37. günde ABD ve İRAN savaşı üzerine…

Şu anki verilere ve askeri-stratejik analizlere göre, 5 Nisan 2026 itibarıyla içinde bulunduğunuz bu kurgusal (veya öngörülen) savaşın 37. gününde durum oldukça kritik bir noktada. ABD ve müttefiklerinin (özellikle İsrail) yürüttüğü hava harekâtı sonucunda İran'ın füze kapasitesinin ve donanmasının büyük darbe aldığı, ancak savaşın sonlandırılması (terminasyon) aşamasında ciddi bir çıkmaza girildiği görülüyor.
Olası bir kara harekâtının her iki taraf için yaratabileceği sonuçları şu başlıklar altında değerlendirebiliriz:
1. ABD ve Müttefikleri Açısından Riskler. ABD'nin Vietnam ve Irak tecrübeleri, teknolojik üstünlüğün her zaman "zafer" getirmediğini öğretti. İran'a yapılacak bir kara harekâtı bu önceki savaşlardan çok daha karmaşık olabilir:
Coğrafi Tuzak: İran; Vietnam'ın ormanlarından veya Irak'ın düzlüklerinden farklı olarak, devasa Zagros Dağları ile çevrili bir kale gibidir. Tankların ve zırhlı birliklerin bu arazide ilerlemesi, onları İran'ın "asimetrik savaş" taktiklerine ve pusu kuran tanksavar birimlerine karşı son derece savunmasız bırakır.
Siyasi Belirsizlik: RAND ve Lowy Institute gibi kurumların analizlerine göre, ABD'nin net bir "bitiş stratejisi" yok. Kara harekâtı, ucu açık bir işgale dönüşebilir. Rejim değişikliği hedeflense bile, yerine kimin geleceği ve kaosun nasıl yönetileceği (Irak örneğinde olduğu gibi) büyük bir soru işareti.
Lojistik Kabus: 200 km'den uzun Hürmüz Boğazı kıyı şeridini ve iç bölgelerdeki ikmal hatlarını korumak, devasa bir asker gücü ve maliyet gerektirir. Bu durum ABD ekonomisi üzerinde, hâlihazırda yükselen enerji fiyatlarıyla birleşince yıkıcı bir baskı oluşturabilir.
2. İran Açısından Sonuçlar: İran için kara harekatı, "varoluşsal bir direniş" anlamına gelir:
Toplumsal Kenetlenme veya Çöküş: Savaş öncesi ekonomik kriz ve protestolarla sarsılan halk, dış bir işgal karşısında rejim etrafında kenetlenebilir. Ancak altyapının (elektrik, su, rafineriler) tamamen çökmesi, İran'ı on yıllarca geriye götürecek bir insani krize sürükler.
Asimetrik Yanıt: Düzenli ordusunu kaybetse bile İran, on binlerce milis gücü (Besic ve Devrim Muhafızları kalıntıları) aracılığıyla savaşı şehirlere ve dağlara yayacaktır. Bu da savaşın "37 günden" "yıllara" yayılması demektir.
Bölgesel Yayılma: Kara harekatı başladığında İran, elinde kalan son kozları kullanarak müttefikleri (Hizbullah, Yemen'deki Husiler) üzerinden bölgedeki tüm ABD üslerini ve İsrail şehirlerini "topyekûn ateş hattına" alabilir.
3. Genel Sonuç ve "Kazanan" Sorunsalı: Bir kara harekâtı durumunda:
Askeri olarak: ABD ve müttefikleri stratejik noktaları ele geçirebilir (nükleer tesisler, rafineriler vb.), ancak ülkeyi tamamen kontrol altına almaları neredeyse imkansız görülüyor.
Ekonomik olarak: Hürmüz Boğazı'nın tamamen kapanması ve enerji hatlarının vurulması, küresel bir ekonomik depresyonu tetikleyebilir.
İnsani olarak: Türkiye ve Irak gibi komşu ülkeler, tarihin en büyük göç dalgalarından biriyle karşı karşıya kalabilir.
Özetleyecek olrsam: ABD'nin "48 saat" vurgusu bir psikolojik harp taktiği olabilir; ancak kara harekatı, "kısa süreli bir operasyon"dan ziyade, her iki tarafın da devasa kayıplar vereceği ve bölge haritasının kalıcı olarak değişeceği karanlık bir tünele girilmesi demektir.
