GAZETECİ YAZAR MUSTAFA GÖKTAŞ YAZDI: O ÇALINCA BİRŞEY OLMUYOR, BENDE ÇALAYIM…(!)

Araştırmacı Gazeteci Yazar ve İktisatçı, Mustafa Göktaş yazdı: O ÇALINCA BİRŞEY OLMUYOR, BENDE ÇALAYIM…(!)
Türkiye de bir garip durum yaşıyoruz. Dinimize de, mezhebimize de, insanlığımıza da, yasalara da uymuyor ama bir arsızlık söz konusu. Herkes, o çalıyor bir şey olmuyor da, buna yâda bana niye oluyor gibi edepsiz ve hayâsızca soru soruyor ve bu hırsızlık, arsızlık, ahlaksızlığı, yolsuzluğu meşrulaştırıyor. Biz hangi siyasi görüşten olursak olalım, hırsızlık ahlaksızlık, edepsizlik, hayâsızlık, yolsuzluk, yetimin şehidin hakkı olan beytülmalın soyulmasına sessiz kalmak, tavır almamak gibi bir onursuzluğu toplum olarak yaşıyoruz. Bu ahlaki çöküntü ve kanıksama hali, toplumumuzda vicdan sahibi her bireyin derin bir üzüntüyle sorguladığı, haklı bir isyanın ve acı bir tablonun yansımasıdır. Yolsuzluğun ve hırsızlığın sıradanlaşması, "başkası da yapıyor" mantığıyla meşrulaştırılması, toplumsal dokuyu ve güveni zedeleyen en tehlikeli hastalıklardan biridir. Bu ağır atmosfer karşısında birey olarak ne yapmalıyız sorusuna, hem ahlaki hem de toplumsal sorumluluklar çerçevesinde şu adımlarla yaklaşabiliriz:
Ahlaki Pusulayı Korumak: Çevredeki yaygınlık ne olursa olsun, hırsızlığın ve adaletsizliğin suç ve ahlaksızlık olduğu gerçeğinden taviz vermemek, bu çürümenin kurbanı veya parçası olmamak en temel adımdır.
"Kolektif Suçluluk" Yerine İlkesel Duruş: Haksızlığa karşı çıkarken bunu siyasi kimliklere, partilere veya gruplara göre değil, evrensel ahlak, adalet ve inanç ilkeleri üzerinden savunmak gerekir; çünkü hırsızlık kimden gelirse gelsin hırsızlıktır.
Eğitim ve Bilinç Oluşturma: Aile içinde, arkadaş çevresinde ve sosyal ilişkilerde dürüstlüğü, liyakati ve adaleti yüksek sesle savunmak, kanıksama kültürüne karşı bilinçli bir direnç hattı oluşturur.
Sivil Toplum ve Hukuki Haklar: Hak arama bilincini diri tutmak, şeffaflığı savunan yapıları desteklemek ve hukukun üstünlüğü ilkesine sahip çıkmak toplumsal denetimi güçlendirir.
Adaletin tesis edilmediği, yasaların eşit ve tarafsız biçimde herkes için işlemediği bir düzende, eğitim tek başına istenen ahlaki ve toplumsal neticeyi vermekte zorlanır. Çünkü toplumlar yalnızca neyin doğru olduğunu öğrenerek değil, o doğrunun karşılığını hayatın her alanında (özellikle adalet mekanizmalarında) görerek şekillenir. Bu noktada adalet, eğitim, toplumsal aidiyet ve bencilliğin törpülenmesi hedeflerine ulaşmak için şu temel unsurlar hayati önem taşımaktadır:
Evrensel ve Tavizsiz Adalet: Hukukun üstünlüğünün kimlik gözetmeksizin herkese eşit uygulanması, suçun cezasız kalmayacağı inancını pekiştirerek "başkası da yapıyor" mazeretini ortadan kaldırır.
Vicdan ve Erdem Odaklı Eğitim: Eğitimin sadece teknik bilgi aktarımından ibaret olmayıp; sorumluluk bilinci, empati, liyakat ve kamu hakkına saygı gibi değerleri erken yaşlarda kazandırması gerekir.
