haberanaliz
Prof.Dr.Anıl ÇEÇEN

Prof.Dr.Anıl ÇEÇEN

Mail: anilcecen@hotmail.com

ATATÜRK VE SULTAN GALİYEV

Prof. Dr. Anıl  ÇEÇEN

Giriş

Ön Asya Türklerinin  kurtuluş savaşçısı Mustafa Kemal Atatürk ile Orta Asya Türklerinin  bağımsızlık  önderi   Sultan  Galiyev aynı  yıllarda yaşayan ve etkili olan önderlerdir. Atatürk’ten bir yıl önce doğan  ve  Atatürk’ün ölümünden bir yıl önce  idam edilen Sultan Galiyev, Doğu Türklüğünün temsilcisi olarak  bağımsız bir  Turan İmparatorluğu peşinde koşmuştur. Atatürk, dünyanın jeopolitik merkezi olan topraklarda, Ön Asya Türklüğünün egemenliğinin simgesi olarak Türkiye Cumhuriyetini kurarken, Sultan Galiyev’de  Orta Asya ve Doğu Türklüğünün  yaşadığı topraklarda egemenliğinin göstergesi olacak olan bir bağımsız devlet kurabilmenin çabası içerisindeydi. Bazen İdil-Ural, bazen Tatar-Başkırt bazen da Turan adını taşıyan devlet modelleri ardında koşmak, Doğu Türklüğünün ve Müslümanlığının önde gelen temsilcisi olarak Sultan Galiyev’in  başlıca işi ve tarihsel misyonu olmuştur. Ondokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru, Avrupa merkezli dünyanın doğusunda yer alan üç büyük imparatorluk çökerken, bu siyasal yapıların içerisinde yer alan  halklar kendi başlarının çaresine bakmak üzere yeni devlet modelleri üzerinde durmuşlar ve  her topluluk kendi devlet modelini kurmak için uğraşırken , diğer toplumlar ve halklarla karşı karşıya gelmiştir. Bu nedenle , Birinci Dünya Savaşı öncesinde Doğu Avrupa’daki  Osmanlı topraklarında küçük halklar kendi ulus devletlerini kurma mücadelesine girince, Balkanizasyon denilen dağılma ve parçalanma süreci Osmanlı ve Avusturya İmparatorluklarını yıkmıştır. Aynı dönemde ise  Rus Çarlığında  milliyetçi ayaklanmalar gündeme gelince  Rus devleti  şiddete yönelen bir halkçılık akımını destekleyerek, Balkanizasyonun Rus Devletini parçalamasını önlemiştir. Ne var ki, Birinci Dünya Savaşı sürecinde Rus İmparatorluğu çökme noktasına gelince, bu büyük yapı  dağılmış ve sonrası için  halklar arasında çekişme başlayınca, yirminci yüzyılın başlarından itibaren Rusya sınırları içerisinde yaşamakta olan Türk asıllı halk kitleleri kendi geleceğini aramağa başlamıştır. İşte bu mücadelenin ortaya çıkardığı Asya Türklüğünün  bağımsızlık önderi Sultan Galiyev olmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Türkler, kendi devletlerinin kurucusu olan Mustafa Kemal’i çok iyi bilmelerine rağmen, Orta Asya ve Doğu Türklüğünün önderi olan Sultan Galiyev’i  yeterince bilmezler çünkü, emperyalizm Orta Asya Türklüğü ile Ön Asya Türkleri arasındaki  bağı kesmiştir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında gerçekleşen Sovyet Devrimi, bütün Kafkasya ve Orta Asya bölgelerini sınırları içerisine alırken,  Asya Türklerini bir açık hava hapishanesine demirperde uygulaması sayesinde hapsetmiştir. Dünyanın merkezi coğrafyasında yer alan büyük Türk devleti olarak Osmanlı imparatorluğu da  çökünce, geri çekilen topraklardan göçüp gelen Türk boyları Ön Asya Türk egemenliğinin merkezi olan Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşamlarını sürdürmeğe çalışmışlardır. Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar uzanan büyük Türk dünyası  yirminci yüzyılın  koşullarında  ikiye bölünmüş, Ön Asya Türkleri Atatürk’ün kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında özgür bir biçimde bağımsızlığa kavuşurken, küresel dünya dengelerinin gündeme getirmiş olduğu Sovyet devrimi sayesinde Rus hegemonyasının egemen olduğu Sovyetler Birliği gibi bir büyük imparatorluk coğrafyasına  Asya kıtasının çeşitli bölgelerinde yaşamakta olan bütün Doğu Türkleri  katılmak zorunda kalmışlardır. Ön Asya Türkleri Atatürk sayesinde özgürlüklerine ve bağımsızlıklarına sahip olurken, Orta Asya’nın Doğu Türkleri  ise  Rus hegemonyası altındaki  bir baskı rejimine demirperde gerisinde kalarak yetmiş beş yıl süre ile mahkum olmuşlardır. Bunun da nedeni, Doğu Türklüğünün simgesi olan  Sultan Galiyev’in Atatürk gibi  başarılı olamamasıdır. Ayrı coğrafyalarda Türk ve Müslüman asıllı halk topluluklarının bağımsız geleceği için mücadele eden iki büyük önderden  Atatürk’ün batı emperyalizmine karşı başarılı olarak zafer elde etmesi Sultan Galiyev’in ise, Rus emperyalizmine karşı yürüttüğü bağımsızlık ve özgürlük mücadelesini kaybetmesi nedeniyle böylesine bir ayırım ortaya çıkmıştır. Atatürk’ün kurmuş olduğu bağımsız Türk devleti bu sene doksanıncı yılına girerken, Sovyet İmparatorluğunun dağılmasından bu yana yirmi yıl geçmesine rağmen, bütün Doğu Türkleri ve Müslümanları hala kendi bağımsız ve özgür geleceklerini aramaktadırlar. Yüzyılların Rus hegemonyasını sürdürmek isteyen Rus devleti  bugün bile sınırları içinde  veya yakınında yaşamakta olan Türk topluluklarına ya da devletlerine  bağımsız olma hakkını tanımak istememektedir.Tarihi iyi bilen Ruslar, bugün egemen oldukları geniş topraklarda uzun yüzyıllar Türk asıllı devletlerin ve imparatorlukların hüküm sürdüğünü çok iyi bilmektedirler.

