haberanaliz
Mustafa GÖKTAŞ

Mustafa GÖKTAŞ

Mail: mustafagoktas006@gmail.com

BELEDİYELERİN HARCAMALARI..

Belediyelerde spor ve sanat ile hayır hasenat diyerek bir soygun düzeni oluşmuş vaziyet de. Bu işin siyasi parti ayrımı yok arkadaş. Türkiye'de yerel yönetimler bazında uzun süredir tartışılan, vatandaşın vicdanını yaralayan çok boyutlu bir mesele.  Belediyelerin "hizmet" adı altında yürüttüğü faaliyetlerin bazen birer reklam kampanyasına veya kontrolsüz harcama kalemine dönüşmesi, "beytülmal" hassasiyeti taşıyan herkes için ciddi bir soru işareti.

Bu karmaşanın çözümü tek bir hamleyle değil; hukuki, denetleyici ve toplumsal bir bilinç değişimiyle mümkün olabilir. İşte bu "soygun düzeni" olarak nitelediğimiz yapının değişmesi için gereken temel çözüm yolları:

1. "Belediye Kanunu" ve Yetki Sınırlandırması: Belediyelerin görev tanımı çok geniş bırakılmış durumda. Çözüm için;

Asli Görev Odaklılık: Belediyelerin bütçesinin yüzde kaçının "sosyal etkinlik" veya "temsil-tanıtım" giderlerine ayrılabileceğine dair katı, aşılması imkânsız yasal sınırlar (üst limitler) getirilmelidir.

Spor Kulübü Muamması: Belediyelerin profesyonel spor kulüplerine (özellikle futbol) doğrudan veya dolaylı kaynak aktarması tamamen yasaklanmalı; belediye sadece altyapı ve tesis desteğiyle sınırlandırılmalıdır.

2. Şeffaflık ve Dijital Denetim: Kimin parasıyla kime ne verildiği karanlıkta kaldığı sürece bu suiistimal bitmez.

Anlık Bütçe Takibi: Her belediye, harcadığı her kuruşu (konser bedeli, koli maliyeti vb.) internet sitesinde, herkesin anlayacağı bir "dashboard" üzerinden şeffafça paylaşmalıdır.

Sayıştay Denetiminin Etkinliği: Sayıştay denetimlerinin sadece usul yönünden değil, "yerindelik" ve "kamu zararı" yönünden de sertleştirilmesi ve raporların yaptırım gücünün artırılması gerekir.

3. "Kişisel Reklam" Yasağı: Hele o, "başkan fotoğraflı yardım kolileri" aslında etik / ahlaki bir sorundur.

İsim ve Logo Sınırlaması: Kamu kaynaklarıyla yapılan hiçbir yardımda, açılışta veya projede belediye başkanının adı ve fotoğrafı kullanılamamalıdır. Hizmetin sahibi şahıs değil, kurum (belediye tüzel kişiliği) olmalıdır. Bazı ülkelerde kamu kaynağıyla yapılan işlerde siyasi figürlerin reklam yapması ağır cezalara tabidir.

4. Yardımların Kurumsallaşması (Sağ Elin Verdiğini Sol El Görmemeli): Belediyelerin "hayır hasenat" yapma biçimi onur kırıcı olmaktan çıkarılmalıdır.

Koli Yerine Nakdi Destek: Koli dağıtmak, hem nakliye hem de ihale süreçlerinde suistimale açıktır. Bunun yerine ihtiyaç sahiplerine tanımlanan kartlar üzerinden (belirli marketlerde veya esnafta geçerli) yardım yapılması hem yerel esnafı canlandırır hem de "reklamlı paket" ayıbını bitirir.

5. Toplumsal Denetim ve Sandık Bilinci: En etkili çözüm sizsiniz. Vatandaş olarak;

-"Bedava" konserlerin, "bedava" iftarların aslında sizin vergilerinizle finanse edildiğini unutmamak.

-Lüks harcama yapan, bütçesini şova ayıran adayı (parti gözetmeksizin) sandıkta cezalandırmak.

-Bilgi Edinme Hakkı'nı kullanarak belediyelere "Bu etkinliğin maliyeti nedir?" diye sormak.

Kanunlar gri alanları yok etmeli, teknoloji denetimi kolaylaştırmalı, halk da "Benim paramla bana şov yapma" diyerek tepkisini koymalıdır. Beytülmal hassasiyeti ancak güçlü bir denetim mekanizması ve siyasi ahlakla korunabilir.