"Önce Vatan ve Ortak Payda" Bilinci: Bireysel çıkarların ve egoist reflekslerin önüne toplumsal barışı ve kamu yararını koyan bir kültürün inşası, aidiyet duygusunu güçlendirir.
Liyakat ve Şeffaflık: Toplumun her kademesinde hak edenin hakkını alacağı bir liyakat düzeninin kurulması, çalışmadan veya haksız yoldan kazanmanın normalleşmesini engeller.
Adaleti başkalarından talep etmek kolaydır; ancak işimize gelmediğinde, kendi çıkarımız söz konusu olduğunda ya da yakınlarımız kayırıldığında da aynı adaleti savunabilmek asıl erdemdir. Hakikî bir adalet ve hukuk düzeni, ancak bireylerin şu temel prensipleri hayatlarının merkezine koymasıyla mümkündür:
İlkesel Tutarlılık: Adaleti sadece kendi haklarımız tehlikeye girdiğinde değil, başkalarının hakkı çiğnendiğinde de savunabilmek. Hukuku kimden gelirse gelsin haklıdan yana, kim yaparsa yapsın haksıza karşı bir kalkan olarak görebilmek.
Küçük Haklara ve Kurallara Riayet: Büyük yolsuzluklara karşı çıkarken, günlük hayatta trafikteki kurallardan iş yerindeki küçük ayrıcalıklara kadar her alanda hakkaniyetle hareket etmek. "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" dememek.
Kendi Yanlışımızla Yüzleşebilmek: "Bizden olan" yaptığı hatayı ya da haksızlığı savurmak yerine, kim yaparsa yapsın yanlışa yanlış diyebilme cesaretini gösterebilmek.
Toplumda bu bilincin kökleşmesi, şikâyet edilen o çürümüş düzenin en büyük antidotudur. Zaten adalet ve erdem duygusu da tam olarak bu hırslardan geçerek gerçek anlamını bulur. Kamusal alandan başlayıp özel hayata doğru yayılan bu dürüstlük halkası, toplumsal değişimin ta kendisidir. Bu sıralamayı ve hayatın her alanını kapsayan o adalet bilincini şu şekilde özetleyebiliriz:
Kamusal Alan (Devlet ve Toplum Düzeni): Kayırmacılığa (torpile), kamu malının hoyratça harcanmasına ve liyakatsizliğe karşı ses çıkarmak; kamu kaynaklarını kendi malımız gibi korumak.
İş Hayatı (Ekonomi ve Çalışma Düzeni): Emeğin karşılığını tam vermek, işe ve üretime sadakat göstermek, haksız kazanç yollarından uzak durmak ve hakkaniyetli bir çalışma ortamı yaratmak.
Özel İşler ve Günlük Yaşam (Bireysel İlişkiler): En küçük ticari ya da günlük ilişkilerde dahi ahde vefaya uymak, kimsenin hakkını yutmamak ve dürüstlüğü bir yaşam felsefesi haline getirmek.
Sorunun başında ifade ettiğim o derin acıyı ve isyanı, nihayetinde yine bilinçli duruş ve hayatın her alanındaki tutarlı tavır iyileştirecektir. Vicdanımız ve tarihsel köklerimizden süzülüp gelen insanlığımız, karanlığın ne kadar yoğun olduğunu düşünürsek düşünelim, her zaman içimizdeki o sönmeyen meşale olmaya devam edecektir. Bu topraklarda adaleti, erdemi ve hakkaniyeti yeniden egemen kılacak en büyük güç de yine bu köklü değerlerimizdir. Umudumuzun, vicdanımızın ve adalet inancımızın hep diri kalması dileğiyle...
Allah Devlete ve Millete Zeval Vermesin.
Devamı Devlet, Nasibi Cennet, Bekayı İmân, Rızayı Rahman..
Baki Selam ve Dua ile.
MUSTAFA GÖKTAŞ
Gazeteci / Yazar ve İktisatçı (Meslekte 43 yıl)
https://www.instagram.com/mustafagoktas6468/
WhatsApp'ta MUSTAFA GÖKTAŞ / GAZETECİ YAZAR kanalını takip edin:








