Tarihsel Süreç

Milattan önce  iki binli yıllarda başlayan göçler sayesinde Orta Asya Türkleri  anakaralar boyunca yayılırken, bugünkü Rus topraklarında önce Hun İmparatorlukları daha sonra da Avar ve Hazar İmparatorlukları yüzyıllarca birer Türk devleti olarak hüküm sürmüşlerdir. Ruslar, Milat yıllarında bugünkü Ukrayna’nın başkenti olan Kiev dolaylarında bir küçük prenslik iken, Türkler Hazar imparatorluğu olarak bugünkü Rus coğrafyasının mutlak egemeni konumundaydı. Üçüncü yüzyıldan onuncu yüzyıla kadar devam eden büyük Hazar İmparatorluğu yedinci yüzyılda  Avrupa’ya zorlanan Türk göçleri nedeniyle  zayıflamağa başlayınca, Kiev’den Moskova’ya taşınan  Rus Prensliği  zamanla büyümüş ve bir Çarlık rejimi altında sonraki yıllarda bölgesel bir büyük imparatorluğa dönüşmüştür. Yedinci yüzyıl sonrasında göçler devam ettikçe  Hazar ülkesi zamanla Rus ülkesine dönüşmüştür. Onuncu yüzyılda Hazar imparatorluğunun yıkılmasıyla da, bütün  Hazar topraklarının Rus hegemonyasına seçtiği görülmüştür. Bugünkü Çek  Cumhuriyetini, Finlandiya’yı, Estonya’yı, Macaristan’ı ve Bulgaristan’ı  Avrupa kıtasında bağımsız devlet olarak oluşturan Türk kökenli halklar, Hazar topraklarını terkettikçe Rusların önü açılmış  ve zaman içerisinde eski Türk topraklarında büyük bir Rus egemenliği gündeme gelmiştir. Bu nedenle, Asya’nın kuzey bölgesinde tarih boyunca bir Rus ve Türk  hegemonya çekişmesi yaşanmıştır. Yüzyıllarca süren büyük göçlere rağmen Türk asıllı halklar Asya’nın kuzeyinde, ortasında ve doğusunda varlıklarını sürdürmüşler, yirminci yüzyılın büyük devleti olan Sovyetler Birliğinin çöküşünden sonra da  varlıklarını  ayrı devletler halinde koruyabilmişlerdir . Bugün Rusya Federasyonu çatısı altında seki, Orta Asya ve Kafkasya’da beş ve Avrupa Birliği çatısı altında da beş olmak üzere Türkiye  Cumhuriyeti ve KKTC ile beraber günümüzde tam yirmi adet Türk devleti bulunmaktadır. Ayrıca çeşitli devletlerin sınırları içerisinde yaşayan  farklı Türk toplulukları da  günümüzde  çeşitli bölgelerde görülebilmektedir. Türkler bugün Asya ve Avrupa kıtalarının çeşitli bölgelerinde yaşamağa devam ederken, Türkiye Cumhuriyeti de bu iki kıtanın tam ortasında bir doğu ve batı köprüsü olarak varlığını sürdürmektedir. Atatürk’ün eseri olan Türk devleti bağımsızlığını korurken, Sultan Galiyev’in  aynı doğrultuda bir büyük Turan İmparatorluğu çatısı altında bir araya getirmek istediği  Orta ve  Kuzey Asya Türkleri ile Müslümanları  hala günümüzde de bağımsız geleceklerini aramağa devam etmektedirler. Bununda başlıca nedeni, Atatürk’ün batı emperyalizmine  karşı  bağımsızlık mücadelesini kazandığı  zaman diliminde, Sultan Galiyev’in  Rus emperyalizmine karşı yürütmüş olduğu bağımsızlık mücadelesini kaybetmesidir. Eğer Sultan Galiyev’de  Ruslara karşı  yürüttüğü mücadeleyi kazanarak bağımsız bir Turan devleti kurabilseydi, bütün Avrasya kıtasında Türk egemenliği  kurulmuş olacaktı. Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra bugünkü avrasya kavgası o zaman çıkmayacaktı. Türklerin dağınık olmaları ve bir türlü Ruslar gibi merkezi yönetime sahip olamamaları yüzünden, Rusya ve Asya Türk toplulukları  bir büyük devlet çatısı altında bir araya gelememişlerdir.

