Prof.Dr.Anıl ÇEÇEN

Prof.Dr.Anıl ÇEÇEN

Mail: anilcecen@hotmail.com

YENİDEN ULUS DEVLETLER

Amerika Birleşik Devletlerine son  başkanın  seçilmesiyle birlikte , bugünkü uluslararası konjonktür  küreselleşme sürecine tam anlamıyla karşı bir çizgiye gelmiştir . Sovyetler Birliğinin yirminci yüzyılın bitimine on yıl kala  dağılmasıyla iki kutuplu dünyanın sonuna gelinmiştir . Bu durumdan yararlanmak isteyen küresel sermaye  ,ABD’nin konumunu  kullanarak tek kutuplu bir dünyayı küreselleşme aracılığı ile tek bir dünya devletine dönüştürmek üzere yola çıkmıştır .  Ne var ki , aradan çeyrek yüzyıllık bir zaman dilimi geçmesine rağmen , bir türlü  küresel patronların istedikleri gibi küresel bir dünya devleti kurulamamıştır . Uluslararası tekelci şirketlerin zorlamalarıyla  küresel bir düzene yönlendirilen  bugünkü  dünyada bütün çabalara ve uzun uğraşlara rağmen , böylesine yeni bir yapılanma gerçekleştirilemeyince,  zamanla   dünya devletleri  ve halklarından büyük tepkiler gelmeye başlamıştır . İki kutuplu dünyadan tek kutuplu dünyaya bir türlü geçemeyen  yerküre, aradan geçen otuz yıllık süre içerisinde  , küreselleşmeye ve bunun doğrultusunda geliştirilen  yeni emperyalizme  karşı çıkan tepki hareketleri  ve siyasal muhalefet girişimleri ile karşı karşıya  gelmiştir. Tek merkezli bir dünya kurmak  ütopyası ile yola çıkmış olan küresel sermaye ,her türlü yolu deneyerek , açık ve gizli operasyonlar düzenleyerek bu amacı doğrultusunda olayları yönlendirmesine rağmen, bir türlü tek bir süper gücün etrafında toplanacak bir büyük dünya devleti  kuramamışdır .

Sovyetler Birliğinin dağılma süreci ve sonrasında Amerika’nin başına gelen yeni başkanların ABD’nin çıkarları doğrultusunda  küreselleşmeye sempatik bakmaları ve dolaylı yollardan  bunu desteklemeleri ,küreselleşme girişimini hızlandırarak öne çıkarırken , ABD tek süper güç olarak uluslararası yapılanmanın tam merkezinde durmuş ve bütün uluslararası kuruluşların bu doğrultuda yönlendirilmelerini  planlı bir biçimde desteklemiştir . Soğuk savaş döneminde dünya siyaseti ve ekonomik ilişkileri de buz dolabına konulmuş bir durumda geleceğin yeni yapılanmasını beklerken, ABD kendi iç bütünlüğünü tam olarak gerçekleştirmeye çalışmış ve bu durumun getirmiş olduğu  yeni güç ile de dünyadaki bütün sorunlara el koyarak dışarıdan müdahale etme yoluna gitmiştir . Soğuk savaş dengelerinde bir çok uluslararası sorun geri çekilmesine rağmen , siyasal patlamalarla sıcaklaşan sorunlara da ABD  dünyanın en büyük gücü ve aynı zamanda jandarması konumunda açıktan  müdahale ederek ,o dönemin koşullarında çözüm üretmeye çaba göstermiştir . Soğuk savaş döneminin yirminci yüzyılın sonlarında , SSCB’nin dağılması üzerine  o dönemin koşullarında getirilmiş olan siyasal çözümlerin pek de gerçekçi olmadığı ve yeni dönemin konjonktüründe  eski sorunlara yeni  yanıtların bulunması gerektiği bir siyasal gerçeklik olarak öne çıkmıştır .Bu arada geçen zaman zarfında  sorunlara çözüm geliştirme doğrultusunda  yeni arayışlar  ortaya çıkmıştır .

