ve hizmetine odaklanması gerekir. Yani sahte bir büyüklük algısı yerini gerçek bir kalite yarışına bırakır.
Benim şahsi kanaatim: Biz şehirlerimizi birer "ticari katalog" gibi kullanıyoruz. Oysa şehir bir yaşam alanıdır. Tabelaların çekilmesi, sanki bir kadının yüzündeki aşırı ve kötü makyajın silinip, doğal güzelliğinin ortaya çıkması gibi bir etki yaratacaktır. Türkiye'de pek çok tarihi kent merkezinde (örneğin son yıllarda bazı belediyelerin yaptığı cephe iyileştirme projelerinde) bunu gördük. Tabelalar küçülünce insanlar o sokaklarda daha çok fotoğraf çekmeye, daha yavaş yürümeye başladı. Çünkü estetik, insanı yavaşlatır ve o ana dâhil eder; karmaşa ise kaçma isteği uyandırır.
“Peki, en çok hangi şehrimizin veya semtimizin bu "görsel temizliğe" ihtiyacı var?”
İstanbul ve Mersin, bu görsel temizliğe en çok ihtiyaç duyan, ama temizlendiklerinde ortaya çıkacak potansiyelleriyle baş döndürecek iki şehrimiz. İkisine dair fikrim şu yönde:
1. İstanbul: "Gömülü Bir Mücevher": İstanbul’da durum sadece bir kirlilik değil, bir hürmetsizlik boyutu taşıyor.
Tarihi Yarımada ve Beyoğlu: Düşünsenize, yüzyıllık binaların o muazzam taş oymalarının tam üzerine plastik, mor ışıklı, devasa bir kebapçı tabelası çakılmış durumda. İstanbul’da tabela standardı gelse, şehir adeta bir açık hava müzesine dönüşür.
Kaosun Gizlediği Estetik: İstanbul o kadar yorgun ki, insan kalabalığına bir de görsel gürültü eklenince şehrin o meşhur silüeti ve ruhu sadece vapurdan bakınca görülür hale geliyor. Sokak aralarındaki o tabela ormanı temizlense, İstanbul dünyanın en şık metropollerinden biri olan Paris veya Roma ile estetik açıdan yarışır değil, onları geçer hale gelir.
2. Mersin: "Akdeniz'in Işığı": Mersin, Türkiye'nin en uzun sahil şeritlerinden birine sahip, modern ve geniş bir şehir ama bir o kadar da "bakımsız" duruyor.
Güneş ve Renk Solması: Mersin'in o yakıcı güneşi altında, kalitesiz malzemeden yapılan dev tabelalar hızla soluyor, çatlıyor ve "eskimiş" bir görüntü yaratıyor. Bu da şehrin modern kimliğine zarar veriyor.
Palmiyeler ve Reklamlar: Mersin'in o güzelim palmiyeli bulvarlarında yürürken, her dükkânın farklı bir yükseklikte, farklı bir tonda tabela asması Akdeniz’in o ferah ruhunu boğuyor. Mersin’de tabelalar sadeleşse, dükkânlar bina cepheleriyle uyumlu hale gelse; şehir tam bir "Riviera" havasına bürünür. Mersin’in o ferahlığı görsel bir disiplinle taçlanmayı bekliyor.
Ortak Sorun: "Katmanlaşmış Kirlilik": Her iki şehirde de sadece tabelalar değil, tabelaların altındaki klima üniteleri, sarkan kablolar ve dükkânların yola taşan tezgâhları bir bütün olarak şehri yutmuş durumda.
Benim fikrimce:
İstanbul'da bu temizlik bir "restorasyon" borcudur.
Mersin'de ise bu temizlik bir "modernleşme" hamlesidir.
Mersin gibi bir liman şehrinde ve İstanbul gibi bir dünya başkentinde, tabelalar aradan çekildiğinde deniz havasının sokakların içine daha "saf" bir şekilde dolacağını hissetmez miyiz? Sanki o karmaşa sadece gözümüzü değil, ruhumuzu da tıkıyor gibi.
“Peki, bu iki şehirde öncelik hangi caddelerde olmalı? İstanbul’da İstiklal mi, yoksa Mersin’de o meşhur sahil bandı (Adnan Menderes Bulvarı) mı?”
Her iki cadde de aslında kendi şehirlerinin "vitrini" konumunda olduğu için bu dönüşümün kıvılcımını yakalayacak en doğru noktalar. Eğer bu iki noktada (İstiklal ve Adnan Menderes Bulvarı) bu "estetik devrimi" başlasaydı, muhtemelen şunlar olurdu:
1. İstanbul / İstiklal Caddesi: "Tarihin Nefes Alması": İstiklal, aslında dev bir mimari açık hava müzesidir. Ama şu an binaların üst katlarındaki o muazzam oymalar, heykeller ve balkonlar, alt katlardaki devasa, ışıklı, bazen binanın orijinal pencerelerini bile kapatan tabelalar yüzünden görünmüyor.
Sonuç: Tabelalar sadece dükkân kapılarının üzerine, mütevazı ve binanın taş rengiyle uyumlu bir şekilde yerleştirilse, biz İstiklal' de yürürken dükkânları değil "Beyoğlu'nu" izlerdik. Bu da turizm gelirini ve ziyaretçi kalitesini anında yukarı taşır.
2. Mersin / Adnan Menderes Bulvarı: "Riviera Esintisi": Mersin'in sahil bandı, Türkiye'nin en ferah, en geniş ve en potansiyelli yürüyüş yollarından biri. Ancak yol boyunca sıralanan kafe ve işletmelerin her biri farklı bir neon ışığı, devasa totem tabelalar veya yola taşan brandalar kullandığında o deniz havası "pazar yerine" dönüşüyor.
Sonuç: Burada tabela standardı demek; palmiye ağaçlarının, denizin maviliğinin ve modern mimarinin ön plana çıkması demektir. Mersin bir anda o "yorgun şehir" imajından sıyrılıp, gerçekten de Akdeniz'in parlayan yıldızı haline gelir.
Benim Son Sözüm: Yerel yönetimler çekimser kalsa da, bu iki cadde gibi sembol yerlerde yapılacak tek bir başarılı uygulama, tüm Türkiye'ye "Bakın, düzenli olunca ne kadar güzel ve değerli oluyormuş" dedirtir. Görsel kirlilik aslında bir fakirlik göstergesidir; düzen ve estetik ise zenginlik ve özgüven. Bizim şehirlerimiz bu özgüveni hak ediyor.
Değerli okuruma, bu değerli sorusu ve vizyoner bakış açısı için çok teşekkür ederim. Şehirlerimizin hak ettiği o sade ve asil görünüme kavuştuğu günleri hep birlikte görmek dileğiyle! Sizin gibi bu meselelere kafa yoran, şehrin estetiğini ve dertlerini kendine dert edinen insanların çoğalması, o hayal ettiğimiz düzenli ve huzurlu şehirlerin en büyük teminatıdır.
Baki Selam ve Dua ile.
MUSTAFA GÖKTAŞ





















