haberanaliz
Mustafa GÖKTAŞ

Mustafa GÖKTAŞ

Mail: mustafagoktas006@gmail.com

Türkiye’de sel felaketi: Neden aynı acıları tekrar tekrar yaşıyoruz?

Sorumuz, yalnızca sel felaketini değil, ülkemizin afetlerle mücadeledeki temel sorunlarından birini gündeme getiriyor: Bir tehlikenin varlığını bildiğimiz hâlde, neden o tehlikenin afete dönüşmesini önleyecek kalıcı adımları zamanında atmıyoruz?

Her sel felaketinden sonra aynı görüntülerle karşılaşıyoruz: Sular altında kalan evler, zarar gören iş yerleri, kullanılamaz hâle gelen yollar, kaybolan emekler ve mağdur olan insanlar… Ardından karşılıklı suçlamalar başlıyor. Bir kurum diğerini, bir yönetim önceki yönetimi, bir siyasi taraf diğerini sorumlu tutuyor. Sular çekildiğinde ise çoğu zaman tartışmalar da dinmeye başlıyor.

Oysa asıl mesele, sel olduktan sonra kimin açıklama yaptığı değil, sel olmadan önce hangi önlemlerin alındığı, hangi yanlışlara göz yumulduğu ve bilinen risklerin neden ortadan kaldırılmadığıdır.

1. Sel doğal bir olaydır; felaketin boyutu ise büyük ölçüde insan kararlarıyla ilgilidir

Şiddetli yağışları, akarsuların taşmasını ve bazı bölgelerde heyelan oluşmasını bütünüyle engelleyemeyiz. Ancak bu olayların insan hayatına, konutlara ve ekonomiye vereceği zararı önemli ölçüde azaltabiliriz. Burada birbirinden ayırmamız gereken üç kavram var:

Tehlike: Şiddetli yağış, dere taşkını veya heyelan ihtimali.

Maruziyet: İnsanların, evlerin, yolların ve iş yerlerinin tehlikeli alanlarda bulunması.

Kırılganlık: Yapıların dayanıksız olması, altyapının yetersizliği, erken uyarı ve tahliye sistemlerinin eksikliği.

Bir bölgede çok şiddetli yağış yaşanabilir. Fakat dere yatağından uzak, yapılaşması doğru planlanmış, yağmur suyu altyapısı yeterli ve erken uyarı sistemi çalışan bir yerleşimde can kaybı ve maddi zarar çok daha düşük olabilir. Dolayısıyla her afeti yalnızca yağış miktarıyla açıklamak doğru değildir. Yağış doğal olabilir; riskli alanlara nasıl yerleştiğimiz, suyun akışını nasıl değiştirdiğimiz ve insanları nasıl koruduğumuz ise büyük ölçüde bizim kararlarımızla ilgilidir.

2. Peki, biz nerede yanlış yapıyoruz?

2.1. Dere yataklarını yapılaşmaya açıyoruz

Dere yatağı, yalnızca normal zamanda akan suyun bulunduğu yer değildir. Taşkın sırasında suyun yayılabileceği doğal alan da dere sisteminin bir parçasıdır. Bu alanlara konut, iş yeri, sanayi tesisi veya yol yapıldığında suyun hareket alanını daraltabiliriz. Su da kendisine ayrılan doğal alanı geri almaya çalışır.

Buradaki temel yanlış, araziyi yalnızca bugünkü su seviyesine bakarak değerlendirmektir. Asıl soru şudur: Bu dere, olağanüstü yağışta nereden akacak? Riskli alanlar bilimsel haritalarla belirlenmeli; imar planları bu haritalara uymalıdır. Daha önce yapılmış yapıların durumu ise mülkiyet hakları, can güvenliği ve hukuki süreçler gözetilerek tek tek değerlendirilmelidir.

