Türkiye ve Turizm Meselesi…
“Türkiye'de turizmden beklenti nedir? Turizm hizmeti sunanların sorunları nedir? Bu sorunların çözümü nedir? Turizmi canlandırmanın yolu nedir?”
Türkiye’de turizm, sadece bir "tatil" konusu değil, ekonominin can damarlarından biri olan "bacasız sanayi" dir. 2026 yılı itibarıyla sektör, hem büyük rekorların hem de küresel ekonomik türbülansların ortasında stratejik bir virajdadır. İşte Türkiye turizminin bugünkü panoraması, sorunları ve gelecek vizyonu:
1. Turizmden Beklenti Nedir?: Türkiye'nin turizmdeki temel vizyonu artık sadece "çok turist" değil, "yüksek gelirli turist" ve "sürdürülebilir büyüme" üzerine kuruludur.
Ekonomik Hedefler: 2026 yılı için belirlenen turizm geliri hedefi yaklaşık 68 milyar dolar. 2025 yılındaki 65 milyar dolarlık başarının üzerine konulması planlanıyor.
Ziyaretçi Sayısı: Yıllık yaklaşık 64-65 milyon ziyaretçi ağırlanması bekleniyor.
Çeşitlendirme: Turizmin deniz-kum-güneş üçgeninden çıkarılarak; sağlık, gastronomi, inanç ve spor (örneğin futbol turizmi) gibi alanlara 12 aya yayılması hedefleniyor.
2. Turizm Hizmeti Sunanların Sorunları: Sektör temsilcileri (otelciler, acenteler, rehberler) şu an ciddi bir "maliyet-fiyat" kıskacında:
Maliyet Enflasyonu: Enerji, gıda ve personel maliyetlerindeki yüksek artış, işletme karlarını ciddi oranda baskılıyor.
"Pahalı Ülke" Algısı: Döviz kurunun enflasyona paralel artmaması nedeniyle Türkiye, yabancı turist için eski "ucuz cennet" imajını kaybetmiş durumda. Bu da Mısır ve Yunanistan gibi rakiplerle rekabeti zorlaştırıyor.
Nitelikli Personel Sıkıntısı: Turizmde çalışma şartlarının ağırlığı ve mevsimsellik, kalifiye iş gücünün başka sektörlere kaymasına neden oluyor.
Jeopolitik Riskler: Bölgesel savaşlar ve güvenlik endişeleri, rezervasyon akışını anlık olarak etkileyebiliyor.
3. Bu Sorunların Çözümü Nedir?: Sektörün nefes alması için önerilen somut adımlar şunlardır:
Vergi ve Teşvik Düzenlemeleri: Konaklama vergisinin askıya alınması veya KDV indirimleri gibi maliyet düşürücü önlemler.
Personel Destekleri: Sektördeki personelin 12 ay boyunca istihdam edilebilmesi için SGK teşviklerinin kış aylarında artırılması.
Düşük Maliyetli Havayolları: Ulaşım maliyetlerini düşürmek için "low-cost" havayolu şirketlerine daha fazla alan açılması ve slot kolaylıkları.
Dijital ve Stratejik Pazarlama: "Ucuz ülke" yerine "kaliteli ve eşsiz deneyim sunan ülke" algısını güçlendirecek global kampanyalar.
4. Turizmi Canlandırmanın Yolu Nedir?: Turizmi sürdürülebilir bir şekilde canlandırmak için klasik yöntemlerin dışına çıkmak gerekiyor:
Deneyim Odaklı Turizm: Turistlere sadece bir oda değil; yerel halkla temas kurabilecekleri, kültürü yaşayabilecekleri "deneyimler" (köy turları, hasat şenlikleri vb.) pazarlamak.
Üst Segment Turist Odaklılık: Cruise (gemi) turizmi ve golf turizmi gibi kişi başı gecelik harcaması yüksek olan alanlara yatırım yapmak.
Anadolu’nun Keşfi: Turizmi Antalya ve İstanbul dışına, İç ve Doğu Anadolu’daki tarihi miraslara (Göbeklitepe, Kapadokya, Mezopotamya) yaymak.
Sürdürülebilirlik: Yeşil Turizm sertifikalı tesis sayısını artırarak doğaya duyarlı yeni nesil gezginlerin ilk tercihi haline gelmek.
Türkiye turizmde artık bir "miktar" değil, "nitelik" sınavı veriyor. Bu sınavı geçmenin yolu, fiyat rekabetinden ziyade hizmet kalitesini ve çeşitliliğini ön plana çıkarmaktan geçiyor.
