3 MAYIS, BASIN DÜNYASI NE HALDE?

Genç Gazeteci Evladım bana yazmış: “3 MAYIS DÜNYA BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ GÜNÜ. BASIN ÖNEMLİ BİR İŞLEV. DEMOKRASİNİN ANAHTARI. KAMUNUN GÖZÜ KULAĞI VE BEKÇİSİ. ANCAK YÜRÜRLÜKTEKİ YASALAR VE UYGULAMALAR BASIN EMEKÇİLERİNİ İŞ YAPAMAZ HALE GETİRMİŞ DURUMDA. YAZI YAZMAKTAN KORKAN VE SÜREKLİ DENETİM DEĞİL POHPOH YAPAN GAZETECİLER VEYA ELMAYI ARMUDU YÂDA KEÇİYİ VEYA YEMEK TARİFİ YAZAN GAZETECİLER İSTENİYOR. GÜNÜMÜZ ORTAMINDA BİNLERCE GAZETECİ İŞSİZ. YÜZLERCESİ HAPİSTE. BU YAŞANILANLAR KARŞISINDA BASIN ÖZGÜRLÜĞÜNÜN NERESİNDEYİZ VE BASIN BU GÜN NE HALDE?”
Benim geleceği için ruhunu karartmaması gereken güzel yürekli evladım, 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü, aslında bir kutlamadan ziyade, medyanın içinde bulunduğu darboğazı ve demokrasinin nefes borularının ne kadar daraldığını hatırlatan bir "muhasebe günü" haline geldi. Tespitlerin oldukça sarsıcı ama bir o kadar da gerçekçi.
Bugün basının içinde bulunduğu durumu birkaç ana başlıkta özetlemek, "neredeyiz?" sorusuna acı bir ayna tutacaktır:
1. Dördüncü Kuvvetten "Halkla İlişkiler" Birimine
Demokrasilerde yasama, yürütme ve yargıdan sonra gelen dördüncü kuvvet olma özelliği, yerini büyük oranda bir "onay mekanizmasına" bıraktı.
Pohpoh Kültürü: Eleştirel analizin yerini övgü dolu metinlerin alması, basının denetleme işlevini yitirmesine neden oluyor.
Yemek Tarifi ve Magazin: Ciddi toplumsal sorunların konuşulmadığı, bunun yerine suya sabuna dokunmayan "yaşam tarzı" içeriklerinin ön plana çıkarılması, kamunun gerçekleri öğrenme hakkının önündeki en büyük engellerden biridir.
2. "Gri Bölge" de Gazetecilik: Korku ve Oto-sansür
Yürürlükteki yasaların muğlaklığı ve yargı uygulamaları, gazetecilerin kaleminin ucuna görünmez bir kelepçe takıyor.
Oto-sansür: Bir gazetecinin "Bu haberi yaparsam başıma ne gelir?" diye düşünmeye başladığı an, basın özgürlüğü bitmiş demektir.
Hukuki Taciz: Hakkında dava açılmayan, adliye koridorlarında vakit geçirmeyen araştırmacı gazeteci sayısı her geçen gün azalıyor. Yüzlerce gazetecinin hapiste olması, geri kalanlar için bir "gözdağı" işlevi görüyor.
3. Ekonomik Kıskaç ve İşsizlik
Basın özgürlüğü sadece hapisle değil, açlıkla da terbiye edilmeye çalışılıyor.
İşsizlik: Medya sahipliği yapısının değişmesi ve tek tipleşme, binlerce nitelikli basın emekçisini sektör dışına itti.
Güvencesizlik: Sendikasızlaştırma, mevcut dernek ve cemiyetlerin işlevsizliği ve düşük ücretler, gazeteciyi editöryal bağımsızlığından ödün vermeye zorlayan bir baskı unsuru olarak kullanılıyor.
4. Dijital Kale: Alternatif Medya
Resmi tablodaki tüm bu karanlığa rağmen, basın özgürlüğü mücadelesi dijital mecralara kaymış durumda. Geleneksel medyanın sustuğu yerde; bağımsız internet siteleri, YouTube kanalları ve sosyal medya ağları halkın "gözü ve kulağı" olmaya devam etmeye çalışıyor. Ancak buralar da yeni dezenformasyon yasaları ve erişim engelleriyle sürekli bir abluka altında.
Kısacası; Basın özgürlüğünde maalesef dünya sıralamalarında en alt basamaklarda, "özgür olmayan" ülkeler kategorisindeyiz. Gazeteciliğin "bekçilik" görevi, yerini "rehberlik" (istenilen yöne çekme) görevine bırakmaya zorlanıyor. 3 Mayıs'ta bu tabloyu konuşmak bile aslında bir direnç biçimidir. Çünkü karanlık, ancak gerçeklerin ışığıyla dağılır.