Belediyeler ve spor kulübü meselesi: Aslında bunun cevabı, belediyecilik anlayışının "hizmet" ten "popülizme" kaydığı noktada gizli. Teoride belediyelerin sporla ilgilenmesi kulağa hoş gelse de, pratikte ciddi bir kaynak israfına ve suistimale dönüşmüş durumda. Belediyelerin spor kulübü işletmesi ya da profesyonel takımlara para akıtması konusundaki temel sıkıntıları ve olması gerekeni şöyle özetleyebiliriz:

1. Profesyonel Spor vs. Amatör Spor: Belediyenin asli görevi, mahalledeki çocuğun basketbol oynayacağı bir saha yapmak, halkın spor yapabileceği parklar ve yürüyüş yolları inşa etmektir. Yani "spor altyapısı" sağlamaktır. Belediyeler, halka tesis yapmak yerine milyonlarca dolar harcayıp yabancı futbolcu/basketbolcu transfer ederek profesyonel liglerde yarışıyorlar. Bu, halkın vergisiyle "kulüp başkanlığı" oynamaktan başka bir şey değildir.

2. Siyasi Prestij ve Reklam Kapısı: Belediye başkanları, profesyonel bir takımın başarısını kendi başarısı gibi pazarlar. Takım şampiyon olduğunda başkan otobüsün üstüne çıkar; ancak o takımın transfer borçları, maaşları ve kamp giderleri sizin cebinizden çıkar. Bu, tamamen kamu kaynağıyla siyasi reklam yapmaktır.

3. Kontrolsüz Kaynak Aktarımı: Belediyeler doğrudan nakit aktaramasalar bile, "belediye iştiraki" olan şirketler (ulaşım, enerji, inşaat şirketleri) üzerinden bu kulüplere sponsorluk adı altında devasa bütçeler aktarırlar.

- Bu şirketlerin kârı aslında şehre hizmet olarak dönmelidir; ama çoğu zaman futbolcunun primine veya menajerlik ücretine gider.

4. Haksız Rekabet: Belediye destekli bir kulüp, arkasına kamunun sınırsız gücünü aldığı için o şehirdeki diğer sivil kulüplerin önünü keser. Özel girişimle ayakta durmaya çalışan kulüpler, "belediye bütçesi" ile yarışamadığı için yok olup gider.

Eğer bir belediye gerçekten spora hizmet etmek istiyorsa şunları yapmalıdır:

Tesisleşme: Mahalle aralarına herkesin ücretsiz girebileceği modern sahalar, havuzlar ve salonlar yapmak.

Amatör Branşlara Destek: Gençleri kötü alışkanlıklardan korumak için amatör branşları ve okul sporlarını teşvik etmek.

Eğitim: Spor okulları açarak antrenör desteği sağlamak.

Belediye, bir futbol takımına 50 milyon lira transfer bütçesi ayıracağına; o parayla şehrin 50 farklı noktasına basket sahası kurup binlerce gencin spor yapmasını sağlayabilir. Profesyonel ligler, özel sektörün ve sponsorların işidir; belediyenin değil. Zaten bu düzenin en büyük yakıtı "şeffaf olmama konforu." Toplumun büyük bir kesimi, o devasa bütçeleri belediyenin gökten zenginleşerek elde ettiği bir para sanıyor.

Oysa o para; bakkaldan aldığın ekmeğin KDV’sinden, maaşından kesilen vergiden, ödediğin su faturasından süzülüp oraya gidiyor. Şeffaflık olmayınca da ortaya şöyle bir tablo çıkıyor:

Rakamlar Gizleniyor: Bir konser için sanatçıya ne kadar, organizasyon şirketine (ki genelde tanıdık isimler olur) ne kadar ödendiğini kimse bilmiyor. "Kültürel etkinlik" denilip geçiliyor.

İhale Oyunu: "Hayır hasenat" için alınan koliler, malzemeler çoğu zaman piyasa fiyatının çok üstünde, "tanıdık" firmalardan alınıyor. Şeffaflık olsa, "Neden bu pirinci 2 katı fiyata aldın?" sorusu sorulacak.

Algı Yönetimi: Millet "Yutuyor" çünkü sistem bunu bir lütuf gibi sunuyor. "Başkanımız sağ olsun koli verdi" dedirtiliyor. Aslında olan şu: Senin paranı senden alıyor, bir kısmını "hizmet" adı altında sana geri veriyor, geri kalan devasa kısmıyla da kendi reklamını ve çevresini ihya ediyor.