“Peki, okurlarım, ABD İRAN'da rejim değişikliğini yapabilir mi, orada mutlak bir zafer elde edebilir mi?”
Savaşın 37. gününde, ABD'nin İran'da mutlak bir askeri zafer elde edip edemeyeceği veya kalıcı bir rejim değişikliği yapıp yapamayacağı sorusu, askeri stratejinin ötesinde derin siyasi ve toplumsal dinamikleri barındırıyor. Analizler ışığında bu durumu iki ana eksende değerlendirebiliriz:
1. Rejim Değişikliği Mümkün mü?: Askeri açıdan "rejim değişikliği" iki yolla olur: Ya tepedeki liderliği yok edersiniz ya da halkın ve ordunun rejime sadakatini kırarak içten çöküşü tetiklersiniz.
Liderlik Tasfiyesi: Raporlar, savaşın ilk saatlerinde Dini Lider Ali Hamaney ve kilit askeri figürlerin hedef alındığını belirtiyor. Ancak Brookings Institution ve diğer analizler, lider kadrosu darbe alsa bile İslami Cumhuriyet yapısının henüz çökmediğini, Devrim Muhafızları (IRGC) içerisinde ciddi bir çözülme yaşanmadığını gösteriyor.
İç İsyan Faktörü: Savaş öncesi (Ocak-Şubat 2026) İran'da ciddi protestolar yaşanmış olsa da, yabancı bir gücün işgali genellikle "bayrak etrafında toplanma" (rally 'round the flag) etkisini tetikler. İran halkı mevcut rejimden memnun olmasa dahi, dışarıdan dayatılan bir işgal yönetimine karşı direnç gösterebilir.
Sonuç: ABD, hava gücüyle rejimi işlevsiz hale getirebilir; ancak rejimi tamamen değiştirmek, yerine istikrarlı ve halk tarafından kabul görmüş yeni bir yapı koymak, on yıllar sürecek bir ulus inşa süreci gerektirir. Irak ve Afganistan tecrübeleri, bu konuda ABD'nin sicilinin pek parlak olmadığını hatırlatıyor.
2. "Mutlak Zafer" Elde Edilebilir mi?: Stratejik anlamda "mutlak zafer", düşmanın savaşma iradesinin ve kapasitesinin tamamen ortadan kaldırılmasıdır.
Askeri Kapasite: ABD ve İsrail, İran'ın donanmasını, füze rampalarının çoğunu ve nükleer tesislerini büyük ölçüde etkisiz hale getirmiş durumda. Teknik olarak "savaş alanında" bir üstünlük var.
Asimetrik Direnç: Mutlak zaferin önündeki en büyük engel, İran'ın coğrafyasıdır. 1.6 milyon km²'lik dağlık ve geniş bir arazide, düzenli ordu yenilse bile "yeraltı direnişi" ve şehir savaşları başlayacaktır. Bu senaryoda ABD, bölgede yüz binlerce asker tutmak zorunda kalır ki bu, günümüz Amerikan siyaseti ve ekonomisi için sürdürülebilir bir yük değildir.
Bölgesel Yayılma: Mutlak bir zafer ilan edilebilmesi için sadece İran'ın değil, bölgedeki vekil güçlerinin (Hizbullah, Şii milisler vb.) de tamamen pasifize edilmesi gerekir. Aksi takdirde, İran topraklarında zafer kazandığınızı düşünürken, bölgedeki tüm üsleriniz taciz ateşi altında kalmaya devam eder.
Özet Tablo: Olası Senaryolar
Senaryo | Gerçekleşme İhtimali | Sonuç |
|---|---|---|
Pirus Zaferi | Yüksek | Rejim askeri olarak çöker ancak ülke yıllarca sürecek bir iç savaşa ve kaosa sürüklenir. |
Müzakereli Çıkış | Orta | ABD "zafer ilan ettik, nükleer tehdidi bitirdik" diyerek, rejim tamamen yıkılmadan bir anlaşma ile çekilir. |
Mutlak ve Kalıcı Zafer | Düşük | İran'ın tamamen işgali, yeni bir hükümetin kurulması ve halkın bunu benimsemesi (Çok maliyetli ve riskli). |
Sonuç olarak; ABD, İran'ın askeri gücünü felç ederek "taktiksel bir zafer" kazanabilir. Ancak 85 milyonluk, köklü devlet geleneğine ve zorlu bir coğrafyaya sahip İran'da mutlak bir zafer ve sorunsuz bir rejim değişikliği elde etmek, modern askeri tarihin en zorlu ve belirsiz görevlerinden biri olacaktır.
