haberanaliz
Mustafa GÖKTAŞ

Mustafa GÖKTAŞ

Mail: mustafagoktas006@gmail.com

Bir Noktanın Hikâyesi

İnsan, gözlerini açtığı andan itibaren dünyayı kendisinin merkezi sanıyor. Sahip olduklarını büyütüyor, kaybettiklerini felaket görüyor, kazandıklarını sonsuz zannediyor. Oysa zaman, hepimize aynı gerçeği fısıldıyor: Geldik, biraz yaşadık ve sessizce geçip gideceğiz.

Geride kalan ise ne servetimiz olacak ne de makamlarımız...

Evrenin büyüklüğünü düşündüğümüzde, üzerinde yaşadığımız dünya tarifsiz bir küçüklüğe bürünüyor. Milyarlarca insanın nefes aldığı, medeniyetler kurduğu, savaşlar çıkardığı bu gezegen; sonsuzluğun içinde neredeyse görünmeyecek kadar küçük bir mavi nokta.

Ne gariptir ki en büyük kavgalar da bu küçücük noktanın üzerinde yaşanıyor.

Sınırlar çiziyoruz. Bayraklar uğruna ölüyor, toprak uğruna öldürüyoruz. İnançlarımızı, ideolojilerimizi ve iktidar mücadelelerimizi insanlığın önüne koyuyoruz. Oysa uzayın derinliklerinden bakıldığında hiçbir sınır görünmüyor. Hiçbir ülkenin adı okunmuyor. Hiçbir hükümdarın ihtişamı seçilemiyor.

Sadece tek bir dünya...

Ve üzerinde yaşamaya çalışan insanlar...

İnsanlığın en büyük çelişkisi belki de burada başlıyor. Bilgi çağında yaşıyoruz ama bilgelikten uzaklaşıyoruz. Teknolojiyle yıldızlara ulaşmaya çalışırken, yeryüzünde birbirimize tahammül edemiyoruz. Bilim ilerliyor, vicdan geriliyor.

Beynimiz muazzam bir armağan. Düşünebiliyor, sorgulayabiliyor, üretebiliyor, merhamet edebiliyor. Ne var ki aynı beyin; kibri, savaşı, nefreti ve zulmü de üretebiliyor. İnsanı insan yapan akıl, aynı zamanda onu kendi felaketinin mimarı hâline de getirebiliyor.

Bugün dünyanın en büyük sorunu kaynak yetersizliği değildir.

Asıl eksik olan vicdandır.

Çünkü açlığı da savaşı da yoksulluğu da çoğu zaman doğa değil, insan üretmektedir.

Tarih boyunca nice imparatorlar dünyaya hükmettiklerini sandılar. Ordular yürüttüler, şehirler yaktılar, tahtlar kurdular. Fakat bugün isimlerinin yanında yalnızca tarih kitaplarında kalan birkaç satır bulunuyor. Güç kalmadı, saltanat kalmadı, ihtişam kalmadı.

Geriye yalnızca yaptıkları iyilikler ya da kötülükler kaldı.

İnsan ömrü birkaç on yılla sınırlıyken, kibri sanki sonsuz yaşayacakmış gibi büyüyor. Makamlar uğruna dostluklar feda ediliyor. Servet uğruna aileler dağılıyor. Hırs uğruna toplumlar parçalanıyor.

Oysa ölüm, hepimize aynı uzaklıktadır.

Ne zenginliği ayırır ne de unvanı...

Bu gerçeği kabul edebildiğimiz gün, belki de birbirimize daha farklı bakmayı öğreneceğiz. Başkasının acısını kendi acımız kadar hissedebildiğimizde, çocukların savaş yerine barışı öğrendiği bir dünya kurulabilecek.

Çünkü insanın gerçek büyüklüğü hükmetmesinde değil; paylaşmasında, affetmesinde ve yaşatmasındadır.

Yaşadığımız dünya bize miras kalmadı; bizden sonrakilere emanet edildi. Doğasını korumak, insanını incitmemek, adaleti savunmak ve sevgiyi büyütmek, bu emanete olan borcumuzdur.

Bir gün hepimiz bu sahneden ayrılacağız.

Arkamızda bırakacağımız tek şey; kaç kişiye umut olduğumuz, kaç yarayı sardığımız ve bu küçücük mavi noktaya ne kadar insanlık kattığımız olacaktır.

Evren sonsuz olabilir...

Ama insanın iyiliği, bazen sonsuzluğu bile anlamlı kılmaya yeter.