Çözüm Nerede Tıkanıyor? Aslında Türkiye'de her belediye başkanının seçimden önce verdiği ilk söz "şeffaf belediyecilik" oluyor. Hatta bazıları bütçeyi binaya asıyor. Ama o asılan bütçede "Temsil ve Tanıtma Giderleri: 100 Milyon TL" yazıyor. Kimse o 100 milyonun içinde kaç tane şarkıcı, kaç tane lüks yemek, kaç tane billboard reklamı olduğunu detaylı göremiyor. Eğer her vatandaş bu "Beytülmal" hassasiyetini gösterip; "Kardeşim benim mahallemde kaldırım yok, çocuk parkı leş gibi, sen bu parayı hangi hakla futbolcuya veya festivale gömüyorsun?" diye sormaya başlarsa, o "yutma" devri biter. Siyasi partilerin bu konuda birbirine laf atıp aslında aynı yöntemleri kullanması, meselenin bir sistem ve ahlak sorunu olduğunu kanıtlıyor.  Mevcut hukuk sistemimizde maalesef bir vatandaş olarak gidip doğrudan "Başkanım, sen neden bu kadar gereksiz konser verdin?" veya "Neden bu futbolcuya bu kadar para harcadın?" diyerek kişisel bir dava açıp sonuç alma şansınız yok denecek kadar azdır. Bunun önündeki engeller ve sınırlı imkânlar şunlar:

1. "Yerindelik Denetimi" Engeli: Hukukta "yerindelik denetimi" denen bir kavram vardır. Mahkemeler genellikle belediyenin bir işi yapıp yapmamasına (yani parayı nereye harcayacağına dair tercihine) karışmazlar.

Örneğin: Mahkeme, "Belediye buraya park yapacağına kreş yapsaydı daha iyi olurdu" demez. Bu, seçilmiş başkanın "takdir yetkisi" olarak görülür. Siz ancak o harcamanın hukuka aykırı (ihale yolsuzluğu, sahte fatura vb.) olduğunu ispatlarsanız suç duyurusunda bulunabilirsiniz.

2. Soruşturma İzni Bariyeri: Bir belediye başkanı veya memuru hakkında "görevi kötüye kullanma" veya "kamu zararından" dolayı dava açılabilmesi için, bağlı olduğu İçişleri Bakanlığı’nın izin vermesi gerekir. Bu izin mekanizması, çoğu zaman dosyaların yargıya taşınmasını engelleyen bir kalkan görevi görür.

3. "Doğrudan Zarar Görme" Şartı. Hukuk sistemimiz, "Ben bir vatandaş olarak vergimin çarçur edilmesinden manen zarar görüyorum" demenizi yeterli bulmuyor. Dava açabilmeniz için o harcamanın şahsınıza doğrudan ve somut bir zarar vermiş olması şartı aranıyor. Peki, Hiç mi Bir Şey Yapılamaz?

Elinizde bazı "dolaylı" kozlar var:

Bilgi Edinme Hakkı: CİMER veya belediyenin bilgi edinme birimi üzerinden; "Şu konsere ne kadar harcandı?", "Şu futbol kulübüne ne kadar nakdi/ayni yardım yapıldı?" diye sorma hakkınız var. Cevap vermek zorundalar (ticari sır bahanesine sığınmazlarsa).

Sayıştay’a İhbar: Sayıştay, belediyelerin harcamalarını denetleyen ana kurumdur. Elinizde somut bir usulsüzlük belgesi veya ciddi bir iddia varsa Sayıştay’a bildirimde bulunabilirsiniz. Eğer Sayıştay "kamu zararı" tespit ederse, o para belediye başkanından veya ilgili memurdan tahsil edilir.

Kamu Denetçiliği Kurumu (Ombudsman): Belediyenin bir uygulaması haksız veya adaletsizse buraya başvurabilirsiniz. Kararları bağlayıcı olmasa da ciddi bir prestij kaybı ve baskı oluşturur.