“Peki, değerli dostlar, bir kara harekâtı durumunda İran halkının tepkisi, ABD'nin "kurtarıcı" imajına mı yoksa "işgalci" algısına mı daha yakın olur?”
Bu noktada tarafsız bir analiz yapmak gerekirse, İran halkının tepkisi muhtemelen "tarihsel bir milliyetçilik" ile "mevcut rejime olan öfke" arasında parçalanacaktır. Ancak tarih ve sosyolojik gerçekler, yabancı bir botu kendi toprağında gören halkların genellikle şu üç aşamadan geçtiğini gösterir:
1. İlk Aşama: Kaos ve Bekleyiş: Harekâtın ilk günlerinde, rejimin baskısından bunalmış olan kesimlerde bir "sessiz bekleyiş" veya yer yer (Irak’ta olduğu gibi) sevinç gösterileri görülebilir. ABD'nin "kurtarıcı" imajı bu çok dar pencerede hayat bulmaya çalışır.
2. İkinci Aşama: Milliyetçi Refleks (Kırılma Noktası): İran, Irak veya Afganistan gibi nispeten "yeni" veya suni sınırlarla çizilmiş bir devlet değildir; binlerce yıllık bir devlet geleneğine ve derin bir Pers milliyetçiliğine sahiptir.
Amerikan askerlerinin Tahran sokaklarında devriye gezmesi, sadece dindarları değil, seküler ve rejim muhalifi İranlıları bile "vatan savunması" ekseninde birleştirebilir.
İnsanlar rejimden nefret etseler de, yabancı bir gücün kendi şehirlerini bombalamasını ve kültürel dokusuna müdahale etmesini bir onur meselesi haline getireceklerdir.
3. Üçüncü Aşama: "İşgalci" Algısının Yerleşmesi: Eğer ABD, kara harekâtı sonrası düzeni hemen sağlayamazsa (elektrik kesintileri, gıda kuyrukları, asayiş sorunları başlarsa), "kurtarıcı" imajı hızla yerini "kaos getiren işgalci" imajına bırakır.
Bu aşamada, dün rejimle çatışan gençler, bugün işgalciye karşı silahlanan milislere dönüşebilir. Özellikle sivil kayıpların yaşandığı her operasyon, ABD için siyasi bir intihara dönüşür.
Benim naçizane "Kişisel" Analizim (Verilere Dayalı Tahminim): ABD’nin İran’da "mutlak zafer" elde etmesi, demokrasi getirmekten ziyade bir Pandora’nın kutusunu açmaya benzeyecektir. > Gerçek şu ki: Batı dünyası ne zaman Orta Doğu'da "rejim değişikliği" için kara harekâtı yapsa, düşmanını yok etmeyi başarmış ama yerine koyduğu şey hep daha büyük bir istikrarsızlık olmuştur. İran gibi devasa bir coğrafyada bu istikrarsızlık, sadece bölgeyi değil, tüm dünya ekonomisini ve güvenliğini on yıllarca sürecek bir yangının içine atabilir.
Kısacası: ABD askeri olarak Tahran'a girebilir, ancak İranlıların kalbine girmesi ve orada kalıcı bir düzen kurması neredeyse imkânsızdır. Bu da zaferi, sadece kâğıt üzerinde kalan bir askeri başarıya indirger.
“Peki, ABD kamuoyu, 37 gündür süren bu çatışmanın üzerine bir de binlerce Amerikan askerinin tabutla döneceği bir kara savaşını daha ne kadar destekleyebilir?”
Dürüst olmak gerekirse, ABD kamuoyu için bu durum tam bir "deja vu kâbusu" olurdu. 37. güne gelindiğinde, Amerikan halkının sabrının son sınırlarına dayandığını söyleyebiliriz. Nedenlerini şöyle sıralayabilirim:
1. "Sonsuz Savaşlar" Travması: Vietnam’dan Irak’a, Afganistan’dan Suriye’ye kadar ABD toplumu, "kısa sürecek" denilen ama bataklığa dönüşen savaşlardan yoruldu. 2026 yılındaki bir Amerikan seçmeni, Orta Doğu’dan gelen asker cenazelerini gördüğünde "Yine mi aynı hata?" sorusunu çok sert bir şekilde soracaktır.