Hedef, Büyük Türk Coğrafyası

Atatürk ile Sultan Galiyev  beraberce ele alındığında ilk yapılması gereken; tarihsel süreç içerisinde bu iki önderin bir ortak değerlendirmeye konu edilmesidir. Yirminci yüzyılın başlarında Ön Asya Türklerinin  merkezi coğrafya da bağımsız bir devlet kurma şansına sahip olabilmeleri ile Kuzey ve Orta Asya Türklerinin böylesine bir şansı yakalayamamaları  üzerinde durmak ve  iki ayrı bölge Türklerinin neden bir ortak dayanışma içerisinde bir büyük Avrasya yapılanmasını kendi egemenlikleri altında  yakalayamadıkları  konusunu irdelemek gerekmektedir. Burada tarihsel koşullar ile beraber uluslararası konjonktürün  önde gelen etkilere sahip olduğunu görmek gereklidir. Ayrıca, Atatürk’ün bir asker olarak sahip olduğu bilgi birikimini  ve devlet aklını  ustalıklı bir biçimde  bağımsız yeni bir devlet için kullanması ile Sultan Galiyev’in ise bir öğretmen olarak sahip olduğu entelektüel bilgi birikimini büyük Türk coğrafyasında devlet kurucusu olarak kullanamamasının üzerinde durmak gerekmektedir. İki ayrı coğrafyanın kendine özgü jeopolitik konumlarını Atatürk yerinde değerlendirebilirken, Sultan Galiyev bu konuda yetersiz kalmıştır, Sultan Galiyev’in çalıştığı alanın Türkiye topraklarının on misli büyüklüğünde olması faktörü dikkate alınırsa o zaman  Atatürk’ün daha küçük bir ülkede yürütmüş olduğu bağımsızlık savaşında, Galiyev’den daha şanslı olduğu görülmektedir. Tarihin köşe başında doğu imparatorlukları çökerken, merkezdeki Türk devleti dağılmış ve İstanbul başkent olmaktan çıkmıştır. Türkler büyük devletlerini ellerinden kaçırırken, Ruslar Çarlık rejimi çökmesine rağmen gene de ayakta kalmışlar ve Moskova merkezli imparatorluk coğrafyasını yeni dönemde gene Moskova merkezli bir büyük ideolojik siyasal yapılanma çerçevesinde  sürdürebilmişlerdir. Bu dönemde bütün Kuzey ve Orta Asya Türk toplulukları Sovyet imparatorluğu çatısı altında Rus hegemonyasına mahkum edilmişlerdir. Üç çeyrek asır devam eden ideolojik imparatorluk, Rusya Türkleri için tam bir demirperde hapishanesine dönüşmüş, sosyalist sistemin çöküşü üzerine, bir kısım Türk devletleri bağımsızlıklarını yakalayabilmiş, diğerleri ise gene Rus hegemonyası altında federasyonun sınırları içerisinde  Çeçenistan gibi baskı altına alınmışlardır. Sultan Galiyev’in denemiş olduğu üç tür devlet yapılanmasının devam edememesi nedeniyle, Rusya Türkleri hala Rus baskısı altında yaşam mücadelesi vermektedirler. Hazar’ın kuzey bölgesinde bir İdil-Ural ya da Tatar-Başkurt  devletlerinin kurulması veya  Orta Asya ile kuzey Asya Türklerini bir araya getirecek olan bir büyük Turan İmparatorluğunun kurulmuş olması, Türk dünyasının daha özgür ve bağımsız bir geleceğe  yönelmesini sağlayabilecekti. Ne var ki, Sultan Galiyev dönemindeki mücadeleyi Rusların kazanması ve Türklerin yitirmesi yüzünden ortaya çıkmış olan dağınık tablo bugün değişmediği için  mazlum Türk topluluklarının  esareti günümüzde de devam etmektedir. Orta Asya ve Kafkasya Türkleri bağımsızlıklarını kazanmalarına rağmen, Rusya ve kuzey Asya Türk toplulukları gene Rusya Federasyonunun çatısı altında yaşamağa zorlanmaktadırlar. Türk devletlerinin yarısı bağımsız yaşarken, geri kalan yarısı da Rusya hegemonyası altında gene eskisi gibi esarete zorlanmaktadırlar. Sultan Galiyev ve arkadaşlarının Birinci Dünya Savaşı sırasındaki mücadeleyi kaybetmeleri nedeniyle ortaya çıkan olumsuz tablo yirmibirinci yüzyılın başlarında da devam etmektedir. Rusya Türklerinin Atatürk’ün elde etmiş olduğu zaferi sağlayamamaları  yüzünden, büyük Türk dünyası Rus hegemonyasının baskılarına terkedilmiştir. İdeolojik imparatorluğunu elinden kaçıran Rus devleti, yeni dönemde gene eskisi gibi imparatorluk macerasını sürdürmek istediği için, sınırları içerisinde yer alan Türk ve müslüman asıllı toplulukların bağımsızlıklarını bir türlü kabul etmemektedir. Özellikle, Çeçenistan’a karşı uygulanan ağır baskı ve katliam girişimleri  böylesine bir olumsuz tutumun en açık göstergeleri olarak dünya tarihi içindeki yerini almıştır. Benzeri bir biçimde bağımsızlığa yönelen Tataristan’a karşı da Rus emperyalizmi elinden gelen tüm yolları deneyerek, Tatar Türklerini gene kendi çatısı ve baskısı altında tutmağa çalışmaktadır. Tüm halklar ve ülkeler bağımsız bir geleceğe doğru yönelirken, eskiden kalma baskı düzenleri içerisine Asya ve Rusya Türklerini hapsetmenin ne derece ters bir durum olduğu her geçen gün daha fazla ortaya çıkmaktadır. Sultan Galiyev yerine Stalin’in galip gelmesi ve tüm karşıtlarını temizlemesi sonucunda ortaya çıkan Türkler için esaret tablosunun günümüzde eskisi gibi sürdürülmek istenmesi  geleceğin Rusya’sı bir çekişme ve çatışma alanına dönüştürecek gibi görünmektedir.