2.2. Kıyı kenarlarını ve taşkın ovalarını yanlış kullanıyoruz

Deniz, göl ve akarsu kıyılarındaki doğal alanlar yalnızca yapılaşmaya uygun araziler değildir. Kıyının niteliğine göre bu alanlar suyun yayılması, kıyı ekosistemlerinin korunması ve taşkın etkilerinin azaltılması açısından önem taşıyabilir. Kıyı kenar çizgisi, taşkın sınırı ve dere yatağı aynı kavram değildir; her biri ayrı mevzuat ve teknik değerlendirme gerektirir. Ancak ortak ilke açıktır: Bir alanda yapılaşmanın hukuken mümkün olması, o alanın her türlü afet açısından güvenli olduğu anlamına gelmez.

2.3. Yağmur suyunun doğal akışını bozuyoruz

Şehirleri beton ve asfaltla kapladıkça yağmur suyunun toprağa sızabileceği alanları azaltıyoruz. Su daha hızlı yüzey akışına geçiyor ve kısa sürede kanalizasyonlara, mazgallara, alt geçitlere ve dere yataklarına yükleniyor. Üstelik sorun yalnızca mazgalların tıkanması değil. Şu soruların da cevaplanması gerekiyor:

- Yağmur suyu kanalları bölgenin yağış ve topoğrafya koşullarına uygun kapasitede mi?

- Şehirdeki dere ve menfezler yeterli mi?

- Köprü ayakları ve menfez girişleri suyun ve taşıdığı malzemenin geçişini engelliyor mu?

- Yeni konut ve ticaret alanları yapılırken altyapı kapasitesi gerçekten artırılıyor mu?

- Parklar, yeşil alanlar, geçirgen yüzeyler ve yağmur suyu depolama alanları planlamaya dâhil ediliyor mu?

AFAD'ın il afet risk azaltma planlarına ilişkin kılavuzu da geçmiş taşkın kayıtlarının, havza özelliklerinin, yağmur suyu altyapısının ve kent içindeki su baskını noktalarının birlikte değerlendirilmesinin önemini vurguluyor.

2.4. Havzanın tamamını değil, yalnızca sorun çıkan noktayı düşünüyoruz

Bir dereyi yalnızca şehir merkezindeki kanalından ibaret göremeyiz. Yağışın düştüğü dağlık alanlar, ormanlar, yamaçlar, tarım arazileri, yan dereler ve ana akarsu aynı sistemin parçalarıdır. Yukarı havzada suyun hızlı akmasına yol açan koşullar, aşağı havzadaki yerleşimleri etkileyebilir. Bu nedenle sadece dere yatağını beton kanala dönüştürmek veya bir noktaya set yapmak her zaman yeterli çözüm değildir. Yanlış tasarlanmış müdahaleler, suyu başka bir yerleşime yönlendirebilir veya sorunu aşağı havzaya taşıyabilir. Kalıcı yaklaşım, dağdan denize kadar bütün havzayı birlikte planlamaktır.

2.5. Riskleri biliyoruz ama uygulamada süreklilik sağlayamıyoruz

Türkiye'de afet riskini azaltmaya yönelik planlar ve kurumlar mevcut. Örneğin, 2022-2030 dönemini kapsayan Türkiye Afet Risk Azaltma Planı (TARAP), sel ve taşkın dâhil çeşitli afet türleri için hedefler, eylemler ve sorumlu kuruluşlar tanımlıyor.  Türkiye Afet Risk Azaltma Planı (TARAP) Tarım ve Orman Bakanlığı da 16 Temmuz 2026 tarihli açıklamasında taşkın yönetim planlarının risk değerlendirmesi, tehlike haritaları, risk haritaları ve tedbir programlarını kapsadığını belirtiyor.

Öyleyse asıl mesele yalnızca plan hazırlamak değildir. Planların hangi bölümünün uygulandığı, hangi işlerin geciktiği, hangi bütçenin ayrıldığı ve riskin gerçekten azalıp azalmadığı kamuoyu tarafından izlenebilmelidir. Bir planın varlığı, o plandaki önlemlerin sahada tamamlandığının kanıtı değildir.

3. Neden aynı hataları tekrarlıyoruz?

Bunun tek bir sebebi yok. Birbirini besleyen çeşitli sorunlar var.

