haberanaliz
Aytur GEZER

Aytur GEZER

Mail: ayturgezer@gmail.com

Savaşın Gölgesinde Stratejik Bir Kapı: Mersin Limanı’nı Satıyor muyuz, Güvenceye mi Alıyoruz?

Şu günlerde gözümüz, kulağımız Doğu Akdeniz’de... İsrail ve Hizbullah arasında patlak veren, Lübnan’ı kısa sürede ateş çemberine alan savaş, yanı başımızda büyük bir insanlık dramına dönüşüyor. Beyrut Havalimanı bombalandığı ve hava ulaşımı tamamen çöktüğü için, bölgede mahsur kalan binlerce yabancı ülke vatandaşının tahliyesinde geriye tek bir seçenek kaldı: Deniz yolu.

İşte bu stratejik denklemde, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’e açılan penceresi, yanı başımızdaki Mersin Limanı bir anda dünyanın lojistik merkezine dönüştü.

Daha birkaç gün önce, Beyrut’tan Amerikan askeri gemisi USS Trenton ile tahliye edilen 1.600’den fazla ABD vatandaşı Mersin Limanı’na getirildi, buradan otobüslerle İncirlik Hava Üssü’ne sevk edildi. Hemen ardından Deniz Kuvvetlerimize ait TCG İskenderun gemimiz, TCG Gelibolu ve TCG Bartın refakatinde Beyrut’tan yaklaşık 1.100 kişiyi sağ salim Mersin’e ulaştırdı. Mersin; Gaziantep’ten Konya’ya, Adana’dan Güneydoğu’ya uzanan güçlü ulaşım bağlantılarıyla sadece bir liman olmadığını, bölgesel krizlerde Türkiye’nin en büyük dış politika ve insani yardım kozu olduğunu tüm dünyaya kanıtlıyor.

Büyük Çelişki: Savaş Kapıda, İhale Masada
Lübnan’da patlayan bombalar, bize Mersin Limanı’nın üç hayati işlevini aynı anda, hem de çok çarpıcı bir şekilde gösterdi. Birincisi, bölge sanayisi ve tarımı için can damarı olan bir ticaret kapısı. İkincisi, afet ve savaş anında devreye giren bir kriz/tahliye merkezi. Üçüncüsü ise Doğu Akdeniz’deki varlığımızı perçinleyen somut bir dış politika enstrümanı.

Fakat tam da bu stratejik gerçeklerin çıplaklığıyla yüzleştiğimiz bugünlerde, Ankara’da çok garip bir çelişkiyi yaşıyoruz: Mersin Limanı’nın Özelleştirilmesi.

Geçtiğimiz yılın Ağustos ayında yapılan ihalede, limanın 36 yıllık işletme hakkını 755 million dolara PSA-Akfen ortaklığı kazanmıştı. Ancak imtiyaz sözleşmesi niteliği taşıyan taslak aylardır Danıştay’ın önünde bekliyor. Yani liman, bir taraftan TCDD bürokrasisiyle Akdeniz’deki en büyük insani tahliye operasyonlarından birini sırtlanırken, diğer taraftan özel sektöre devredilmek üzere gün sayıyor.

Kâr Hırsı mı, Ulusal Güvenlik mi?
Özelleştirmeyi savunanların tezi net: "Devlet limancılık yapamaz, bürokrasi yüzünden konteyner trafiği tıkanıyor. Küresel devlerin gelmesiyle yeni vinçler alınacak, teknoloji gelecek ve Mersin dünya ligine çıkacak." Onlara göre Lübnan’daki kriz, limanın acilen modernize edilmesi gerektiğinin en büyük kanıtı.

Ancak madalyonun diğer yüzü, bugün Akdeniz’den yükselen dumanlarla birlikte daha da kararıyor. Sormak gerekiyor: Yarın daha büyük bir bölgesel savaş veya ulusal güvenlik krizi çıktığında, önceliği sadece "kârlılık" olan özel bir şirket, devletin tahliye veya askeri lojistik taleplerine ne kadar esneklik gösterecek? Özel işletmeci, en yüksek kâr getiren küresel hatlara öncelik verirken, Çukurova’nın narenciye üreticisini, Güneydoğu’nun ihracatçısını kim koruyacak?

Dahası, Rekabet Kurulu’nun da uyardığı gibi, İzmir ve Mersin gibi dev limanların aynı ekonomik gruplara geçmesi içeride özel bir tekel doğurmayacak mı? Limandaki işçilerimizin taşeronlaşma ve işten çıkarma korkusu, yarın bir kriz anında limanın ihtiyaç duyacağı deneyimli insan gücünü sekteye uğratmayacak mı?

Sonuç: Ölçü Sadece İhale Bedeli Olmamalı
Bugün Lübnan Savaşı’nın gölgesinde Mersin Limanı’na baktığımızda görmemiz gereken gerçek şudur: Mersin Limanı, sadece gemilerin yanaşıp yük boşalttığı ticari bir beton iskele değildir. Burası Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hareket kabiliyeti, bölgesel gücü ve lojistik kalbidir.

Özelleştirmeyi körü körüne reddetmek ya da koşulsuz savunmak yerine, önümüzdeki bu kritik Danıştay sürecini iyi değerlendirmeliyiz. Eğer bu devir gerçekleşecekse; devletin savaş, afet gibi olağanüstü durumlarda limana anında el koyma yetkisini saklı tutan, ücret tarifelerini kamusal denetimde tutan ve yatırımları hukuki şartlara bağlayan "çelikten bir denetim modeli" kurulmalıdır.

Akdeniz yangın yeri kene, bu stratejik varlığın geleceğini sadece masadaki 755 milyon dolarlık ihale bedeliyle ölçmek, bu ülkenin geleceğine yapılacak en büyük haksızlıktır. Ölçü, kısa vadeli nakit ihtiyacı değil, uzun vadeli kamu yararı ve ulusal güvenlik olmalıdır.