  Lenin ve Stalin karşısında  mücadeleyi yitiren Sultan Galiyev bir öğretmen olarak son derece bilgili ve kültürlü  bir siyasetçiydi. Hapishanede kendisini anlatan bir kitap yazan Galiyev  yoksul geçen bir çocukluk döneminden sonra kendisini okumaya ve yetiştirmeye vermişti. Tatar öğretmen okulunu bitirdikten sonra tatar Sosyalist Örgütünü kurarak siyasal önderliğe başlayan Galiyev, Tatar milliyetçiliği ile beraber sosyalist girişimlerini de sürdürüyordu. Daha sonra Kazan’a geçerek Mollanur Vahidov’un kurucusu olduğu Müslüman Sosyalistler Komitesine katıldı. Rusya’da yaşayan bütün Müslümanları sosyalist bir devlet çatısı altında biraraya getirmeyi hedefleyen bu komitede Mollanur Vahidov sonrasında  Galiyev başkanlığa geldi ve bu görevini uzun süre yürüttü. Devrim sonrasında Moskova’da toplanan Komünist Partisinin kongresinde bütün milli komitelerin kapatılması karar altına alınınca, bu komitenin çalışmaları  durduruldu. Sultan Galiyev komite başkanı olarak girişimlerini sürdürmeğe devam etti ve böylece Moskova ile ters düştü. Tatar-Başkurt Meclisinin almış olduğu İdil-Ural devleti kurma projesi, yeni dönemde Moskova merkezli sosyalist sistemin tüm ülkeye egemen olmasıyla beraber  duraklamıştır. Orta ve kuzey Asya Türkleri ile Müslümanları için öncü  bir örnek hareketi örgütlemek için uğraşan Tatarlara karşı Rusların tepkisi giderek artmış ve  belirli bir aşamadan sonra Tatar-Rus karşıtlığı tırmanmağa başlamıştır SSCB yönetimi  ülke içindeki iç savaşı gerekçe göstererek merkezi yönetim dışındaki bütün yerel ve bölgesel siyasal yapılanmaları yasaklamıştır. Moskova’nın direktifiyle Tataristan, Başkurdistan ve Çuvaşistan ayrı devletler olarak kurularak  Rusya Federasyonu içerisinde eyalet statüsüne sahip oluyorlardı. Böylece Rusya’da Sultan Galiyev’in başlattığı girişimlerin ters tepmesiyle ulusal sorun daha da büyüyerek ülkenin gündemine oturuyordu. Merkeze bağımlı eyalete yapılanmasına karşı çıkan Tatarların ulusal özerklik talepleri Galiyev tarafından dile getirilince; Stalin, Tatar hareketine karşı yeni önlemler almak zorunda kalıyordu. Rus hegemonyasına karşı bütün doğu halklarının desteğini arkasına almak isteyen Sultan Galiyev bu doğrultuda I920 yılının Eylül ayı içinde  Azerbaycan’ın başkenti olan Bakü kentinde bir Doğu Halkları kurultayını Moskova desteği ile gerçekleştiriyordu. Batı emperyalizmine karşı bütün doğu halklarını bir büyük Turan İmparatorluğu çatısı altında biraraya getirmeyi hedefleyen  Birinci Bakü kurultayı hem Rusya’da hem de  savaş sonrasında bütün dünyada önemli etkiler yaratmıştır. Bu kurultaya  Osmanlı devletinin son hükümetini temsilen  Enver Paşa ile Anadolu hareketinin  oluşturduğu Ankara hükümetinin temsilcisi olarak  İbrahim Tali Öngören ‘de katılıyordu. Sultan Galiyev’in öncüsü olduğu bu kurultaya  Türkiye  Büyük millet Meclisi hükümeti ilgisiz kalmıyor ve yeni kurulan Türk devletinin başkanı olarak Atatürk kendi adına bir temsilciyi Bakü Kurultayına göndererek Doğu Halkları  içerisinde yer alıyordu. Rus komünistleri Enver paşayı emperyalistlerin adamı olarak görürken, Kemalist Türkiye’nin temsilcisi olan İbrahim Tali Bey’i bir anti emperyalist ve Doğu Halklarının temsilcisi olarak selamlıyorlardı. Galiyev Bakü Kurultayında ortaya çıkan ortamdan yararlanarak bütün Doğu Halklarını bir Mazlumlar ya da Sömürgeler Enternasyonali adı altında bir araya getirmeyi planlıyordu. Moskova rejiminin sosyalist enternasyonali bir Rus hegemonyasına sokması üzerine  Galiyev buna tepki olarak Doğu Türkleri ve Müslümanlarının egemenliğinde yeni bir Mazlumlar Enternasyonali arayışını gündeme getiriyordu.

Sultan Galiyev’in  sürekli olarak Moskova ile ve Rus hegemonyası ile ters düşen girişimleri sonucunda  Bolşevik partiden atılması gündeme geliyordu. Sürekli olarak Stalin ile karşı karşıya gelen Galiyev  partiden atıldıktan sonra gene  anti Rus çizgide çalışmalarını sürdürüyor  ve  Tatarların öncülüğünde bir büyük Türk birliğini Turan devleti çatısı altında gerçekleştirmeyi hedefliyordu. Sovyetler Birliğini Büyük Rusya’ya dönüştürmek isteyen Bolşeviklere karşı mücadele başlatan Sultan Galiyev  bu doğrultuda bütün doğu halklarının desteğini arkasına almak istiyordu. Stalin ile ters düşen Galiyev  denge kurmak için Troçki’ye yanaşıyordu. Bu durumu önlemek isteyen Stalin milliyetçilik suçlusu olarak Sultan Galiyev’i hapse attırıyordu. İşçi sınıfı diktatörlüğü için proleterya felsefesine inanarak çalışan Bolşevikler, Sultan Galiyev’i  hem milliyetçi hem de burjuva görerek  mahkum ediyorlar ve bu doğrultuda hapse attırarak Doğu türklerinin Moskova’dan kopmasını önlüyorlardı. Rus hegemonyasına karşı Pantürkizm ve Panislamizm akımlarını bir büyük Turan yapılanması doğrultusunda savunan Sultan Galiyev bir anlamda hem parti suçlusu hem de  ideolojik hain olarak görülüyordu. Sonraki yıllarda partiye dönme isteği reddedilen Sultan Galiyev  önce idama mahkum edildi ve daha sonra da on yıl zorunlu çalışma cezası ile  Kuzey denizindeki Solovki adasına gönderildi. Bir ara serbest bırakılan  Sultan Galiyev daha sonra yeniden yakalanarak hapse atıldı. Türkiye Komünist Partisi başkanı Mustafa Suphi ve arkadaşlarının öldürüldüğü gün  Kazan’da kurşuna dizilerek öldürüldü. Ülkesinden kaçmayı hiç bir zaman düşünmeyen Sultan Galiyev  bir anlamda siyasal mücadelesinin kurbanı oluyordu. Rus hegemonyasında oluşturulan bir ideolojik diktatörlük her türlü  ulusalcı hareketi  tehlike olarak görürken, büyük Türk ve İslam milliyetçisi Sultan Galiyev’i  ölüme  mahkum etmekten hiç çekinmiyordu. Sovyetler Birliği gibi bir sosyalist sistemin zaman içerisinde Rus diktatörlüğüne dönüşmesine karşı çıkan Sultan Galiyev, Rus düşmanlığı yapmıyor ama bir tatar olarak temsilcisi olduğu Türk ve İslam dünyasının eşit haklarını dile getirerek bunlar için  yaşamını feda ediyordu. Lenin döneminin kısa sürmesi, Troçki’nin bir lider olmaktan çok aydın kimliği ile yetinmesi Stalin gibi katı  faşist bir diktatörün önünü açıyor ve bu doğrultuda Sultan Galiyev de ortadan kaldırılması gereken bir engel olarak  hedef alınıyordu.  Eski yardımcısı olan Mustafa Suphi’nin başına  Karadeniz’de bir motor faciası  düzenlenirken aynı gün ve saatlerde toplumdan soyutlanmış olarak hapislerde çürüyen Sultan Galiyev’de  kurşuna dizilerek bir anlamda kim vurduya götürülüyordu. Böylece, Bakü Kurultayı ile başlatılmak istenen Doğu halklarının kurtuluşu ya da Asya Türklerinin  özgürlüğü bir başka bahara erteleniyordu.