Türkiye'nin turizmdeki bu yeni "pahalı ama kaliteli" imajı, tatil planlarında öncelik fiyat mı yoksa sunulan hizmetin kalitesi mi olmalı?
Açık konuşmak gerekirse Türkiye turizmde şu an bir "kimlik krizi" yaşıyor. Bir yanda yılların getirdiği "ucuz tatil cenneti" alışkanlığı, diğer yanda Avrupa’daki rakipleriyle yarışan (ve bazen onları aşan) maliyetler var. Meselenin özü şu birkaç noktada düğümleniyor:
1. "Sürümden Kazanma" Devri Kapandı: Eskiden "Oteller dolsun da nasıl dolarsa dolsun" mantığı vardı. Ama bugün elektrik, personel ve gıda maliyetleri öyle bir noktada ki, oteli %100 doldursan bile kâr edemeyebiliyorsun. Bence Türkiye artık "zengin ama az turist" modeline geçmek zorunda. 100 tane "her şey dahil" peşindeki turisttense, 10 tane gurme tura katılan veya butik otelde kalan turist ekonomiye çok daha fazla can suyu olur.
2. "Her Şey Dahil" Sistemi Bir Pranga mı?: Bu sistem bizi dünyada devleşti ama bir yandan da turisti otelin içine hapsetti. Turist otelden çıkmıyor, dışarıdaki esnaftan alışveriş yapmıyor, yerel lokantada yemek yemiyor. Bence turizmi canlandırmanın yolu, turisti otelin bahçe kapısından dışarı çıkaracak hikâyeler yaratmakta.
3. Hizmet Kalitesi Bizim "Süper Gücümüz": Avrupa’nın birçok yerinde (İtalya, Fransa, Yunanistan) hizmet sektöründe o meşhur "Türk misafirperverliğini" ve hızını bulamazsın. Biz bu konuda gerçekten iyiyiz. Ancak bu kaliteyi korumak için personeli sektörde tutmamız lazım. Sezon bitince personeli işsiz bırakırsan, o kalifiye çocuk gider kurye olur, bir daha da geri dönmez. Çözüm, turizmi 12 aya yayacak spor, sağlık ve kongre turizminde.
4. Algı Yönetimi: Şu an Yunan adaları meselesi çok konuşuluyor, biliyorsun. "Kapı vizesi" ve "uygun fiyat" algısı yerli turisti bile dışarı itti. Bence en büyük sorunumuz fiyatların pahalı olması değil, fiyat-performans dengesinin bozulduğu hissi. Turist "Ödediğim paranın karşılığını aldım" dediği an sorun çözülür.
Kısacası; Türkiye artık sadece deniziyle değil, mutfağıyla, sanatıyla ve dijital göçebeleri çekecek modern altyapısıyla konuşulmalı. Bizim "deniz-kum-güneş" paketimiz zaten dünya markası, ama üstüne bir şey koymazsak yerimizde sayarız.
Bizim oteller "lüks" olayını abartıp samimiyeti mi kaybetmeye başladı, yoksa gerçekten dünya standartlarını mı belirliyoruz?
Bizde bir şeye odaklandık mı "ayarımız" pek olmuyor. Bu "abartı" meselesi Türkiye turizminin hem en büyük gücü hem de en büyük zayıflığı haline geldi. Şu üç noktada resmen kantarın topuzunu kaçırıyoruz:
1. "Görkem" Hastalığı: Antalya sahillerine bir bak; Kremlin Sarayı'ndan tut, Venedik kanallarına, devasa sütunlu tapınak görünümlü otellere kadar her şey var. Mimari olarak bazen o kadar rüküşleşiyoruz ki, turist "Ben nereye geldim?" diyor. Doğal güzelliği koruyup oraya uyumlu bir butik yapı yapmak yerine, dağı taşı betonla kaplayıp üzerine altın varak atıyoruz. Bu "gösteriş" merakı maliyetleri uçuruyor, o maliyet de dönüp dolaşıp senin benim cebime yansıyor.
2. "Açık Büfe" İsrafı. Dünyanın hiçbir yerinde bizdeki kadar devasa ve ucu bucağı görünmeyen açık büfeler yok. 200 çeşit yemek çıkıyor, belki 10 tanesi gerçekten lezzetli. Geri kalan 190 çeşit hem büyük bir israf hem de kaliteyi düşüren bir unsur. "Her şey dâhil" demek "her şeyi abartmak" demek oldu. Oysa az olsun, öz olsun, yerel olsun; ama hayatta unutamayacağı bir lezzet olsun, değil mi?