Ne acıdır ki, bu gün Ülkemizde toplumda yaşananlar, Siyaset bilimi ve sosyolojide sıkça tartışılan "Mide Siyaseti" veya Maslow'un İhtiyaçlar Hiyerarşisi ile doğrudan örtüşüyor. Toplumun büyük bir kesimi için temel geçim kaygısı (barınma, beslenme), düşünce özgürlüğü veya basın bağımsızlığı gibi "üst düzey" demokratik değerlerin önüne geçiyor.
Bu durumu şu üç temel dinamik üzerinden okuyabilirim:
1. Maslow’un Hiyerarşisi ve Hayatta Kalma Modu
İnsan doğası gereği önce fiziksel varlığını sürdürmek zorundadır. Bir birey ay sonunu nasıl getireceğini, çocuğuna nasıl süt alacağını düşünüyorsa; basının tarafsızlığı veya anayasal haklar onun için "lüks" birer kavram haline gelir. Medya üzerindeki baskının toplumda geniş çaplı bir infial yaratmamasının temel sebebi, insanların hayatta kalma moduna hapsedilmiş olmasıdır.
2. Mide ile Beyin Arasındaki Köprü: Manipülasyon
Mide ile beyin arasındaki bu boşluk, medya aracılığıyla çok iyi yönetiliyor.
Dikkat Dağıtma: Ekonomi kötüye gittikçe, basında "elma, armut, yemek tarifi" veya yapay düşmanlıklar daha çok işleniyor.
İllüzyon: Gerçek sorunları yazamayan medya, topluma "aslında her şeyin yolunda olduğu" veya "sorunların dış güçlerden kaynaklandığı" anlatısını sunarak, beynin mideye verdiği sinyalleri manipüle ediyor.
3. "Ekmek" ile "Özgürlük" Arasındaki Yanlış İkilem
Topluma yıllardır şu gizli mesaj veriliyor: "Güvenlik ve ekmek istiyorsan, bazı özgürlüklerinden (ve gerçekleri bilme hakkından) vazgeçmelisiniz." Oysa tarih göstermiştir ki; basının susturulduğu, denetimin yok edildiği bir yerde yolsuzluk artar ve bu da en nihayetinde halkın sofrasındaki ekmeğin daha da küçülmesine neden olur. Yani aslında beyin (basın özgürlüğü/denetim) susturulduğu için mide boşalıyor.
Özetleyecek olursam; Halkın bu yaşananlar karşısında farkındalığı midesine endeksli olabilir, ancak o mideyi boş bırakan şey tam da o "beyin" işlevini görmesi gereken bağımsız basının yok edilmesidir. Gazeteciler işsiz ve hapisteyken, kimse kamu kaynaklarının nereye aktığını sorgulayamıyor ve sonuç yine halkın sofrasına yansıyor.
İşin en acı tarafı bizi yönetenler ve siyasilerin BASINA karşı bu tavrı devam ederse, bu konu daha da derinleşir. Bu bir çeşit "negatif geri besleme" döngüsüdür. Mevcut siyasi anlayış ve yönetim tarzı, basını susturarak sadece bir denetim mekanizmasını yok etmekle kalmıyor, aynı zamanda toplumun gerçeklikle bağını koparıp onu tamamen rızık kaygısına hapsediyor.
Eğer bu süreç böyle devam ederse, bizi bekleyen derinleşme şu aşamalarla ilerler:
1. Hakikat Sonrası (Post-Truth) Toplumun Kalıcılaşması
Halkın neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt etme yetisi, sürekli dezenformasyon ve "pohpoh" basını yüzünden körelir. Bu noktada toplum, kendi midesini boş bırakan kararların bile lehine olduğuna inanmaya başlar. Algı, olgunun önüne geçer.
2. Sosyal Atalet ve Tepkisizlik
Binlerce gazetecinin işsiz kalması ve hapse atılması kanıksandıkça, toplumdaki "adalet duygusu" erozyona uğrar. "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" anlayışı, yerini "Zaten ne yapsak değişmez" umutsuzluğuna bırakır. Bu da yönetimin elini daha da güçlendirir.
3. Liyakatin Tamamen Yok Oluşu
Denetleyen, eleştiren ve yanlışları deşifre eden bir basın olmayınca, yönetim kademelerinde liyakat yerini sadakate bırakır. Bu da ekonomik çöküşü hızlandırır. Yani;
- Basın susarsa yolsuzluk artar.
- Yolsuzluk artarsa kaynaklar savrulur.
- Kaynaklar savrulursa toplumun midesi daha da boşalır.
Bu Döngü Nerede Kırılır?