Sultan Galiyev çok okumuş bir Tatar aydını olarak, Türkçülük, İslamcılık ve Sosyalizm gibi üç akımı kendi şahsında birleştiren yeni bir akımın temsilcisi olarak tarih sahnesine çıkıyordu. Rus milliyetçiliğine karşı tepki olarak Rusya  topraklarında Tatarların öncülüğünde doğan Türkçülük akımının  Rus nüfus çoğunluğuna karşı başarıya ulaşabilmesi için Müslümanların da bu harekete katılması gerekiyordu. Bu  doğrultuda  Rusya Müslümanlarına da seslenen  Galiyev, Rusya’da Bolşevik hareketi ile gündeme gelen sosyalizme karşı da ilgisiz kalamazdı. Rus asıllı bir sosyalizme karşı Türklerin ve Müslümanların da sosyalizmi savunmaları söz konusu idi. Bu durumda Sultan Galiyev, Rusya Türkleri ve Müslümanlarının kurtuluşu hareketini her üç ideolojiyi birlikte bütünleştirerek savunuyordu. Büyük bir Turan İmparatorluğu hedeflendiği için  bu doğrultuda  bütün Türk ve Müslüman toplulukların sosyalist bir rejim ile yönetilen  Turan Federasyonu çatısı altında biraraya gelmeleri söz konusuydu. Turan Birliği bir anlamda  Koloniler Devrimi ya da Sömürgeler Enternasyonali’nin başlangıcı olacaktı. Rus hegemonyasına karşı inatçı bir biçimde direnen Galiyev’e göre  doğu halklarının eşit katılyımı olmadan sosyalist bir dünyanın kurulabilmesi mümkün değildi. Doğu halkları ile beraber bütün mazlum ulusların birleşmesi gündeme getiriliyordu. Galiyevcilik bir anlamda bütün mazlum ulusların bir araya gelme ve birleşme teorisi olarak öne çıkıyor ve anti emperyalizm doğrultusunda savunuluyordu. Rus hegemonyacılığının daha sonraları bir Rus sosyal emperyalizmine dönüşmesi nedeniyle Galiyev’in başlatmış olduğu mazlum doğuculuk felsefesine Mao Zedung sonrasında komünist Çin yönetimi sahip çıkmağa çalışmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Rusya’ya karşı ABD ve diğer batılı emperyalist ülkeler tarafından  desteklenen Maoculuk akımı, Sultan Galiyev’in geliştirmiş olduğu anti Rusçuluk çizgisinde doğunun mazlum uluslarının özgürlüğünü ve bağımsızlığını savunmuştur. Doğulu Türklerdin ve Müslümanların bir büyük çatı altında batı emperyalizmine ve Rus hegemonyasına karşı bir araya getirilmesi hem Galiyevciliğin hem de Maoculuğun temel düşüncesi olmuştur. Atatürk Türkiyesi ise batıya karşı ortaya çıkan Sovyetler Birliği güdümündeki sosyalist blok arasında hem tarafsızlığını hem de bağımsızlığını  koruyabilmek için, Maoculuk gibi Rus düşmanlığı yapmamıştır. Galiyev’in Rus hegemonyacılığına karşı çıkan tutumunu Atatürk izlememiş, aksine  Rus gücünü batı emperyalizmine karşı bir denge unsuru  biçiminde kullanarak merkezi coğrafyada yaşayan Ön Asya Türklerine bir bağımsız devlet kazandırmıştır. Rusya ve Türkiye’nin birbirinden çok ayrı olan jeopolitik konumları nedeniyle, Atatürk ve Sultan Galiyev’in Rusya’ya karşı tutumları arasında ciddi bir ayrılık görülmüştür.

Atatürk’ün Akılcılığı

Sultan Galiyev’in düşüncesinde top yekun bir batı karşıtlığı  bulunmaktadır. Her türlü emperyalizme karşı çıkan ve Türkler ile Müslümanların bağımsızlığını savunan bir yaklaşım içerisinde hem batı hem de Rus emperyalizmine açıkça karşı koyan Galiyev’in bu tutumunu Atatürk izlememiştir. Mustafa Kemal , Türkleri ezmek ve yok etmek isteyen batı emperyalizmine karşı Galiyev gibi karşı çıkarken,  Sovyetler Birliğini bir batı karşıtı merkez ve blok olarak görmüştür. Kendisi de sol ve sosyalist düşüncelere açık bir önder olan Mustafa  Kemal  kurmuş olduğu devleti iki kutuplu dünyada bir merkezi model olarak oluştururken, iki kutba karşı eşit mesafede kalmış ve her iki kutbun ilkelerinden yararlanarak bir karma yapı ile siyasal bir sentezi ulus devlet çatısı altında gerçekleştirmeğe çalışmıştır . Atatürk yeni devleti kurarken ilk anayasa için temel olarak hazırladığı halkçılık programında sosyalist bir anlayışı benimsemiş ve daha sonra Türkiyle anayasasına konulan altı ilkeden üçünü ,devletçilik,halkçılık, ve devrimcilik  devletin temel yapısına  almıştır . Antiemperyalizm de ve antisömürgecilikte  birleşen Kemalizm ve Galiyevizm, ortaya çıktıkları ülke farkı nedeniyle Rus Devrimine farklı yaklaşmışlardır. Galiyev’in Rus hegemonylacılığına karşı tavrı açıkça gündeme gelirken, Atatürk Sovyet sistemini açıkca batı emperyalizmine karşı bir denge unsuru olarak kullanmıştır. Böylece, bitmiş olan bir imparatorluğun kalıntılarından bağımsız bir cumhuriyet devleti ortaya çıkarabilmiştir. Batılı emperyalistlerin ülkeyi içerden ele geçirmelerine karşı, Sovyet dengesiyle  yeni Türk devleti  yeniden  bağımsız olma şansını yakalayabilmiştir. Galiyev’in yardımcısı olan Mustafa Suphi’nin Türkiye Komünist Partisi, Doğu Türkleri ve Müslümanlarının haklarını her türlü emperyalizme karşı savunurken, Galiyev’den farklı olarak Moskovacı bir çizgi izlemiştir. Atatürk’ün önderliğindeki Türkiye Cumhuriyeti hiç bir zaman Moskovacı bir çizgiye yönelmemiş ama Rus dostluğunu sürekli canlı tutarak batılı emperyal devletlerin Osmanlı imparatorluğuna yaptıklarını  tekrarlamasını önlemek istemiştir. Kemalist Türkiye için Rus dostluğu emperyal devletlere karşı kullanılan en önemli bir siyasal koz olmuştur. Atatürk bu amaçla  Rus dostu bir dışişleri bakanını sürekli olarak görevde tutarak, batılı emperyal devletlerin baskılarını dengelemeğe çalışmıştır. Bir ulusal kurtuluş savaşı  sonucunda anti emperyalist bir çizgide kurulmuş olan Türk devletine yardım edilmesi de, Sovyetler Birliğinin öncülüğünde Sosyalist Enternasyonel tarafından karara bağlanmıştır. Türkiye Cumhuriyetinin bir sosyalist ülke olmamasına rağmen, yine de bir anti emperyalist devlet olması nedeniyle, batı emperyalizmine karşı dünya halklarının kurtuluşu için kurulmuş olan Sovyetler Birliği, ulusal kurtuluşçu Kemalist Cumhuriyeti yardım kararı almıştır. Bunun da nedeni, Atatürk ve Türkiye cumhuriyetinin sürekli olarak Sovyetler Birliğine dostça bir yaklaşım içerisinde olmasıdır ,Bu dostluk hiç bir zaman  Türkiye’yi doğu bloğuna kaydırmamıştır ama, batılı ülkeler bu durumdan çok  rahatsız olmaları nedeniyle Atatürk sonrasında İnönü rejimini hemen Atlantik inisiyatifinin kontrolü altına alarak Türkiye ile  büyük komşusu Sovyetler Birliğinin arasının açılmasına yol açmışlardır.  Bu nedenle İkinci Dünya Savaşı sonrasında Stalin, Türkiye’den  toprak talep etmiş,  Türk devleti de bunun üzerine NATO’ya üye olarak Atatürk’ün aktif tarafsızlık politikasından uzaklaşmıştır.