- Kısa vadeli düşünme: Altyapı ve risk azaltma yatırımları uzun vadede fayda sağlar; ancak sonuçları hemen görünmeyebilir. Afet sonrası müdahale ise daha görünürdür.

- İmar ve rant baskısı: Değerli araziler üzerindeki yapılaşma talepleri, uzun vadeli güvenlik hedefleriyle çatışabilir.

- Yetki ve sorumluluk karmaşası: Taşkın yönetiminde merkezi idare, belediyeler, valilikler ve farklı teknik kurumlar rol oynar. Koordinasyon eksikliği, sorunun sahipsiz kalmasına neden olabilir.

- Denetim eksikliği: Riskli yapılaşma veya altyapı eksikliği tespit edilse bile yaptırım ve düzeltici önlemler zamanında uygulanmayabilir.

- Kurumsal hafıza eksikliği: Her afetin ardından hazırlanan raporlardaki bulgular, sonraki bütçe ve imar kararlarına yeterince yansıtılmayabilir.

- Toplumsal ve ekonomik zorluklar: İnsanlar bazen ucuz konut, mevcut mülkiyet, geçim kaygısı veya alternatif barınma imkânlarının yetersizliği nedeniyle riskli alanlarda yaşamaya devam eder.

Burada önemli bir ayrım var: Dere yatağında yaşayan her insanı bilinçsiz veya sorumsuz ilan edemeyiz. Birçok kişi orada yaşamanın riskini yeterince bilmiyor olabilir ya da taşınabilecek ekonomik imkâna sahip olmayabilir. Bu yüzden çözüm, yalnızca ceza kesmek değil; güvenli yerleşim seçenekleri de oluşturmaktır.

4. Dere yatağındaki ve heyelan bölgesindeki yapılaşmayı neden durduramıyoruz?

Bence sorunun en kritik noktalarından biri burasıdır. Çünkü bir yapının riskli bir alanda bulunduğunu bilmek başka, o yapının orada yapılmasını engellemek veya mevcut riski ortadan kaldırmak başkadır. Bu konuda dört temel adım gerekir:

- Yeni risk üretimini durdurmak: Taşkın ve heyelan tehlike haritaları imar kararlarının bağlayıcı bir parçası olmalı. Riskli alanlarda yeni yapılaşmaya, gerekli bilimsel ve hukuki şartlar sağlanmadan izin verilmemeli.

- Mevcut yapıları sınıflandırmak: Her riskli yapının aynı durumda olmadığı kabul edilmeli. Bazı yerlerde koruyucu önlemler yeterli olabilirken bazı yerlerde tahliye ve taşınma zorunlu hâle gelebilir.

- Güvenli ve adil dönüşüm sağlamak: Ağır risk altındaki konutlar için insanlara ulaşılabilir, güvenli alternatifler sunulmalı; hak sahipliği, kira desteği, tazminat ve taşınma süreçleri şeffaf yürütülmeli.

- İhlallere karşı kararlı olmak: Kaçak yapılaşmaya göz yumulmamalı. İzin veren, denetlemeyen veya hukuka aykırı uygulamalara imkân sağlayan süreçler de bağımsız biçimde incelenmeli.

Burada çok önemli bir ilke var: Riskli alanlardaki yapılaşmayı temizlemek, yalnızca yıkım yapmak değildir; aynı zamanda insanların yeniden aynı tehlikeli koşullara mahkûm edilmesini önlemektir.

Kıyı alanları için de aynı yaklaşımın, ilgili kıyı mevzuatı ve alanın gerçek riskleri dikkate alınarak uygulanması gerekir.

5. Peki, köklü çözüm nedir?

Tek bir büyük kanal, daha yüksek bir duvar veya daha fazla betonlama bütün sel sorunlarını çözemez. Kalıcı çözüm, birbiriyle bağlantılı tedbirlerin birlikte uygulanmasıdır.