İdari Yargı (İptal Davaları): Eğer belediye meclisi bir spor kulübüne para aktarma kararı almışsa, bu meclis kararının iptali için dava açılabilir. Ancak bunu genellikle vatandaşlar değil, meclis üyeleri veya barolar/STK'lar yapmaktadır. Şu anki sistemde en güçlü "dava" mercii, 5 yılda bir kurulan sandıktır. Hukuki yollar Türkiye'de siyasi bariyerlere takıldığı için, vatandaşın bu "soygun düzenine" en büyük müdahalesi; hesap sormayanı, şeffaf olmayanı ve sizin paranızla size caka satanı yetkisiz bırakmaktır. Siyasi partilerin hepsinin bu pastadan pay alıyor olması, belki de bu konuda neden hiçbir yasal düzenleme (hesap verme zorunluluğu gibi) yapılmadığını açıklıyor… "Sandığı bekle" demek bazen 5 yıl boyunca talana göz yummak anlamına geliyor. Bu düzenin çarkına çomak sokmak için daha radikal ve kurumsal çözümlere ihtiyaç var. Eğer bu mesele bir "memleket meselesi" olarak ele alınacaksa, çözümşu sacayağı üzerine kurulmalı:

1. Siyasi Partiler ve Seçim Kanunu Değişikliği: Bu işin kaynağı siyasetin finansmanı. Belediyeler, partilerin arka bahçesi ve finans musluğu olduğu sürece bu düzen bitmez.

Tanıtım Bütçesine "Sıfır" Tolerans: Belediyelerin bütçesinden "temsil, ağırlama ve tanıtım" kalemleri tamamen kaldırılmalı veya sembolik bir rakama (örneğin bütçenin binde biri) indirilmelidir.

Fotoğraf Yasağı: Belediye bütçesiyle yapılan hiçbir işte başkanın adı, soyadı ve yüzü yer alamaz ibaresi kanuna girmeli. Sadece "X Belediyesi" logosu yeterlidir.

2. "Dijital Şeffaflık" Zorunluluğu (Blockchain Tabanlı Takip): Laf kalabalığı değil, teknik takip şart.

Kuruşu Kuruşuna Yayın: Belediyenin yaptığı her ihale, her doğrudan temin ve her ödeme (sanatçı kaşesi dahil) anlık olarak halka açık bir platformda yayınlanmalı.

Harcama Yetkisi Halkta: Belirli bir tutarın üzerindeki "sosyal etkinlik" harcamaları için o ilçede yaşayanlara dijital bir anket/referandum ile "Bu parayı konsere mi harcayalım, yoksa kreşe mi?" diye sorulması zorunlu hale getirilebilir.

3. Hukuki Sorumluluk: "Mali Mesuliyet": Şu anki sistemde başkan harcıyor, borç belediyeye kalıyor, başkan gidince de hesap sorulmuyor.

Kişisel Sorumluluk: Sayıştay’ın tespit ettiği "yersiz" harcamalar, "kamu zararı" kapsamında doğrudan başkanın ve imza atan yetkililerin şahsi mal varlığından tahsil edilmeli. Eğer "Hata yaptım" deyip kurtulamazlarsa, o imzayı atarken on defa düşünürler.

Soruşturma İzninin Kaldırılması: Belediye suçlarında İçişleri Bakanlığı'ndan izin alma şartı kalkmalı. Savcılar, bir vatandaşın somut ihbarı üzerine doğrudan soruşturma açabilmeli.

4. Sivil Toplum ve "Kent Konseyleri"nin Güçlenmesi: Şu anki Kent Konseyleri genelde başkanın arkadaşlarıyla dolu. Gerçekten bağımsız; barodan, tabip odasından, esnaf odasından ve rastgele seçilmiş vatandaşlardan oluşan bir "Bütçe Denetim Komisyonu" kurulmalı. Bu komisyonun onayı olmadan belediye bütçesinden spor kulüplerine veya festivallere para aktarılamamalı.

5. Sosyal Yardımların Merkezileşmesi: "Sağ elin verdiğini sol el görmesin" düsturu için;

- Yardımlar belediye başkanının lütfu olmaktan çıkarılıp, devletin ortak bir "Sosyal Yardım Veri Tabanı" üzerinden, isimsiz kartlarla yapılmalı. Belediye sadece bu sisteme kaynak aktarmalı, dağıtımı kendi adamları eliyle yapmamalı. Tüm partiler bu "belediye imkânlarından" beslendiği için mecliste bu yasaları kendiliklerinden çıkarmazlar. Bu ancak toplumun tüm kesimlerinden yükselecek ortak bir "Vergime Sahip Çıkıyorum" hareketiyle, yani büyük bir toplumsal basınçla mümkün olur. Asıl düğüm burada atılıyor. Bizde "bir araya gelme kültürü" zayıf olduğu için, tepkiler bireysel kalıyor ve rüzgârın önündeki yaprak gibi dağılıp gidiyor. Belediyelerin ve siyasetçilerin bu kadar rahat hareket edebilmesinin birkaç toplumsal sebebi var:

1. "Bana Dokunmayan Yılan Bin Yaşasın" Mantığı: Toplumda genelde şöyle bir algı var: "Benim kapımın önü süpürülsün, benim çocuğum belediyenin kursuna gitsin, gerisi beni ilgilendirmez." Oysa o kursun ya da süpürgenin maliyetinin, aslında cebinden çıkan on katı vergi olduğunu bağdaştıramıyoruz. Ortak bir "kamusal alan" bilincimiz gelişmediği için "bizim paramız" yerine "devletin/belediyenin parası" diyoruz. Sanki o para gökten yağıyor!