  Sultan Galiyev bütün doğu Türkleri ve Müslümanlarının özgürlüğü ve bağımsızlığı doğrultusunda çalışırken, bu doğrultuda Ruslar ile çatışmayı ve Rus hegemonyası ile  savaşmayı göze alıyordu.  Mustafa Kemal ise  elden giden bir büyük imparatorluktan geride kalan milli sınırlar içerisinde hareket ediyor ve kesinlikle  sınır ötesi maceralara uzak duruyordu. Bu nedenle, Türk askerinin girdiği Azerbaycan’dan birlikleri geri çekerek  Doğu sınırı olan Kafkasya’da Ermeni ve Gürcüleri hizaya getirdikten sonra Sovyetler Birliği ile anlaşmaya varıyordu . Atatürk, gerçekci bir siyasal önder olarak  Enver paşa ve diğer İttihatçılar gibi  geniş alanda macera aramıyor ve milli sınırlar ötesindeki Türk topluluklarının kurtarılması doğrultusunda girişimlerde bulunarak Rusya’nın husumetini çekmiyordu. Bu nedenle, Samsun’a çıktıktan sonra kendisiyle  Havza’da görüşmeğe gelen Birleşik Kafkasya Cumhuriyeti temsilcisinin  Rusya’ya karşı yardım isteğine uzak duruyordu. Her türlü Turancı yaklaşıma uzak duran  Atatürk, Bakü Kurultayına göndermiş olduğu temsilci aracılığı ile de  batı emperyalizmine karşıt bir görüş sergilerken  doğu halklarına umut vererek onları Ruslara karşı kışkırtmıyordu. Bunun üzerine Rusya, doğu Anadolu’da kendine bağlı bir Ermeni eyaletinden vazgeçerek, batılı emperyalistlere karşı bir tampon devlet olarak Türkiye cumhuriyetini dolaylı Kolarak desteklemeğe başlıyordu. Türkiye’nin  bu dikkatli tavrın, Mustafa Kemal Türkiye Büyük Millet Meclisini açış konuşmasında dile getirerek, bütün Panturanizm ve Panislamizm akımlarına yeni devletin uzak duracağını dünyaya açıklıyordu. Dünyada ve yurtta barışı ana ilke  olarak benimseyeceğini açıklayan Atatürk, Misakı- milli sınırları dışındaki  her türlü askeri maceraya açıkca  karşı çıkarak  Türk dünyasının beşte dördünün içinde bulunduğu  Sovyetler Birliğini ürkütmekten çekiniyordu. Sultan Galiyev bu Sovyetler Birliği içindeki Türk dünyasını özgürlüğe kavuşturmak isterken, bu coğrafyanın dışında başka bir siyasal yapılanma olan Türkiye Cumhuriyeti Sovyet topraklarında yaşamakta olan büyük Türk dünyasını kendi geleceği için görmezden geliyordu . Kızılordunun kurulmasından hemen sonra bütün Kafkasya’nın Rus işgali altına girmesine sesini çıkarmayan Ankara hükümeti, batılı emperyalistlere karşı Sovyetler Birliği desteğini güvence altına alabilmek için  Azerbaycan gibi yüzde yüz bir Türk devleti ile bütünleşmekten bile uzak duruyordu. Enver paşa Azerbaycan’da yüz bin kişilik  Türk ordusu kurmağa çaba gösterirken, Türkiye cumhuriyeti  doğu sınırları üzerinde Sovyet yönetimi ile anlaşarak  filler arasındaki tepişmede kendisini kurtarmağa çalışıyordu. Atatürk’ün bu dikkatli politikası sayesinde Ruslar Ankara hükümetini muhatap kabul ederek İstanbul’u devre dışı bırakıyorlardı. Ankara hükümeti kendisini Ruslara kabul ettirdikten sonra dünyaya tam anlamıyla bağımsız bir devlet olarak açılma ve  askeri zaferlerini uluslararası antlaşmalarla batılı büyük devletlere kabul ettirme şansını yakalayabiliyordu.Bu nedenle, Türk devleti  Azerbaycan ile birleşemiyor ve Kuzey Kafkasya’da kurulu bulunan Birleşik Kafkasya Cumhuriyetini Ruslara karşı destekleyemiyordu. Gene bu doğrultuda, Bakü Kurultayı sonrasında gündeme gelen doğu halklarının ulusal kurtuluş mücadelelerine   katkıda bulunamıyordu.