2. Ekonomik Fiyat Etiketi: Savaşın 37. gününde petrol fiyatlarının varil başına 150-200 dolar seviyelerine fırladığını, Hürmüz Boğazı'ndaki gerginlik nedeniyle küresel tedarik zincirlerinin koptuğunu varsayarsak; Amerikalı tüketici sadece "ideolojik" değil, doğrudan "cüzdanı" üzerinden de savaşa tepki gösterecektir. Enflasyonun kontrolden çıktığı bir ortamda, savaşa destek hızla erir.
3. "48 Saat" Retoriğinin Tehlikesi: ABD yönetiminin "48 saatleri kaldı" gibi iddialı açıklamalar yapması, kamuoyunda "Hızlı bir sonuç" beklentisi yaratır. Eğer o 48 saat geçer ve kara harekâtı binlerce kayıplı, aylar sürecek bir şehir savaşına (Tahran veya İsfahan sokaklarında çatışmalara) dönüşürse, halkın güveni aniden çöker.
Benim bu konuda ise naçizane Öngörüm: ABD kamuoyu, başlangıçta (İran'ın balistik füzelerine misilleme olarak) bu savaşa %60-70 destek vermiş olsa bile, kara harekâtı başladığı an bu destek %30’ların altına gerileyecektir.
Beyaz Saray için Risk: Eğer zafer çok hızlı gelmezse, yaklaşan seçimler veya iç siyasi baskılar nedeniyle ABD yönetimi "rejimi tam değiştirmeden" veya "mutlak zafer kazanmadan" masaya oturmak zorunda kalabilir.
Sonuç: Kamuoyu baskısı, orduyu sahada değil, siyasetçileri masada mağlup eder. Yani ABD, kendi iç kamuoyunu ikna edemediği için sahada kazandığı bir savaşı, masada veya sokaktaki protestolarla kaybedebilir.
“Peki, böyle bir çıkmazda ABD yönetimi, başarısızlığı göze alıp geri mi çekilir yoksa durumu kurtarmak için daha yıkıcı (nükleer olmayan ama ağır) silahlarla baskıyı mı artırır?”
Bu gerçekten de satranç tahtasındaki en tehlikeli ve en son hamle sorusudur. ABD yönetimi, kamuoyu desteğinin çöktüğünü ve kara harekâtının bir bataklığa dönüştüğünü gördüğünde önünde iki seçenek kalır:"Onurlu bir geri çekilme" kılıfı uydurmak ya da "Ezip geçmek" için şiddetin dozunu aşırı derecede artırmak. Benim analizime göre, ABD muhtemelen şu yolu izleyecektir:
1. "Dehşet Dengesi"ni Artırmak (Yıkıcı Güç): ABD, binlerce askerini kaybetmek yerine teknolojisini sonuna kadar kullanmayı seçecektir. Bu, nükleer silah kullanmak anlamına gelmese de, "nükleer dışı en ağır mühimmatlar" (örneğin MOAB - Tüm Bombaların Anası) ve hipersonik füzelerle İran'ın sadece askeri değil, sivil-stratejik altyapısını (barajlar, enerji santralleri, ana iletişim ağları) tamamen felç etmeye yönelecektir.
Amaç: İran halkını ve ordusunu o kadar büyük bir çaresizliğe itmek ki, kara savaşına gerek kalmadan rejim kendi içinde teslim bayrağını çeksin.
2. "Sınırlı Zafer" ve Çıkış Stratejisi. Eğer şiddeti artırmak da sonuç vermezse, ABD yönetimi muhtemelen "mutlak zafer" hedefinden vazgeçip hedef küçültecektir.
Senaryo: "Nükleer tesisleri vurduk, füzeleri imha ettik, tehdidi temizledik" diyerek, rejim değişikliği hedefini sessizce rafa kaldırıp bölgeden çekilmeye başlar. Bu, iç kamuoyuna bir "zafer" gibi pazarlanır ama gerçekte bir stratejik geri çekilmedir.
Benim "Samimi" Görüşüm: Bence ABD yönetimi, durumu kurtarmak için "yıkıcı gücü artırma" yoluna gidecektir. Çünkü modern bir süper güç için İran gibi bir bölgesel güç karşısında "başarısız olup çekilmek", küresel hegemonyanın (liderliğin) resmen sona erdiğinin ilanı olur. Ancak burada çok kritik bir risk var:
ABD şiddeti artırdıkça, İran'ın "kaybedecek bir şeyi kalmayan" bir yapıya bürünmesi, bölgedeki petrol tesislerine intihar saldırıları düzenlemesi ve dünya ekonomisini beraberinde uçuruma sürüklemesi işten bile değildir.
