Rıfat SERDAROĞLU

Rıfat SERDAROĞLU

Mail: rserdaroglu@gmail.com

KAYIŞ MI KOPTU?

KAYIŞ MI KOPTU?

Şimdiki gençler yaşları nedeniyle bilmezler. 40-50 yıl önce binek otoları bugünkü gibi elektronik değildi. Arızayı önceden haber veren göstergeler, modern bakım servisleri yoktu, sadece oto tamircileri vardı. Sürücülerin başına en fazla gelen arıza “Kayış Kopması” idi. Kayış kopunca radyatördeki su ısındığı için hararet yapar ve yolda kalırdınız! Bu yüzden, çoğu arabada, kayış yerine geçici olarak kullanılacak uzun naylon çoraplar bulunurdu! Halk dilinde kayış kopması veya kayış sıyırmak, sağlıklı düşünme yetisini kaybetmek, kontrolden ve gerçeklerden kopmak olarak da kullanılmaktadır. Cumhurbaşkanı Erdoğan ağır adımlarla kürsüye geldi, ellerini kürsüye dayadı ve şu cümleyi camdan okuyarak muhalefete seslendi; “Ülke yönetimine talip olmaktan VAZGEÇMELERİNİN kendileri için daha iyi olacağını hatırlatmak isteriz!” Önce yanlış duydum zannettim. Konuşmayı tekrar-tekrar dinledim! Demokratik bir rejimde asla söylenemeyecek ama Anayasa ve Demokratik rejim askıya alındığında yani ancak darbe yapıldığında söylenebilecek bu cümlenin, aklı başında bir siyasetçi tarafından normal bir düzende söylenmesi, ortada çok ciddi bir durum olduğunun ispatıdır. Eğer bu sözleri söyleyen kişi, diktatörlüğünü ilan etmemişse, kayış kopmuş demektir. Devlet yönetiminde kayış kopması felaketlerin en büyüğüdür. Ülkedeki tüm naylon çorapları toplasak yine de fayda etmez… Gerçi, kayışın kopacağı yönünde çok alametler belirmişti ama yine de yakıştıramamıştık! İlk işaret, Boğaziçi Öğrencilerine “Daha sert” müdahale edilmesi emriyle geldi. Arkasından, Anayasal haklarını kullanan öğrencileri “Terörist” ilan etti. Polis zaten orantısız güç kullanıyordu. Öğrencileri yerlerde sürümek, tekme tokat arabalara atmak, gözaltında çocuklarımızı aç bırakmak artık normal işlerdendi! Polis başka ne yapacaktı ki, “Daha Sert” müdahale olsun? Geriye çocukları kurşuna dizmekten başka ne kaldı ki? Yoksa 15 Temmuz akşamı Boğaz Köprüsünde insanların üzerine ağır silahlarla ateş açan Sadat-Mafya- Suriyeli elemanlarının yaptığı mı tekrarlanacaktı? Burnumuza bir yanık kokusu daha gelince, başkalarının da kayış koparttığını anladık. Saray ortağı titrek ülkücü, durduk yerde kebapçılara saldırınca, eyvah eyvah ki ne eyvah, dedik! Bunda da kayış kopmuş! Bunlar oturdukları koltuklara yapışır da seçim kaybetmelerine rağmen gitmemekte ısrar ederlerse ne yaparız? Çocuk değiller ki, şeker verip kandırarak koltuklardan kaldıralım! Zorla kaldırsak canları yanacak, o da bize yakışmaz. Halkın filozofu Bergamus’a sorduk; “Üstat, geçmişte benzeri bir olay senin başına geldi mi? Geldiyse nasıl çözdünüz?” Bergamus; “Geldi. Dönemin Pergamon Kralı Attalos, kötü alışkanlıklar edinmişti. Para çalıyor, insanlara zulmediyor, hastalığını saklıyordu. Halk, yetmedi mi, doymadın mı bırak artık dedikçe, zulmünü arttırıyordu. Sonunda Saray görünümlü bir cezaevi yaptırdık. Attalos’a, burası size layık değil, size yakışan bir Saray yaptık, gelin orada yaşayın, dedik. Götürdük, oraya kapattık ve anahtarını da kör kuyuya attık…” Adam yolda giderken bir tane nal bulmuş; “Oh kurtardık yahu. Geriye üç nal bir de at kaldı, onları da bulduk mu, zengin olduk” demiş. Biz de size kurtuluş yolunu gösterdik. Torosların tepesine yapın bir Saray, hem siz kurtulun, hem vatan kurtulsun. Yalnız Sarayı geniş tutun. İki ortağın yanına konulacak çok insan var. Başımıza Suriye belasını saranlar, Telekom’u, Cumhuriyetin eserlerini peşkeş çeken Davudlar-bebecanlar var. Ayrı koymayın sevenleri…