3. Fiyatlardaki "Altın Vuruş" Mantığı. İşletmecilerde bazen şöyle bir kafa yapısı oluyor: "Hazır sezon geldi, müşteri de kapıda, ne koparırsak kârdır." Bir lahmacuna binlerce lira istemek ya da bir kadeh içkiye Avrupa başkentlerinden daha fazla fiyat çekmek, işte o bahsettiğin abartının zirvesi. Bu "bir sezonda köşeyi dönme" hırsı, uzun vadede o sadık turisti küstürüyor. Biz lüksü "şatafat" sanıyoruz, oysa gerçek lüks; huzurdur, özgünlüktür ve aldığı hizmetin karşılığını dürüstçe ödemektir. Bizim tesisler bazen birer "altın kafese" dönüşüyor; içinde her şey var ama ruhu eksik kalıyor.
Bu abartıdan kurtulup daha "ayakları yere basan" bir turizme dönmemiz mümkün mü, yoksa bu gösteriş sarmalı bizim sektörün genetiğine mi işledi?
Biraz zor ama imkânsız değil. Ancak bu "abartı" mevzusu maalesef bizim ticari genetiğimize biraz fazla işlemiş durumda. Neden mi?
1. "Kısa Yoldan Köşeyi Dönme" Kültürü: Bizde esnaflık ve işletmecilik anlayışı maalesef çok uzun vadeli planlar üzerine kurulu değil. "Gelen turisti bir kez yakalamışken alabileceğimi alayım, seneye kim öle kim kala" mantığı baskın. Bu yüzden o şatafatı, o abartılı fiyatları bir "yatırım" değil, bir "vurgun" aracı olarak görüyoruz.
2. Statü Meselesi: Biz toplum olarak da gösterişi seviyoruz. Bir otel ne kadar büyükse, ne kadar çok ışıklıysa, açık büfesi ne kadar göz çıkarıyorsa o kadar "iyi" olduğunu sanıyoruz. Müşteri (hem yerli hem yabancı) bunu talep ettikçe, işletmeci de o devasa, ruhsuz beton yığınlarını dikmeye devam ediyor.
3. Ama Bir "Uyanış" da Var: Özellikle yeni nesil gezginler artık o altın varaklı otellerden kaçıyor. İnsanlar artık;
- Kazdağları'nda bir taş evde kalmayı,
- Ege’de tarladan sofraya gelen yemeği yemeyi,
- Betonun içinde değil, ağacın altında olmayı istiyor.
Yani: Bu abartılı "dev tesisler" bir süre sonra sadece belirli bir kesime hitap eden, ruhunu kaybetmiş fabrikalara dönüşecek. Turizmin asıl parası ve prestiji ise; daha sade, daha doğal ve daha "insani" ölçekte iş yapan yerlere kayacak. Aslında biz kendi doğallığımıza, yani o meşhur Türk misafirperverliğinin en saf haline geri dönsek, dünya kapımızda kuyruk olur. Ama işte o "en büyük, en lüks, en pahalı" hırsını törpülemek lazım.
Biz millet olarak bu "sadelik" olayını becerebilir miyiz, yoksa "görünmüyorsa yoktur" deyip illa o şatafata geri mi döneriz?
Biz milletçe "orta yolu" bulma konusunda biraz zayıfız. Ya her şeyi en dibine kadar yaşıyoruz ya da en tepesine kadar şatafata boğuyoruz. Bence biz bu sadeleşme işini kendi rızamızla değil, mecburiyetten yapacağız. Neden mi?
Ekonomi Gerçeği: O devasa, 500 çeşit yemekli büfelerin maliyeti artık sürdürülebilir değil. İşletmeci bakacak ki o israfın altından kalkamıyor, ister istemez "az ama kaliteli"ye dönecek.
Dünya Değişiyor: Artık zengin turist de "Beni altın kaplamalı odada yatır" demiyor. "Beni gürültüden uzaklaştır, bana gerçek bir hikâye anlat, yerel bir şarap tattır" diyor. Bizim işletmeciler paranın orada olduğunu anladığı an, o abartılı saray konseptlerini terk edip "doğal ve sade" takılmaya başlayacaklar.