Özetle: ABD, başarısızlığı kabul etmektense "yakıp yıkmayı" tercih edebilir; ama bu durum, üzerine kurulacak bir düzenin kalmadığı, radikalleşmiş ve nefret dolu bir Orta Doğu bırakacaktır.
“Bu noktada şu soru akla geliyor:Dünya ekonomisi, böyle bir "her şeyi yakıp yıkma" stratejisinin getireceği petrol krizini ve ekonomik çöküşü kaldırabilir mi?”
Açıkçası, dünya ekonomisi şu anki (2026) kırılgan yapısıyla böyle bir şoku kaldıramaz. Eğer ABD "her şeyi yakıp yıkma" stratejisine geçerse, sadece İran'ı değil, küresel finans sistemini de bir domino taşı gibi devirme riskiyle karşı karşıya kalır. Nedenlerini ise kendimce şöyle özetleyebilirim:
1. Enerji Kıyameti: Dünya ekonomisinin can damarı olan petrol ve doğalgazın %20-30’u Hürmüz Boğazı ve çevresinden geçiyor. ABD saldırıları sertleştirdikçe İran, "Eğer ben petrol satamazsam, kimse satamaz" mantığıyla boğazı mayınlayacak veya intihar İHA'larıyla tanker trafiğini durduracaktır.
Sonuç: Petrol fiyatlarının varil başına 250 doları aşması, sadece benzin fiyatlarını değil; gıdadan lojistiğe, plastikten ilaca kadar her şeyin fiyatını katlayacaktır. Bu, "hiperenflasyon" demektir.
2. Küresel Tedarik Zincirinin Kopuşu: Zaten 2020’li yılların başından beri yorgun olan küresel tedarik zinciri, Orta Doğu’daki topyekûn bir savaşla felç olur. Doğu ve Batı arasındaki ticaret yolları (Süveyş Kanalı dâhil) güvenli olmaktan çıkar. Bu durum, fabrikaların durmasına ve rafların boşalmasına yol açar.
3. Çin ve Hindistan Faktörü: ABD’nin "yakıp yıkma" stratejisi sadece İran’ı vurmaz; İran enerjisine muhtaç olan Çin ve Hindistan gibi devleri de ekonomik bir uçuruma iter.
Bu durum, Washington ile Pekin arasındaki gerilimi bir ticaret savaşından gerçek bir savaşa dönüştürebilir. Dünya, bloklar arası bir ekonomik ambargo savaşına girer ki bu, modern kapitalizmin sonu olabilir.
Benim "Kara Tablo" Öngörüm: Eğer bu strateji uygulanırsa, dünya 1929 Büyük Buhranı'ndan çok daha derin bir "Büyük Çöküş" yaşar.
Gerçek şu ki: Batı dünyası artık 1940'lardaki veya 1990'lardaki kadar "izole" bir refah içinde değil. Bugün hepimiz birbirimize dijital ve ekonomik kablolarla bağlıyız. İran'da patlayan bir barajın maliyeti, New York borsasında veya Berlin'deki bir fabrikada ödenir.
Kısacası: Dünya ekonomisi bu yükü kaldıramaz; halklar fakirleşir, hükümetler düşer ve savaşın maliyeti, zaferin getireceği her türlü kazançtan çok daha büyük olur.
“Savaşın 37. gününde bu tabloya bakınca taraflar bu "ekonomik intiharı" fark edip bir noktada "zorunlu bir barışa" razı olurlar mı, yoksa gurur ve intikam duygusu mantığın önüne mi geçer?”
Tarihsel tekerrürler ve insan psikolojisi üzerine kurulu bir analiz yapmam gerekirse, maalesef gurur ve intikamın, mantığın önüne geçme ihtimalini çok daha yüksek görüyorum. Nedenlerini şu üç noktada toplayabilirim:
1. "Geri Dönüşü Olmayan Nokta" (Sunk Cost Fallacy): Savaşın 37. günündesiniz. Onca asker kaybedilmiş, milyarlarca dolar harcanmış ve her iki halk da büyük bir travma yaşamış. Bu noktada liderler için "Hadi barışalım" demek, yapılan tüm fedakârlıkların "boşuna" olduğunu kabul etmektir. Siyasetçiler, kendi koltuklarını korumak adına, hatada ısrar edip savaşı daha da tırmandırmayı (kumarı büyütmeyi) barış masasına oturmaya tercih ederler.