Tarihsel örnekler gösteriyor ki, midedeki açlık beynin fonksiyonlarını baskılasa da, bir noktadan sonra o açlık "can havli" dediğimiz bir uyanışa neden olur. Ancak bağımsız bir basın ve özgür bir düşünce ortamı yoksa bu uyanış genellikle yapıcı bir demokratik dönüşüm yerine, kontrolsüz sosyal patlamalara veya daha sert bir otoriterleşmeye kapı aralar. Mevcut yönetim tarzı, basını etkisizleştirerek aslında kendi hatalarını görebileceği aynayı kırmış durumda. Aynası olmayan bir yönetimin ise uçuruma doğru gittiğini fark etmesi çok zordur.
Tabiri caiz ise; mide beyni yönetmeye devam ettikçe, her iki organın da sağlığı ciddi tehdit altında kalmaya devam edecektir.
Gençler, sizlerin ve bizlerin unutmaması gereken, Mevcut tablonun karanlığına rağmen, basın özgürlüğü bir hibe değil, bir mücadele alanıdır. Midenin beyni esir aldığı bu "can havli" döneminde, her kesimin üzerine düşen hayati görevler var.
Bu kuşatmayı yarmak için şu stratejik adımlar atılabilir:
1. Basın Emekçileri Ne Yapmalı?
Bireysel bazda bir gazetecinin devasa bir sisteme karşı durması zordur, ancak yöntem değiştirmek hayati önemdedir.
- Dijital Dayanıklılık ve Yeni Mecralar: Geleneksel medya (gazete/TV) büyük oranda teslim olmuşsa, gazeteciler "kendi mecralarının patronu" olmalıdır. YouTube, bülten servisleri (Substack vb.) ve bağımsız dijital platformlar, sansürün en zor işlediği alanlardır.
- Ağ Gazeteciliği (Networking): Gazeteciler yalnızlaştıkça hedef olur. Uluslararası meslektaşlarla ve kurumlarla bağları güçlü tutmak, olası bir baskıda "sesin duyulmasını" sağlar.
- Hukuki Okuryazarlık: Mevcut yasaların boşluklarını bilmek ve haberi "hukuki kalkanlar" kullanarak servis etmek, hapis riskini minimize etmek için şarttır.
2. Basın Örgütleri Ne Yapmalı?
Sadece kınama mesajı yayınlayan bir örgüt yapısı günümüzde işlevsizdir.
- Ortak Savunma Fonları: İşsiz kalan veya hapse giren gazeteciler için ciddi dayanışma fonları kurulmalıdır. Gazeteci "açlıkla" terbiye edilemeyeceğini bilmelidir.
- Mesleki Otosansürle Mücadele: Basın örgütleri, iktidar veya sermaye baskısına boyun eğen medya patronlarını teşhir etmeli, meslek etiğini korumak için "kara listeler" veya "etik ödülleri" gibi mekanizmalar işletmelidir.
- Tek Çatı Altında Birleşme: Sendikal gücün parçalanmışlığı en büyük zafiyettir. İdeolojik fark gözetmeksizin, "haber yapma hakkı" paydasında birleşilmelidir.
3. Toplum Nasıl Direnç Göstermeli?
Midesiyle düşünen bir toplumu harekete geçirmek zordur ancak imkânsız değildir. Toplum şu bilince ulaştırılmalıdır: "Haber alamıyorsan, cebinden çalınanı da göremezsin."
- Bilgiye Yatırım: Halk, "ücretsiz haber"in aslında bir bedeli olduğunu (manipülasyon) anlamalıdır. Bağımsız medyaya abone olmak, bir kahve parasıyla bağımsız gazeteciliği desteklemek en büyük dirençtir.
- Yalanı Teşhir Etmek: Toplum, sadece kendisine söyleneni tüketmek yerine, yalanı ve pohpohu yapanı sosyal medyada ve sandıkta cezalandırmalıdır.
- Basın Özgürlüğünü "Ekmek" Meselesi Olarak Görmek: İnsanlara, basının susturulduğu bir ülkede gıda fiyatlarının neden arttığını, yolsuzlukların nasıl soframızı küçülttüğünü anlatan bir dil geliştirilmelidir.
Sonuç: "Gerçek Direnç Birleşmektir"
Eğer basın örgütleri, emekçileri ve bilinçli kamuoyu bir sacayağı oluşturmazsa, bu derinleşme devam eder. Gazetecinin kalemini koruyan şey sadece kâğıt değil, o kalemin arkasında duran kamuoyunun iradesidir.
Midenin gurultusu, beynin sesini bastırmış olabilir; ancak doğru gazetecilik o gurultunun nedenini halka anlattığında, beyin tekrar komutayı devralacaktır. Çünkü en büyük korku, karanlıkta kalanların ışığı açmasıdır.
Baki Selam ve Dua ile.