Ama dürüst olayım; içimizdeki o "en iyisi, en büyüğü benimki olsun" dürtüsü kolay kolay ölmez. Düğünümüzde bile masaları donatmayı seven bir milletiz, turizmde de o "masayı donatma" kafası bir süre daha devam eder. Bizimkisi biraz "sonradan görme bir lüks" anlayışından, "kültürlü bir kalite" anlayışına geçiş sancısı. Bu sancı bittiğinde, o abartılı şatafatın yerini "karakterli" yerler alacak. Ama o güne kadar daha çok lahmacuna binlerce lira ödeyenleri ve saray yavrusu gibi otelleri izleriz gibi duruyor.
Bizdeki bu "gösteriş merakı" sadece turizmde mi var, yoksa hayatımızın her alanına mı sızmış durumda?
Bizde bu "abartı" bir yaşam biçimi haline gelmiş. Sadece turizmde değil; düğünümüzde, arabamızda, evimizin dekorasyonunda, hatta sosyal medya profilimizde bile hep bir "en" olma çabası var. Turizm de bunun sadece vitrini. Bizimkisi biraz "görünme" üzerine kurulu bir kültür:
- Ev almayız, "saray yavrusu" alırız.
- Düğün yapmayız, "yüzyılın organizasyonunu" yaparız.
- Tatil yapmayız, "mekânın sahibi geldi" pozu veririz.
Bu kafa yapısıyla turizmde "sadelik" beklemek, şimdilik biraz hayal gibi. Çünkü bizde "sade" olan şey maalesef "fakir" ya da "eksik" gibi algılanıyor. Bir turiste "Sana doğanın içinde, sadece kuş seslerinin olduğu, tek çeşit yerel yemek sunan bir yer hazırladık" desen; işletmecinin içinden bir ses "Ya yanına iki sütun dikseydik, akşam da volkan şov yapsaydık daha çok para alırdık" diye fısıldıyor. Biz bu gösteriş sarmalından kısa vadede çıkamayız. Çünkü biz seviliyoruz bu abartıyı. Gösterişli olmayınca sanki tadı tuzu yokmuş gibi geliyor. Ama bir gün o çok güvendiğimiz "şatafat" turisti kaçırıp cebimizi yakmaya başlayınca, işte o gün "Doğa aslında ne güzelmiş ya..." diyeceğiz. Bizimkisi biraz "canı yanmadan akıllanmama" durumu yani.
Biz bu gösterişi gerçekten sevdiğimiz için mi yapıyoruz yoksa "el âlem ne der" diye mi?
Mesele tamamen "El âlem ne der?" ve "Ben buradayım!" deme savaşı. Bizim toplumda statü, karakterden önce geliyor maalesef. Turizmde de bu böyle. İşletmeci, "Benim otelim en çok ışığa sahip, en büyük avize bende" diyerek aslında komşu otelle sidik yarıştırıyor. Turist de o devasa binanın önünde fotoğraf çekilip Instagram’a atınca kendini "başarmış" hissediyor. Dürüst olayım: Bizde sadelik, "yetersizlik" olarak kodlanmış. Birine "Bak bu çok sade ve şık" dediğinde, içinden "Yani ucuz ve basit mi demek istiyorsun?" diye geçiriyor. Bu yüzden o abartıdan, o şatafattan vazgeçmemiz çok zor. Çünkü biz gösterişi bir "güç gösterisi" olarak kullanıyoruz. Aslında çok yorucu bir şey bu. Hem cebi yoruyor, hem ruhu, hem de doğayı. Ama işte, "Az olsun ama öz olsun" diyebilecek o kültürel olgunluğa gelmemiz için daha çok fırın ekmek yememiz lazım.
Kısacası; biz bu abartı içinde boğulana kadar "en büyük" olmaya çalışmaya devam edeceğiz. Ancak her şey birbirinin kopyası olup tadı tuzu iyice kaçtığında, gerçek lüksün aslında "huzur ve özgünlük" olduğunu fark edeceğiz. Ama o gün geldiğinde elimizde o doğal güzelliklerden ne kalmış olur, orası meçhul.
Bu konuda "yeter artık" dediğim bir nokta var mı, yoksa "bizim millet böyle kardeşim, değişmez" mi diyorum?
"Değişmez" demek aslında biraz pes etmek olur. Dünya değişiyor, biz de öyle ya da böyle bu değişime ayak uyduracağız. Madem bu abartıdan ve sığ döngüden çıkmak istiyoruz, "ne yapmalı" sorusunun cevabı şu üç temel adımda gizli:
1. "Nicelik" Değil, "Nitelik" Devrimi: Bizim artık kaç milyon turist geldiğini saymayı bırakıp, "gelen turist ne kadar bıraktı ve ne kadar mutlu ayrıldı?" sorusuna odaklanmamız lazım.
