haberanaliz
Gören VAR

Gören VAR

Mail: gorenvar@gmail.com

KALDIRIM VAR YÜRÜYEMİYORUZ

Kaldırım yaya yoludur. Yani insanların yürüyeceği alandır. İnsanlar kaldırımı yürüyebilmek için kullanamıyor. Çünkü kaldırımlar o yâda bu şekilde işgal altında. Esnaf işgal ediyor, vatandaş tezğah açıyor, masa sandalye koyup yemek yiyorlar, etrafını çeviriyorlar v.s. Bu yüzden günümüzde en büyük sorun yürümek haline gelmiş bu da beraberinde sağlık sorunlarını arttırmıştır. Obezite ve aşırı kiloluk hayatı tehlike ediyor. Yayanın yürüyeceği yolu yürüyecek hale, işgalsiz hale kimse getiremiyor.

Bu durum maalesef modern kent yaşamının en büyük paradokslarından biri haline geldi. Yaya yolu olarak tasarlanan alanların "kamusal alan" olma özelliğini yitirip ticari veya kişisel "özel mülk" gibi kullanılması, şehri bir engel parkuruna dönüştürüyor. Bu sorunun neden bu kadar kemikleştiğini ve yarattığı zincirleme etkileri birkaç başlıkta inceleyebilirim:

1. Zincirleme Sorunlar: Sağlıktan Güvenliğe

Kaldırımların işgali sadece bir "konfor" meselesi değil, doğrudan bir halk sağlığı ve güvenlik meselesidir:

Fiziksel Hareketsizlik: Belirttiğiniz gibi, yürümenin zorlaşması insanları en temel egzersizden mahrum bırakıyor. Bu da obezite, diyabet ve kalp damar hastalıklarını tetikliyor.

Trafik Kazaları: Kaldırımda yürüyemeyen yaya (özellikle bebek arabalı ebeveynler, yaşlılar ve engelliler) yola inmek zorunda kalıyor. Bu da araç trafiğiyle yayayı karşı karşıya getirerek can güvenliğini tehlikeye atıyor.

Erişilebilirlik Engeli: Görme engelliler için sarı klavuz çizgilerinin üzerine bırakılan bir dondurma dolabı veya saksı, onlar için ciddi yaralanma riski taşıyan bir barikat demek.

2. İşgalin Nedenleri ve Denetim Eksikliği

"Kimse bu yolu işgalsiz hale getiremiyor" serzenişiniz, aslında bir denetim ve uygulama sorununa işaret ediyor:

Zabıta ve Yerel Yönetimler: Kanunen kaldırımların boş tutulması belediyelerin sorumluluğundadır. Ancak bazen "esnafa destek" veya "ticari canlılık" adı altında bu işgallere göz yumulması, sorunu kronikleştiriyor.

Kültürel Yanılgı: Esnafın kapısının önünü kendi tapulu malı sanması veya vatandaşın "iki dakika bıraktım" diyerek aracını kaldırıma park etmesi, toplumsal bir bilinç eksikliğini gösteriyor.

3. Çözüm Kimin Elinde?

Kaldırımların tekrar yayalara dönmesi için çok yönlü bir baskı mekanizması gerekiyor:

Yasal Yaptırım: Cezaların caydırıcı olması ve istisnasız uygulanması şart. Bir kafenin masaları kaldırımı tamamen kapatıyorsa, o işletmenin ruhsatı bu kritere bağlanmalı.

Kentsel Tasarım: Kaldırımların sadece geniş yapılması yetmez; ağaçlandırma, aydınlatma ve fiziksel engellerle (babalar, bariyerler) araç parkına kapatılması gerekir.

Yaya Hakları Farkındalığı: Yayaların "yol hakkı" için sesini çıkarması, belediyelere beyaz masa veya ilgili birimler üzerinden sürekli şikayette bulunması bir kamuoyu baskısı oluşturur.

Özetle: Yürümek bir lüks değil, anayasal bir haktır. Kentler araçlar veya dükkanlar için değil, insanlar için tasarlanmalıdır. Eğer bir şehirde güvenle ve kesintisiz yürüyemiyorsanız, o şehir "yaşanabilir" olma özelliğini kaybetmiştir.

Peki, bu sorunun çözümünde en büyük engel yerel yönetimlerin denetim yetersizliği mi, yoksa toplum olarak birbirimizin hakkına saygı duymama kültürümüz mü?

Her ikisi de. Bu iki durum birbirini besleyen bir kısır döngü oluşturuyor. Bir tarafta "başkası yapıyor, ben neden yapmayayım" diyen bir toplumsal alışkanlık, diğer tarafta ise bu kural tanımazlığa karşı "oy kaybederim" ya da "baş edemem" korkusuyla geri adım atan bir denetim mekanizması var. Bu durumun yarattığı tabloyu şöyle özetleyebilirim:

1. "Kuralsızlık Normalleşiyor" (Kültürel Engel)

Toplumda "kaldırım kamunundur" bilinci zayıf olduğunda, ihlaller bir hak gibi görülmeye başlanıyor.

-Esnaf, kaldırıma masa atmayı dükkânını büyütmek; vatandaş ise aracını kaldırıma park etmeyi bir "zorunluluk" olarak savunuyor.

-Yaya hakları, ne yazık ki araç sahiplerinin veya işletme sahiplerinin konforunun gerisinde kalıyor.

2. "Denetimdeki Zafiyet" (Yönetimsel Engel)

Yasalar aslında açık (5326 sayılı Kabahatler Kanunu ve Belediye Kanunları), ancak uygulama zayıf.

Süreklilik Yok: Denetimler genellikle şikâyet üzerine veya "bayramdan bayrama" yapılıyor. Bir gün kaldırılan tezgâh, ertesi gün aynı yere geri dönüyor.

Caydırıcılık Az: Kesilen cezalar sembolik kaldığında, esnaf bu cezayı bir nevi "kaldırım kullanım kirası" gibi görüp ödemeye ve işgale devam etmeye alışıyor.

Bu Kısır Döngü Nasıl Kırılır?

Her iki engel de aynı anda aşılmak zorunda:

Fiziki Bariyerler: Denetimin olmadığı yerde tasarımı değiştirmek gerekir. Yüksek kaldırımlar veya estetik bariyerlerle araç parkı imkânsız hale getirilmeli.

Sıfır Tolerans: Belediyelerin, "esnafımız mağdur olmasın" mantığından vazgeçip "yayalarımız (engelliler, yaşlılar, çocuklar) mağdur oluyor" mantığına geçmesi şart.

Yaya Baskısı: Biz yayalar olarak, kaldırımı işgal eden işletmelerden alışveriş yapmayarak veya her ihlali ısrarla yetkililere bildirerek bu "saygı duyulmayan" hakkımızı talep etmeye devam etmeliyiz.

Sonuç olarak; yönetimler kararlı bir irade sergilemedikçe, toplumdaki bu "alan kapma" kültürü maalesef kendiliğinden düzelmiyor. Şehirlerin tekrar "yürünebilir" olması için önce yaya hakkının en kutsal ulaşım hakkı olduğu gerçeğinin kabul edilmesi gerekiyor.

Baki Selam ve Dua ile.

 

MUSTAFA GÖKTAŞ

Gazeteci / Yazar ve İktisatçı (Meslekte 43 yıl)

Çevre Ve Tüketici Haklarını Koruma Derneği (ÇETKODER) Genel Başkanı