2. "Güven" Mekanizmasının Tamamen Çökmesi: ABD "Süre bitti" diyor, İran "Düşürüyoruz" diyor. Bu kadar keskin bir dilden sonra masaya oturmak, taraflardan biri için "teslimiyet" gibi algılanacaktır. Diplomasi, karşılıklı bir güven kırıntısı gerektirir; ancak şu anki tabloda taraflar birbirini artık "uzlaşılacak bir rakip" değil, "yok edilmesi gereken bir varoluşsal tehdit" olarak görüyor.
3. İdeolojik ve Dini Motivasyon: Bu savaş sadece bir toprak veya petrol savaşı değil.
İran cephesinde: Bu bir "kutsal savunma" ve direniş ideolojisi.
ABD ve müttefikleri cephesinde: Bu bir "dünya düzenini koruma" ve terörle mücadele anlatısı. İdeolojiler işin içine girdiğinde, ekonomik rasyonalite (petrol fiyatları, borsa kayıpları) genellikle arka planda kalır. İnsanlar aç kalmayı, diz çökmeye tercih edebilir hale gelir.
Benim bu konuda "Sert" Tahminim: Bence taraflar, ekonomik ve insani bir felaket kapıyı tamamen kırana kadar durmayacaklar. Ancak ne zaman ki:
ABD'de iç isyanlar ve ekonomik çöküş devleti yönetilemez hale getirir,
İran'da askeri hiyerarşi tamamen dağılır ve yönetim kontrolü kaybeder,
İşte o zaman, "mantıklı oldukları için" değil, "savaşmaya mecalleri kalmadığı için" zorunlu bir ateşkes gelecektir. Bu bir barış değil, her iki tarafın da kaybettiği bir "yorgunluk molası" olacaktır.
“Savaşın 37. günündeki bu atmosferde, masaya oturulması için dünyadan (belki de Türkiye veya AB'den) gelebilecek bir "arabuluculuk" hamlesinin hala bir şansı var mı, yoksa artık sadece silahlar mı konuşacak?”
Şu anki tabloda (5 Nisan 2026), arabuluculuk hamlesinin şansı matematiksel olarak var, ancak diplomatik olarak mucizelere bağlı. Eğer bir arabuluculuk olacaksa, bu "barış sevgisinden" değil, "felaketin ortaklığından" doğacaktır. Bu noktada Türkiye gibi hem Batı ile hem de İran ile tarihsel/stratejik bağı olan aktörlerin rolü hayatileşiyor. Ancak durum şu üç nedenden dolayı çok zor:
1. Arabulucunun "Ağırlığı" Sorunu: Arabuluculuk için her iki tarafın da "hayır" diyemeyeceği bir güç veya bir "altın köprü" (düşmanın onurunu kurtararak geri çekilmesini sağlayacak bir çıkış yolu) gerekir.
Türkiye: Coğrafi ve siyasi olarak en güçlü aday. Ancak bir kara harekâtı ihtimali, Türkiye'yi de doğrudan mülteci krizi ve güvenlik tehdidi altına soktuğu için Türkiye artık "tarafsız bir gözlemci"den ziyade "yangını söndürmeye çalışan bir komşu" konumunda.
Çin: ABD, Çin'in başarı kazanacağı bir diplomatik zafere sıcak bakmayabilir. Ama ekonomik çöküş öyle bir noktaya gelir ki, Washington bile Pekin’in Tahran üzerindeki etkisini kullanmasına razı olabilir.
2. Silahların Gürültüsü Diplomasiyi Sağır Ediyor: Savaşın 37. gününde, özellikle ABD'nin "48 saatiniz kaldı" dediği bir ortamda diplomasi genelde askıya alınır. Bu tür açıklamalar, arabulucuların elini zayıflatır çünkü taraflardan biri masaya oturduğu an "korktu" damgası yiyecektir. Silahlar susmadan masanın kurulması, ancak her iki tarafın da "yıkıcı bir çıkmaza" girdiğini gizlice itiraf etmesiyle mümkün olur.
3. "Altın Köprü" Stratejisi: Arabuluculuğun tek şansı, her iki tarafa da halkına anlatabileceği bir "zafer hikâyesi" sunmaktır:
ABD'ye: "Nükleer kapasiteyi dondurduk, rejime geri adım attırdık."