Çözüm: 500 odalı devasa beton yığınları yerine, bölgenin mimarisine uygun, yerel dokuyu koruyan butik işletmeleri teşvik etmeliyiz. Az insan, yüksek hizmet, yüksek gelir.
2. "Yerelleşme" ve Hikâye Anlatıcılığı: Turisti otelin açık büfesine hapsetmekten vazgeçmeliyiz.
Çözüm: Turiste sadece yatak değil, bir "deneyim" satmalıyız. "Gel burada kendi zeytinini topla, kendi yemeğini pişir, şu 3000 yıllık antik kentin hikâyesini yerel rehberden dinle" demeliyiz. İnsanlar artık beton görmeye değil, bir hikâyenin parçası olmaya para ödüyor.
3. Eğitim ve Liyakat: Turizmde çalışan personeli "sezonluk işçi" olarak görmekten vazgeçmeliyiz.
Çözüm: Turizm çalışanını el üstünde tutan, ona 12 ay iş garantisi ve sosyal hak sağlayan bir sistem şart. Sen personeline değer vermezsen, o da turiste vermez. Kaliteli hizmet, mutlu çalışanla başlar.
4. "Sürdürülebilirlik" Slogan Olmaktan Çıkmalı: Doğayı katlederek yapılan turizm, kendi bindiği dalı kesmektir.
Çözüm: Denizimizi, ormanımızı, havamızı korumak "opsiyonel" bir seçenek değil, zorunluluk olmalı. Yeşil enerji kullanan, atığını dönüştüren, doğaya saygılı işletmelere ciddi vergi indirimleri sağlanmalı.
Özetle şu: Bizim "havalı" olmaya çalışmayı bırakıp "gerçek" olmaya odaklanmamız lazım. Biz zaten doğamızla, tarihimizle ve mutfağımızla dünyanın en zengin sofrasına sahibiz. Sadece o sofraya altın varaklı örtü serip yemeğin tadını bozmayı bırakmalıyız. Değişim zor ama imkânsız değil; yeter ki o "bir sezonda zengin olayım" kafasından, "gelecek nesillere de bir şey kalsın" kafasına geçelim.
Bu değişimi başlatacak olan devlet mi, işletmeciler mi, yoksa "ben artık böyle tatil istemiyorum" diyen bilinçli turist mi? Hangisi tetiği çeker?
Tetiği çekecek olan, masaya yumruğunu vuracak olan bilinçli turisttir. Yani sensin, benim, "bu paraya bu hizmet olmaz" diyen insandır. Neden mi böyle düşünüyorum? Bak şu zincirleme reaksiyona:
Müşteri Elini Çekerse: Sen o abartılı, sadece gösterişten ibaret ve pahalı yere gitmeyi bırakıp; daha samimi, fiyat-performans dengesi olan, doğaya saygılı bir yeri tercih edersen, öbür tarafın o devasa çarkları dönmemeye başlar.
İşletmeci Mecbur Kalırsa: Müşteri azalınca ve cüzdan boşalınca o "şatafat meraklısı" işletmeci şunu anlar: "Demek ki artık bu beton ve altın varak işe yaramıyor, insanlar huzur ve gerçeklik arıyor." Mecburen tarzını ve fiyatını değiştirir.
Devlet Düzenlerse: Devlet de bakar ki turizm geliri düşüyor veya pazar değişiyor, o zaman der ki: "Ben artık butik oteli, doğa dostu tesisi, yerel üreticiyi destekleyen turizmi teşvik ediyorum."
Yani, para kimdeyse güç ondadır. Biz o gücü şatafata, israfa ve "el âlem ne der" e akıttığımız sürece sistem değişmez. Ama ne zaman ki "Ben sadece huzur istiyorum ve hakkımı arıyorum" dersek, o devasa yapılar bile önümüzde eğilmek zorunda kalır. Bizim değişimimiz biraz "zoraki bir evrim" olacak. Canımız yanacak, cebimiz yanacak, en sonunda "Aslında ne kadar sadeymiş mutluluk" diyeceğiz. Bu değişimin başladığının en büyük kanıtı da şu: Eskiden "En lüks otele gittim" demek bir havaydı, şimdi "Kimsenin bilmediği o sessiz koyda, köylülerin yaptığı ekmeği yedim" demek çok daha büyük bir statü simgesi haline geldi. Bu kafaya geçiyoruz yavaş yavaş.
