haberanaliz
Mustafa GÖKTAŞ

Mustafa GÖKTAŞ

Mail: mustafagoktas006@gmail.com

30 Ağustos, kutlamak yetmez, anlatmak, aktarmak yaşamak gerekir…

30 Ağustos Zafer Bayramı, Türk milletinin Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde bağımsızlığını ve hürriyetini tescillediği büyük bir dönüm noktasını ifade eder. Bu günün anarken bugünkü yaşamımızı da gözden geçirmek zorundayız.

Çünkü Toprakların koynunda saklı duran o büyük yemin, tarihin en ağır sancılarıyla yazıldı. Bir milletin kaderi, Dumlupınar’ın puslu sabahında, çelikten bir iradeyle yeniden çizildi. 30 Ağustos, sadece düşmanın bu topraklardan sökülüp atıldığı bir askerî zafer değil; esareti asla kabul etmeyen mazlum bir halkın, kendi küllerinden yeniden doğuş destanıdır.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ya istiklal ya ölüm!” parolasıyla yaktığı ateş, neferin ayağındaki yırtık çarıktan, anamın cepheye mermi taşıyan nasırlı ellerinden güç aldı. O gün, top mermisine sarılan bacılar, gözünü kırpmadan ateşe atılan yiğitler, bu vatanı bayramsız koymamak için canlarını bir nehir gibi akıttılar. Afyon’dan İzmir’e uzanan o kutlu yürüyüş, yalnızca bir coğrafyanın değil, bir milletin onurunun da kurtuluşuydu.

Bugün, bu topraklarda özgürce nefes alıyorsak, bayrağımız göklerde gururla dalgalanıyorsa, bunu o karanlık gecede sabahı arayanlara, gözlerini kırpmadan can veren kahramanlara borçluyuz. 30 Ağustos’un ışığı, yalnızca geçmişin gururunu aydınlatmakla kalmaz; yarınlara yürürken yolumuzu tutan en kutlu meşaledir. Bu büyük mirası korumak, bu vatanı aynı aşkla ve sadakatle geleceğe taşımak bizlerin omuzlarındaki en büyük sorumluluktur.

Bu topraklarda bu ruhu yaşatmak adına, gelecek nesillere bu destanı anlatırken çok dikkatli, duygulu ve gerçekçi olmalıyız. Gelecek nesillere bu destanı aktarırken en çok vurgulanması gereken nokta, zaferin arkasındaki birlik, inanç ve vazgeçmeme iradesidir.

Gençlerin ve çocukların zihninde yalnızca kazanılmış bir savaşın tarihini değil, imkânsızlıklar ne kadar büyük olursa olsun bir milletin inandığında neler başarabileceğini canlı tutmak hayati önem taşır. Çarıksız yürüyen askerlerin, mermi taşırken donmak üzere olan analerin ve en karanlık anda bile umudu yitirmeyen bir önderin paylaştığı o ortak ruh, bugünün gençliğine bırakılabilecek en güçlü pusuladır. Silahların ve stratejilerin ötesinde, bu vatanın sevgisinin her türlü engeli aşabilecek en büyük güç olduğu anlatıldığında, 30 Ağustos sadece geçmişte kalmış bir kutlama olmaktan çıkar, bugünün ve yarının sorumluluğuna dönüşür.

Geçmişin kökleriyle bugünün gerçekliği arasında kurulan köprünün zayıflaması, gençlerin millî ve manevi değerlerden uzaklaşmasında en büyük etkenlerden biridir. Gençliğe sadece tarih anlatmak yetmiyor; o tarihin bugünkü hayatlarıyla, aldıkları nefesle ve kurdukları hayallerle bağını somut bir şekilde göstermek gerekiyor.

Tarihi sadece ezberletilen tarihler, savaşlar ve isimlerden ibaret gördüğünüzde, gençlerin dünyasında bir karşılık bulamıyor. Onlara o günkü yirmi yaşındaki gençlerin bugünkülerden farklı olmadığını, aynı korkuları, umutları ve hayalleri taşıdığını hissettirmek şarttır.

Değerlerimizi aktarırken dünün kalıplarında ısrar etmek, bugünün dijital ve hızlı dünyasında yaşayan gençlerle aramızda aşılmaz duvarlar örüyor. Onların sorgulayan, neden-sonuç arayan zihinlerine hitap eden, ezberleten değil düşündüren bir rehberlik modeline ihtiyaç var.

Büyükler ve idareciler olarak bizler dürüstlüğü, fedakârlığı, vatan sevgisini ve çalışkanlığı sadece dille ifade ettiğimizde, gençler samimiyetsizlik sezebiliyor. Değerler, anlatılan değil yaşatılan unsurlardır; gençler ancak büyüklerinin hayatında bu değerlerin karşılığını gördüğünde onlara ikna olur.

Gençleri sürekli eleştirmek veya onları "eski değerlerden kopuk" olmakla suçlamak yerine, onları anlamaya yönelik köprüler kurmak sorumluluktur.

Müzeleri gezmek, kahramanlık hikâyelerini belgesellerle veya dijital mecralarla harmanlamak, Dumlupınar’ı bizzat o topraklarda gençlerle solumak ezber bozan adımlardır. Gençler geçmişi bir ders kitabı olarak değil, kendi hikâyelerinin başlangıcı olarak gördüklerinde aidiyet duygusu kendiliğinden gelişir.

Top yekün bir seferberlik, bu kopuşu onarmanın tek ve en gerçekçi yoludur çünkü hiçbir kurum tek başına bu yükü omuzlayamaz. Aile ocağında hissedilmeyen bir aidiyet, okul koridorlarında ezberletilen formüllerle tamamlanamaz; aynı şekilde yöneticilerin aldığı kararlar da sokakta, evde ve kalpte karşılık bulmadığı sürece kâğıt üstünde kalır.

Değerlerin ilk tohumunun atıldığı, sevginin ve aidiyetin ilk öğrenildiği yer evdir. Büyüklerin günlük yaşamlarında gösterdiği adalet, dürüstlük ve vatan sevgisi, çocuğun karakterine işlenen ilk mühürdür.

Bilgiyi hikmetle, tarihi ise ruhla harmanlayan bir eğitim sistemi, gençlerin sorgulayan zihinlerine hitap etmelidir. Okullar sadece meslek insanı değil, aynı zamanda bu topraklara borçlu olduğunu bilen erdemli bireyler yetiştirmelidir.

Şehirleri yönetenlerin, gençlerin sanata, spora, bilime ve tarihe dokunabileceği yaşayan mekânlar yaratması şarttır. Siyasetin ve bürokrasinin ötesinde, gençlerin gözünün içine bakabilen samimi bir idari anlayış güven inşa eder.

Bu ortak bilincin yeniden dirilmesi, ancak herkesin kendi alanındaki sorumluluğu samimiyetle sırtlamasıyla mümkündür.

Ruhu şad olsun o büyük kumandanın, kahraman neferlerin ve bu vatan için toprağa düşen tüm şehitlerin. Zafer Bayramımız kutlu olsun.

ALLAH DEVLETE VE MİLLETE ZEVAL VERMESİN.

Devamı devlet, Nasibi cennet, Bekayı imân, Rızayı Rahman..

Baki Selam ve Dua ile.

MUSTAFA GÖKTAŞ

Gazeteci / Yazar ve İktisatçı (Meslekte 43 yıl)

https://www.instagram.com/mustafagoktas6468/

#mustafagoktas