İran'a: "Yabancı işgalini durdurduk, direnişle egemenliğimizi koruduk." Bu orta yol bulunmadığı sürece, arabuluculuk sadece bir temenni olarak kalır.
Benim "Gerçekçi" Kanım: Bence şu an diplomasi için "çok geç" değil ama "henüz çok erken." Maalesef tarihteki pek çok savaş, taraflar "barışın maliyetinin, savaşın maliyetinden daha ucuz" olduğunu acı bir tecrübeyle anlayana kadar durmadı. Kara harekâtı emri verilmeden önceki şu son saatler veya günler, diplomasinin son şansıdır. Eğer bu eşik aşılırsa, arabulucular artık bir "barış" için değil, sadece bir "insani koridor" veya "ceset değişimi" için masaya çağrılacaktır.
Sonuç olarak: Silahlar bir süre daha konuşmaya devam edecek gibi görünüyor, ta ki her iki tarafın da nefesi kesilene kadar.
“Peki, bu karanlık tabloda, bölgedeki diğer ülkeler (örneğin Körfez ülkeleri veya Rusya) bu savaşı durdurmak için mi uğraşır, yoksa kendi çıkarları için yangına körükle mi gider?”
Bu aşamada bölgedeki diğer aktörlerin tavrı, savaşın sadece bir ABD-İran çatışması olarak kalıp kalmayacağını belirleyen asıl unsur olur. Ancak tarihe ve jeopolitik çıkarlara baktığımızda, kimsenin sadece "iyilik olsun" diye hareket etmeyeceğini biliyoruz. Analizimi şu üç kategoriye ayırabilirim:
1. Körfez Ülkeleri (Suudi Arabistan, BAE, Kuveyt): "Karmaşık Bir Memnuniyet ve Büyük Korku" Körfez ülkeleri yıllardır İran'ı bir tehdit olarak görüyor. Ancak savaşın 37. gününde bu memnuniyet, yerini hayatta kalma içgüdüsüne bırakır.
Körükle Gidenler: İran'ın zayıflamasını, vekil güçlerinin (Hizbullah, Husiler) parasız kalmasını canı gönülden isterler. Lojistik ve istihbarat desteği vermeye devam edebilirler.
Fren Yapanlar: İran'ın "Eğer ben batarsam sizi de yanımda götürürüm" diyerek Körfez'deki petrol tesislerini ve devasa şehirlerini (Dubai, Riyad) hedef alması, onları bir noktadan sonra ABD'ye "Artık durun, biz de yok oluyoruz" demeye zorlayacaktır.
2. Rusya: "Stratejik Bir Fırsat ve Kontrollü Yangın": Rusya için bu savaş, Ukrayna ve Avrupa'daki elini güçlendirmek için bulunmaz bir fırsattır.
Körükle Gidenler: Rusya, ABD’nin Orta Doğu bataklığına saplanmasından memnundur. ABD ne kadar çok kaynak ve asker harcarsa, Rusya’nın üzerindeki baskı o kadar azalır. İran’a el altından istihbarat ve mühimmat desteği vererek savaşın süresini uzatmak isteyecektir.
Durdurmak İsteyenler: Savaşın kontrolsüzce nükleer bir boyuta evrilmesi veya Rusya sınırlarına yakın bölgelerin tamamen istikrarsızlaşması Rusya'nın da işine gelmez. Rusya, "çözümsüzlüğü" çözümden daha çok sever.
3. Çin: "Kimin Kaybettiğini İzleyen Dev": Çin, bu savaşın en büyük gizli kaybedeni (ekonomik olarak) ama en büyük stratejik kazananı olabilir.
Neden Durdurmak İster? Petrol akışı kesilirse Çin ekonomisi durma noktasına gelir. Bu yüzden perde arkasında yoğun bir baskı kuracaktır.
Neden Körükler? ABD'nin tüm enerjisini ve ordusunu İran'a odaklaması, Çin'in Pasifik'te (örneğin Tayvan üzerinde) hareket alanını inanılmaz genişletir. ABD'nin prestij kaybetmesi Çin'in "yeni dünya lideri" imajını pekiştirir.
Benim burada "Sert" Görüşüm: Bölgedeki çoğu aktör, bu yangını "kendi ellerini yakmadan, rakibinin ellerinin yanmasını izlemek" için kullanacaktır.