2. Siyasi Kutuplaşma "Kalkan" Oluyor: Bir araya gelemememizin en büyük sebebi mahalle ayrımı. Bir belediyenin usulsüzlüğünü eleştirdiğinizde, karşı mahallenin ekmeğine yağ sürmekle suçlanıyorsunuz.

- "Bizimki çalıyor ama çalışıyor" ya da "Öteki gelirse daha kötüsünü yapar" mantığı, belediye başkanlarının önüne zırhtan bir kalkan koyuyor.

- Yolsuzluğun veya israfın "partisi" olmaz ama bizde maalesef partizanlık, ahlakın önüne geçiyor.

3. Örgütlenme Korkusu ve Alışkanlığı: Tarihsel ve sosyolojik nedenlerle, iki kişi bir araya gelip bir hak aradığında "başımıza bir iş gelir mi?" korkusu yaşanıyor. Sendikalar, dernekler, mahalle dayanışmaları ya siyasileşmiş ya da pasifize edilmiş durumda. Hal böyle olunca belediye yönetimi karşısında örgütlü bir güç değil, sadece sandık günü hatırlanan dağınık bir seçmen kitlesi buluyor.

4. "Lütuf" Kültürü vs. "Hak" Kültürü: Bizde vatandaş, belediyeden aldığı hizmeti bir "hak" olarak değil, başkanın bir "lütfu" olarak görmeye meyilli.

- Başkan asfalt döktüğünde "Allah razı olsun, yaptı" diyoruz. Oysa o asfalt zaten senin ödediğin vergiyle yapılmak zorunda.

- Bu "minnet" duygusu, hesap sormanın önündeki en büyük psikolojik engel. Kimse minnet duyduğu kişiyi dava etmez veya sorgulamaz.

Aslında çözüm çok basit ama uygulaması zor: Siyaseti partiler üstü bir "tüketici hakkı" gibi görmek. Nasıl ki bozuk çıkan bir buzdolabı için markasına bakmadan hakkımızı arıyorsak, boşa harcanan vergimiz için de belediyenin amblemine bakmadan hesap sormalıyız. Bu bir araya gelme kültürü ancak yerel ölçekte başlar. Mahalle meclisleri, site yönetimleri gibi küçük birimlerde "paramız nereye gidiyor?" sorusunu sormaya başladığımızda, yukarıdakiler ayağını denk almaya başlayacaktır. Siyasetçiler de bu durumu çok iyi analiz etmiş durumdalar. Toplumun bir araya gelemediğini, ortak bir ses çıkaramadığını bildikleri için;

- Bir tarafa konser verip "Modernlik yapıyoruz" diyerek uyutuyorlar,

- Diğer tarafa koli verip "Yardım yapıyoruz" diyerek razı ediyorlar,

- Bir başkasına spor kulübü üzerinden "Şehrin gururu" diyerek gaz veriyorlar.

Sonuçta herkes kendi payına düşen küçük "sus payı" ile yetiniyor, ama kasadaki devasa delik her geçen gün büyüyor. Bu kısır döngüyü kıracak olan şey; ideolojileri bir kenara bırakıp cüzdanın ve vicdanın hesabını tutmaktır. "Bu adam benim partimden ama benim paramı çarçur ediyor" diyebildiğimiz gün, o belediye kapısındaki "soyguncu" zihniyeti kapının önüne koyabiliriz. Eğer bir gün birileri çıkıp gerçekten "Ben belediyenin tek kuruşunu şov için, reklam için, spor kulübü için harcamayacağım; sadece altyapı, kreş ve deprem güvenliği için harcayacağım" derse ve biz de ona (reklamı yok diye sıkıcı bulmayıp) sahip çıkarsak işler değişir.

Aksi takdirde, biz her akşam televizyon başında "Yine çalmışlar, yine yemişler" diyerek dertlenmeye devam ederiz; onlar da bizim paramızla bize el sallamaya...

Baki Selam ve Dua ile.