1. Dere yataklarını ve taşkın alanlarını korumak

Doğal suyolları açık tutulmalı; taşkın ovalarında suyun yayılabileceği alanlar korunmalı. Gereken yerlerde riskli yapılaşma aşamalı biçimde kaldırılmalı. Her müdahale havza ölçeğinde modellenmeli.

2. Şehirleri suyu yönetebilecek şekilde tasarlamak

Yağmur bahçeleri, geçirgen kaldırımlar, yeşil alanlar, geçici su depolama alanları ve yeterli yağmur suyu şebekeleri yaygınlaştırılmalı. Kanalizasyon ile yağmur suyu sistemlerinin ihtiyaçları ayrı ayrı değerlendirilmeli.

3. Yukarı havzada suyu ve toprağı korumak

Orman ve bitki örtüsünün korunması, erozyonun azaltılması, yamaçların doğru yönetilmesi ve uygun yerlerde küçük ölçekli su tutma önlemleri değerlendirilmelidir. Bunlar taşkın riskini azaltmaya katkı sağlar; ancak aşırı yağışlarda tek başına yeterli değildir.

4. Altyapıyı bilimsel ölçümlerle yenilemek

Köprüler, menfezler, dere kesitleri, mazgallar ve yağmur suyu kanalları düzenli olarak incelenmeli. Temizlik ve bakımın yanında, yetersiz kapasite ve yanlış tasarım sorunları da giderilmeli.

5. Erken uyarı ve tahliyeyi güçlendirmek

Yağış tahminleri, dere seviyeleri, yerel uyarılar, tahliye güzergâhları ve toplanma alanları birlikte planlanmalı. Uyarılar yalnızca yayımlanmamalı, risk altındaki insanlara zamanında ulaşmalı.

Bu yaklaşımın Türkiye'deki somut karşılığı da mevcut. Su Yönetimi Genel Müdürlüğünün 2026 tarihli açıklamasına göre ülke genelinde havza ölçeğindeki taşkın yönetim planları 2025 itibarıyla tamamlandı; planlarda belirlenen tedbirlerin izlenmesi için bir takip sistemi kuruldu. Aynı açıklama, taşkın tahmini ve erken uyarı sisteminin ülke genelinde yaygınlaştırılmasının 2030 hedefi olduğunu belirtiyor.  Bundan sonraki temel soru, planların ve takip sisteminin sahada ne ölçüde sonuç verdiğidir.

6. Kurumlar ne yapmalı, kim hesap vermeli?

Sel felaketinde sorumluluğu tek bir kuruma veya yalnızca bir siyasi döneme yüklemek, her olayın gerçek nedenlerini anlamamızı engelleyebilir. Sorumluluk; olayın gerçekleştiği yere, alınan kararlara, kurumların yasal görevlerine ve ihmallerin niteliğine göre belirlenmelidir. Bu çerçeve, Sayıştayın taşkın risk yönetimi raporunda açıklanan kurumlar arası görev dağılımıyla da örtüşüyor.

TAŞKIN RİSKİNİ AZALTMA FAALİYETLERİ

Her önemli sel olayından sonra kamuoyuna açık bir değerlendirme yayımlanmalı. Bu değerlendirmede şu soruların cevabı bulunmalı:

- Hangi bölgeler önceden riskli olarak belirlenmişti?

- Bu bölgelerde hangi tedbirler alınmıştı, hangileri tamamlanmamıştı?

- İmar izinleri ve altyapı kararları mevcut risk haritalarıyla uyumlu muydu?

- Hangi kurum hangi görevi yerine getirmedi veya hangi önlem neden yetersiz kaldı?

- Benzer bir olayın tekrarlanmaması için kim, hangi işi, hangi bütçeyle ve hangi tarihe kadar yapacak?

Kusur veya ihmal varsa, bu değerlendirme somut delillerle ve bağımsız denetimle ortaya konulmalı. Böylece tartışma siyasi suçlamalardan çıkarak ölçülebilir bir kamu sorumluluğu meselesine dönüşür.