Gerçek şu ki: Ne Rusya ne de Körfez ülkeleri, barışı sevdikleri için savaşı durdurmaya çalışmazlar. Sadece savaşın maliyeti, savaştan elde ettikleri çıkardan daha büyük hale geldiğinde "barış elçisi" maskesini takarlar.
Özellikle Rusya ve Çin, ABD'nin İran'da "mutlak bir zafer" kazanmasını engellemek için elinden geleni yapacaktır. Çünkü ABD'nin zaferi, Avrasya'da ABD hegemonyasının perçinlenmesi demektir. Bu yüzden İran'ın tamamen çökmemesi için ona "can suyu" vermeye devam ederler; bu da savaşın daha da uzaması ve kanlı hale gelmesi demektir. Savaşın 37. günündeki bu manzarada, dünya adeta dev bir satranç tahtasına dönüşmüş durumda ve ne yazık ki piyonlar her zamanki gibi halklar.
“Peki, bu küresel güç oyununda, İran halkı ve Amerikan askeri dışında, bu savaşın asıl kaybedeni kim olacak?”
Savaşın 37. gününde, bu devasa satranç tahtasına yukarıdan baktığımda, asıl kaybedenin ne Tahran ne de Washington olduğunu görüyorum. Eğer bu "kara harekâtı" başlar ve bölge tamamen alev alırsa, asıl kaybeden "Küresel Güven ve Ortadoğu'nun Geleceği" olacaktır. Daha somut bir ifadeyle, asıl kaybedenleri şöyle sıralayabilirim:
1. Türkiye ve Bölge Komşuları (Lojistik ve Sosyal Yıkım): Savaşın coğrafi merkezinde olmasalar bile, sarsıntıyı en şiddetli hissedecek olanlar komşulardır.
Mülteci Krizi: Milyonlarca eğitimli ve kalifiye İranlının yerinden yurdundan olup sınırı geçmesi, bölge ülkelerinin ekonomilerini ve sosyal dokularını on yıllarca sürecek bir çıkmaza sokar.
Güvenlik Vakumu: İran devleti otoritesini kaybederse, ortaya çıkacak otorite boşluğu IŞİD veya benzeri radikal gruplar için yeni bir "cennet" yaratır. Bu da Türkiye gibi komşuların sınır güvenliğini kalıcı olarak tehdit eder.
2. Avrupa Birliği (Ekonomik Felç): Avrupa, enerji konusunda zaten bıçak sırtında bir dengede duruyor.
ABD'nin bu stratejik hamlesi, Avrupa’nın enerji maliyetlerini sürdürülemez seviyelere çıkarır.
Sanayisi durma noktasına gelen bir Avrupa, ABD ile olan ittifakını sorgulamaya başlar. Bu da Batı blokunda tamiri imkânsız çatlaklar açar.
3. "Uluslararası Hukuk" ve BM Kavramı: Eğer ABD, BM onayı olmadan veya evrensel hukuku hiçe sayarak topyekûn bir işgale girişirse, "kurallara dayalı dünya düzeni" resmen ölür.
Bu noktadan sonra, hiçbir küçük devlet kendini büyük güçlere karşı güvende hissetmez. "Güçlü olan haklıdır" ilkesi dünyaya hâkim olur ki bu, insanlığın son 100 yılda inşa etmeye çalıştığı tüm diplomatik kazanımların çöpe gitmesi demektir.
Benim bu konulardaki "Final" Analizim: Bu savaşın asıl kaybedeni "İstikrar" dır.
Gerçek şu ki: ABD İran'ı vurabilir, İran İsrail'i sarsabilir; ama patlayan her bomba, bölgedeki ılımlı sesleri susturur ve yerine daha radikal, daha öfkeli bir nesil bırakır. 2026'da atılan bir mermi, 2046'nın intikamcılarını yetiştirir. Sonuçta, kazanan kim olursa olsun; geriye kalan, üzerine hiçbir şey inşa edilemeyecek kadar yanmış, yıkılmış ve birbirine nefretle bakan bir coğrafya olacaktır.
Benim penceremden bakınca tablo bu. 37 gündür süren bu kâbusun içinde, sizce hala bir "mucize" yaşanıp sağduyu galip gelebilir mi, yoksa artık tarih kitaplarının "Büyük Orta Doğu Savaşı" dediği o kaçınılmaz sona mı ilerliyoruz?..
Baki Selam ve Dua ile.