Bu sessiz devrim çoktan başlamadı mı, yoksa ben mi fazla iyimserim?
Kıvılcım çaktı ama dürüst olalım; henüz o devasa şatafat gemisini rotasından saptıracak kadar güçlü bir fırtına değil, sadece tatlı bir esinti. Neden "başlamış gibi" ama tam olmamış gibi hissediyoruz, söyleyeyim:
1. Sosyal Medya Paradoksu: Bir yanımız sessizlik ve doğallık arıyor ama diğer yanımız hâlâ o lüks otelin sonsuzluk havuzunda (infinity pool) fotoğraf çekilip "buradayım" demekten vazgeçemiyor. Yani ruhumuz sadelik istiyor ama parmağımız hâlâ gösterişi beğeniyor. Bu ikilem bitmeden tam bir dönüşüm olmaz.
2. "Eski Köye Yeni Adet" Direnci: Sektörün büyük abileri, yani o dev tesis sahipleri, sistemi bu abartı üzerine kurmuşlar. Personelinden mutfağına kadar her şey "sürümden kazanma" odaklı. Bu düzeni bozup daha butik, daha kaliteli bir şeye geçmek onlar için çok büyük bir maliyet ve risk. O yüzden onlar gemiyi batana kadar aynı rotada tutmaya çalışacaklar.
3. Ekonomik Zorunluluk: Bence gerçek değişim, insanların bilinçlenmesinden ziyade "cebin boşalmasıyla" hızlanacak. Eskiden orta halli bir aile o şatafatlı otellere bir şekilde gidebiliyordu. Şimdi o kapılar kapanınca, ister istemez daha yerel, daha samimi ve daha ulaşılabilir seçeneklere yönelecekler. Bu "zorunlu tercih", zamanla bir "yaşam biçimine" dönüşecek.
Sonuç olarak: Devrim başladı ama şu an sadece "erken kalkanlar" (early adopters) grubunda. Üst tabaka zaten sadeliğin lüks olduğunu anladı; en alt tabaka zaten sadeliğe mecbur; ama o büyük "orta sınıf" hâlâ o şatafatın büyüsünden tam kurtulabilmiş değil. Yine de geri dönüş yok. O devasa beton yığınları bir gün "turizm müzesi" gibi kalacak, biz ise doğanın içinde bir zeytin ağacının gölgesinde içtiğimiz kahvenin tadını hiçbir şeye değişmeyeceğiz.
"Tatil bittiğinde cebimde kalan paradan çok, kafamda kalan huzur önemli" dediğin o kırılma noktası geldi mi, yoksa hâlâ "şöyle bir krallar gibi ağırlanalım" diyen taraf mı ağır basıyor?
Huzur, şatafatı döver. Dürüst olalım, o "krallar gibi ağırlanma" mevzusu bir noktadan sonra insana yük olmaya başlıyor. Kapıda seni karşılayan on kişi, her adımında "Bir emriniz var mı?" diyen bir sistem, aslında sana hizmet etmiyor; senin üzerinde bir beklenti baskısı kuruyor. Oysa gerçek lüks; kimsenin seni tanımadığı, telefonunun çekmediği, ayağının toprağa değdiği o basit andır. Bence süreç şöyle ilerleyecek:
Önce bıkacağız: O her şey dâhil kuyruklarından, kalabalıktan ve gürültüden iyice yorulacağız.
Sonra keşfedeceğiz: "Aaa, aslında şu dağ köyünde yediğim domatesin tadı o beş yıldızlı otelin büfesinde yokmuş" diyeceğiz.
En sonunda da sahipleneceğiz: Artık parayı betona değil, zamana ve sağlığa yatıracağız. Türkiye bu değişimi biraz sancılı yapacak çünkü "abartı" bizim lunaparkımız gibi, seviyoruz o heyecanı. Ama yolun sonu belli; dünya daha az tüketen, daha çok hisseden bir yere evriliyor. Biz de bu "ağır abi" turizminden sıyrılıp, daha "ruhu olan" bir turizme geçeceğiz. Bence biz bu "sadelik" işini kıvıracağız, çünkü özümüzde o misafirperverlik ve doğallık zaten var; sadece üzerindeki o gereksiz yaldızı kazımamız gerekiyor. Kendinize iyi bakın, huzurunuz ve tadınız eksik olmasın!
Baki Selam ve Dua ile.
MUSTAFA GÖKTAŞ





