Koşullar, İşbirliğini Engellemiştir

Ön Asya’nın jeopolitik konumu ile  Kuzey Asya’nın koşullarının birbirinden çok farklı bulunması nedeniyle, Ön Asya Türklerinin önderi  olan Atatürk ile  Orta Asya Türklerinin lideri olan Sultan Galiyev  birbirlerinden çok ayrı politikalar izlemek zorunda kalıyorlardı. Yeryüzünde varolan  güçler mücadelesi ile  büyük devletler arasında emperyal yarış her bölgede farklı yansımalar yaratıyor ve  küçük ülkeler ve halklar kendilerini kurtarabilmek üzere bu devler ve kurtlar sofrasında birbirlerinden çok ayrı politikalar izleyebiliyorlardı. Türk dünyasının iki önderi  Ön Asya ve Orta Asya’da emperyalizme karşı savaşırlarken, Atatürk batı emperyalizmi ile, Sultan Galiyev ise  Rus emperyalizmi ile mücadele etmek zorunda kalmışlardır. Her iki emperyalizm Türk dünyasına yönelik olmasına rağmen, Ön Asya ve Orta Asya Türklerinin birbirlerinden  ayrı ve kopuk olmaları yüzünden  Atatürk ve  Sultan Galiyev arasında bir işbirliği olamamıştır. Her iki önder de aynı tarihlerde yaşamalarına rağmen , mücadele ettikleri toprakların birbirinden ayrılan jepolitik konumları nedeniyle farklı politikalara kaymak zorunda olmuşlardır. Kuzey Türkleri Rus emperyalizmline karşı bağımsızlık savaşı verirken, ÖnAsya Türkleri bu durumdan tamamen farklı olarak batı emperyalizmine karşı vermiş olduğu  varolma savaşı sırasında Rus  devletinin  oluşturduğu karşı bloğun gücünden  denge unsuru olarak yararlanmasını bilmiştir. Kemalizm her türlü emperyalizme karşı çıkmasına rağmen, Türkiye özelinde ülkenin jeopolitik konumu doğrultusunda  büyük komşuyu uzak devlere karşı denge unsuru olarak  devreye sokabilmiştir. Türkiye’nin ulusal çıkarları açısından anlaşılabilir bu durumun, Türk dünyasının bütünüyle kurtulması açısından  anlaşılamayacağı açıktır. Nitekim, Lozan Antlaşması sonrasında  Türk dünyası, Atatürk’ü Azerbaycan’dan vazgeçtiği, Kuzey Kafkasya’daki Birleşik Kafkasya cumhuriyetine yardımcı olmadığı ve Sultan Galiyev’in  gündeme getirdiği  Kuzey  ve  Orta Asya  Türklerinin  özgürlüğüne uzak durduğu için  ağır biçimlerde eleştirmiştir. İslam dünyası ise, halifeliğin kaldırılması doğrultusunda bütün İslam dünyasının sahipsiz bırakılması gibi bir durumun ortaya çıktığını öne sürerek Atatürk’ün politikalarına karşı çıkmıştır. Bin yıl önce göçler yolu ile Anadolu yarımadasına gelen  Ön Asya Türklerinin Osmanlı sonrasında  yeni bir bağımsız devlet çatısı altında ayakta kalarak varlıklarını sürdürebilmeleri açısından zorunlu olan her türlü politik yaklaşım Atatürk tarafından geliştirilmiş ve denenmiştir. Ne var ki, bütünüyle Türk ve İslam dünyasını kurtaracak bir büyük devlet gücü olmadığı için, Anadolu ve Asya Türkleri bir bütünsellik içerisinde özgürlüklerine  sahip çıkamamışlardır. Sultan Galiyev ve Atatürk’ün farklı ülkelerde yaşamaları yüzünden  ortak politikalara ve işbirliğine gidemedikleri görülmektedir.

 Osmanlı İmparatorluğunun dağılma aşamasında devleti ve ülkeyi kurtarabilmek üzere kurulmuş olan İttihat ve Terakki Cemiyeti Balkanlar’da  kurulduktan sonra  hem İmparatorluğun hem de bütün Türk ve İslam dünyasının geleceği ile yakından  ilg2ilenmiştir. Daha sonra partileşerek iktidara gelen bu cemiyetin işbaşında olduğu sırada  ordu ve devlet teşkilatı yenilenmiş ve oluşturulan geniş istihbarat örgütü  Fas dan  Endonezya’ya kadar  tüm Müslüman topluluklar ile olduğu kadar Kuzey ve Orta Asya’da yaşamlarını sürdüren Türk toplulukları ile de yakından ilgilenmiştir . İttihat ve Terakki  Partisi ,iktidarı sırasında  hem Pantürkizm hem de Panislamizm  siyasetleri izleyerek bir büyük Turan yapılanması ardında tıpkı Sultan Galiyev ve arkadaşları gibi koşturmuştur. İttihatçıların bu siyaseti nedeniyle, Sultan Galiyev ve arkadaşları İttihat Terakki Cemiyeti ile yakın ilişkiler kurmuşlar ve bu örgütün Rusya’da da yaygınlık kazanması için girişimlerde bulunmuşlardır. Stalin bu durumu da dikkate alarak  Galiyev’in izlediği milliyetçi ve ittihatçı politikaları kendisinin yargılanması için gerekçe olarak kullanmıştır. İttihatçılığın bir  Panturanist politikalar ile Rus düşmanlığı yapmasından ders alan Kemalist yönetim  Misakı Milli sınırlarını esas alarak hiç bir biçimde sınır ötesi maceraya kalkışmayacağını açıkça ilân etmiştir. İttihatçılığın nasıl bir hayal olduğu zaman içerisinde ortaya çıktıkça hem İttihatçılar siyasal mücadeleyi  kaybetmişler , hem de  Sultan Galiyev ve arkadaşları bibüyük dünya dengesi olarak gerçeklik kazanan Sovyetler Birliği içerisinde  silinme aşamasına sürüklenmişlerdir. İttihatçılık da tıpkı Galiyevcilik gibi bütün Türk dünyasını batı emperyalizmine karşı birleştirmek isterken, tarih sahnesinden silinip gitmek zorunda kalmıştır. Çöken bir imparatorluğu yeniden toparlamak için hem birleşme hem de gelişme esas olmalıdır düşüncesiyle yola çıkan İttihatçılar, sonraki aşamada dünya dengelerini iyi hesap edemedikleri için tıpkı Galiyev ve arkadaşları gibi kaybetmek noktasına sürüklenmişlerdir. Kendi ülkesini kurtaramayan İttihatçıların Orta ve Kuzey Asya’da macera aramaları  Galiyevci hareketi de olumsuz yönde etkileyerek Rus karşıtlığının artmasına ve Sultan Galiyev’in tasfiyesine giden yolun açılmasına neden olmuştur .  Çöken Rus imparatorluğu üzerine kurulan yeni ideolojik imparatorlukta  Ruslar gene merkezi rol üstlenince , Moskova rejimi  Rusya Türkleri ne olduğu kadar Odsmanlı ittihatçılarına da karşı olmuşlardır. Hatta Ruslar daha da ileri giderek  İttihatçılara karşı açıkça Azerbaycan’dan vazgeçen Mustafa Kemali desteklemişlerdir. Sultan Galiyev ve arkadaşları bu durumu da yerinde değerlendiremeyerek hem Moskova’yı karşılarına almışlar, hem de Bakü Kurultayı sonrasında  Atatürk rejimi ile yakın ilişkiler kuramamışlardır.