7. Türkiye her yıl sel felaketi yaşamak zorunda mı?

Hayır. Türkiye'nin bütün sel ve taşkın olaylarını önlemesi mümkün değildir. İklim koşulları, havzanın yapısı ve aşırı yağışlar nedeniyle bazı taşkınlar yaşanmaya devam edecektir. Ancak her yıl aynı yerlerin benzer nedenlerle zarar görmesini, bilinen risklerin görmezden gelinmesini ve aynı eksikliklerin tekrar etmesini kaçınılmaz kabul etmek zorunda değiliz.

Başarıyı yalnızca yapılan duvarların, kanalların veya harcanan paranın miktarıyla ölçmemeliyiz. Başarı; can kayıplarının, riskli yapı sayısının, su baskınlarının ve ekonomik zararların yıllar içinde azalıp azalmadığıyla ölçülmelidir. Bunun için kamuya açık, karşılaştırılabilir göstergeler yayımlanmalıdır. Örneğin, riskli alanlardaki yapı sayısı, tamamlanan önlemler, geciken projeler, tahliye kapasitesi ve tekrarlayan su baskını noktaları düzenli olarak izlenmelidir.

Özetleyecek olursam: Asıl ihtiyacımız afet sonrası müdahale değil, afet öncesi kararlılıktır

Bence sorumuzun merkezinde çok haklı bir toplumsal talep var: Bilinen bir tehlikeye karşı önlem almamanın sonuçları neden her defasında vatandaşın omuzlarına yükleniyor?

Köklü çözüm için beş temel ilke benimsenmeli:

- Bilimsel risk haritaları, imar ve yatırım kararlarına gerçekten yön vermeli.

- Dere yataklarında ve diğer yüksek riskli alanlarda yeni risk oluşması engellenmeli.

- Mevcut riskli yerleşimler için adil, finanse edilmiş ve takvime bağlanmış dönüşüm programları uygulanmalı.

- Kurumların görevleri, bütçeleri ve sonuçları kamuoyuna açık biçimde izlenmeli; ihmal iddiaları bağımsız olarak araştırılmalı.

- Afetlere ayrılan kaynakların önemli bir bölümü, felaket yaşandıktan sonra zararları karşılamanın yanında, felaketten önce riskleri azaltmaya yönlendirilmeli.

Bunların hiçbiri bir gecede tamamlanamaz. Ancak öncelikler belirlenir, kaynak ayrılır, hukuka uygun biçimde kararlılık gösterilir ve uygulama yıllar boyunca sürdürülürse ciddi ilerleme sağlanabilir.

Bir ülkenin afetlere karşı gücü, yalnızca felaket anında ne kadar hızlı müdahale ettiğiyle değil, aynı felaketin bir sonraki yıl daha az zarar vermesi için ne yaptığıyla ölçülür. Dere yatağının nerede olduğunu biliyorsak, geçmişte hangi mahallelerin su altında kaldığını biliyorsak ve hangi altyapının yetersiz olduğunu ölçebiliyorsak, artık yalnızca felaketi konuşmakla yetinmemeliyiz. Bu bilgiyi imara, bütçeye, denetime ve uygulamaya dönüştürmeliyiz. Çünkü asıl başarı, selden sonra yaraları sarmak değil; bir sonraki sel geldiğinde daha az insanın ağlamasını sağlamaktır.

Allah Devlete ve Millete Zeval Vermesin.

Devamı Devlet, Nasibi Cennet, Bekayı İmân, Rızayı Rahman..

HUBBÜL VATAN MİNEL İMAN.

Baki Selam ve Dua ile.

MUSTAFA GÖKTAŞ

Gazeteci / Yazar ve İktisatçı (Meslekte 43 yıl)

Kişisel instağram sayfam:

https://www.instagram.com/mustafagoktas6468/

WhatsApp'ta MUSTAFA GÖKTAŞ / GAZETECİ YAZAR kanalını takip edin:

https://whatsapp.com/channel/0029Vb90GoI9hXFD7F39VC2d

haberanaliz Facebook  gurubu:

https://www.facebook.com/groups/haberanaliz.net

haberanaliz X hesabı:

https://x.com/batuhansezer006

#mustafagoktas