Sonuç

Atatürk ve Sultan Galiyev beraberce ele alındığında birisinin kazanan, diğerinin ise kaybeden  lider olduğu görülmektedir. Atatürk bir asker olarak devlet adamı aklı ve dehası ile zaferi  kazanmış ama Sultan Galiyev bir öğretmen aydın olarak sahip olduğu geniş kültüre rağmen yürüttüğü mücadeleyi kaybederek  kurşuna dizilmiştir. Dünyanın yeni bir yüzyıla girdiği aşamada tarih sahnesine aynı anda çıkmış olan bu iki önderin jeopolitik konum nedeniyle politikalarının farklı olmasına rağmen gene de, insanlık ve Türk dünyasının geleceği açısından  sahip oldukları bazı ortak düşünceler olduğu görülmektedir. Atatürk gerçekçi bir lider olarak Avrasya’nın ortasında bağımsız bir Türk devletini kurarken bunu bütün Türk dünyasının özgürlüğü için bir ilk basamak olarak gördüğü anlaşılmaktadır. Mazlum ulusların uyanışını ve güneşin doğudan doğuşunu  açıkça gördüğünü söyleyen Atatürk, bir anlamda Doğu halkları kurultayından gelen bir çizgide, Sultan Galiyev’in Büyük Doğu yapılanmasına yöneldiği söylenebilir. Cumhuriyetin onuncu yılında, Sovyetler Birliğinin bir gün dağılabileceğini dile getiren Atatürk, Sovyet coğrafyasında yaşamakta olan  büyük Türk dünyasının özgürlük ve bağımsızlığı için hazır olunması gerektiğini açıkca ifade etmiştir. O günün koşullarında Sovyet dengesini ve sosyalist bloku batı emperyalizmine karşı denge unsuru olarak kullanan Atatürk’ün Sovyetler Birliğinin bir gün yıkılabileceğini daha o günden gördüğü anlaşılmaktandır. Doğudan doğan güneş gibi mazlum doğu uluslarının da bir gün bağımsız olarak  dünya dengelerinde etkili olacağını  o dönemin koşullarında gören Türkiye cumhuriyetinin kurucusunun, Sultan Galiyev’in hedeflediği büyük doğu yapılanması ve Türk dünyasının kurtuluşunun bir gün gerçekleşeceğini  gördüğü söylenebilir. Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla ortaya çıkan Türk dünyasındaki gelişmeler ve Avrasya coğrafyasında yaşanmakta olan olaylar da, hem Atatürk’ü hem de Sultan Galiyev’i doğrulamaktadır. Bugünün genç kuşaklarına düşen  ulusal  görev, yüz yıl önce Türk ve İslam dünyasının kurtuluşu için  mücadele eden bu iki büyük önderin düşüncelerine  sahip çıkmaları ve  bir Atatürk- Sultan Galiyev sentezi aramalarıdır. Türkiye cumhuriyetinin emanet edildiği Türk gençliği ile Türk dünyasının çeşitli ülkelerinden gelecek olan yeni genç kuşakların, Atatürk ve Sultan Galiyev’in izinde giderek bir büyük yapılanmayı Avrasya kıtasında gerçekleştirmeleri gerekmektedir. Böylesine bir büyük proje Türkiye’nin önderliğinde bütün Türk devletleri ve topluluklarının katılımlarıyla sağlanabilirse , o zaman Avrasya süreci barış içerisinde  tamamlanır ve bölge dışı emperyal güçlerin bir Avrasya hegemonyasına  kalkışarak üçüncü dünya savaşı tehlikesi yaratmaları önlenebilir. Bu doğrultuda bir ilk adımın atılabilmesi için ikinci Bakü  Kurultayı, Türkiye ve İran’ın öncülüğünde Azerbaycan’ın başkentinde bir an önce toplanmalıdır. Artık doğu halklarının yerini  doğu devletleri ve Avrasya ülkeleri almalıdır. Türkiye’de bir büyük Avrasya devleti olarak İkinci Bakü Kurultayı ile  doğunun Türk ve müslüman halkları ve ülkelerinin  her türlü emperyalizme karşı dayanışma içerisine girebilmeleri için  öncü bir dış politika yürütmelidir. Atatürk ve Sultan Galiyev’in bıraktıkları siyasal miras bugün için böylesine bir tarihsel   misyonu zorunlu kılmaktadır. Çok kutuplu dünyada evrensel barışın kurulabilmesi  böylesine bir oluşuma bağlı bulunmaktadır.