Çin ,Hindistan  ve  Brezilya gibi çok büyük ve aşırı nüfuslu büyük devletler o dönemlerde eski sömürgeler konumunda geride tutulmaya dikkat edilmiş ve sonraki döneme doğru yeni gelişmeler ortaya çıktıkça bunlar da tek kutuplu düzenden çok kutuplu düzene geçiş aşamasında dünyanın yeni kutup merkezleri olarak görünmeye başlamışlardır . Bugün eski dünyanın patronu olarak yoluna devam eden ABD’nin karşısına çok daha büyük bir dev ülke olarak çıkan Çin Halk Cumhuriyeti bugünün dünyasında tıpkı eski SSCB gibi  yeniden iki kutuplu bir uluslararası düzene geçişin oluşumuna  yol açmıştır. Çeyrek yüzyılda ABD dünyanın tek patronu olamayınca, bu kez nüfus ve arazi büyüklüğüne sahip olan büyük devletler yeni kutup merkezi adayları olarak öne çıkmışlardır .Bu aşamada  iki kutuptan tek kutuba geçemeyen dünya  yirmi birinci yüzyılda çok kutuplu bir düzene    doğru sürüklenmiştir .Batı bloku ile doğu bloku karışınca alan ve nüfus büyüklüğüne sahip olan  yeni büyük  ülkeler devreye girerek, küresel olayların gelişiminde belirleyici olmaya başlamışlardır .İki kutuplu dünya iki büyük federasyon dengesine oturmasına rağmen, ulus devletler dönemi  imparatorlukların parçalanması sonrasında  devam ediyordu . Batının sömürgeleri teker teker  merkezden koparken ulus devlet statüsü içinde  Birleşmiş Milletlere üye oluyorlardı . Yirminci yüzyılın başından sonuna kadar dünya haritasında yeni ulus  devletler yer alınca , uluslaşma çizgisindeki oluşumlar sonucu  devletlerin sayısı da iki yüzü geçiyordu .

Birleşmiş Milletlere üye olan devlet sayısı iki yüzü geçince , uluslararası alandaki gelişmeler  genel olarak ulus devlet kriterlerine göre belirleniyordu . Var olan siyasal düzen içerisinde ulus devletlerin hepsi bir bütünün parçaları olarak ele alınırken , diğer yandan da gelmekte olan yeni yüzyılın zaman dilimi içinde ulus devletlerden eyalet devletlerine geçiş gibi bir yeni yapılanma , batı merkezli küresel emperyalizm düzeni çerçevesinde gündeme getiriliyordu . Bağımsızlığını yeni kazanmış olan eski sömürgeler giderek ulus devletleşmeye doğru gelişmeler gösterirken  , emperyalist güçler geleceğin tek dünya yapılanmasını  hazırlamak amacıyla , ulusal kimliklerin ötesine  giderek ve  alt kimlikler  ile uğraşarak  daha küçük boyutlarda  eyalet  ya da  kent devletleri oluşturma çabası içine giriyorlardı .Yirminci yüzyılda eski sömürgeler uluslaşarak devletleşmeye çalışırken ,  geçmişten gelen bir sürecin sonucunda emperyalist aşamaya gelen büyük batılı devletler de, ulus devletleri geride bırakacak bir çizgide  yeni bir dünya düzenini  oluşturmaya çalışıyorlardı .Küresel bir imparatorluk çatısı altında  ulus devletleri yeniden düzenlemek üzere  farklı  siyasal planlar ve programlarla   hareket ediyorlardı . İmparatorluklar düzeni  iki kutuplu  bir yapılanmayla geride bırakılırken ,kutupların çatısı altında güvenlik arayan yeni devletler önce  uluslaşabilmek  sonra da ulus devlet düzenlerini  koruyabilmek için ellerinden gelen gayretleri gösteriyorlar, hatta daha da ileri giderek Birleşmiş Milletler’e bağlı bulunan diğer uluslararası kuruluşların desteklerinden de yararlanıyorlardı . Evrensel anlamda oluşturulan  yeni siyasal yapılanmalar  eski sömürgelerin uluslaşmalarına yardımcı olurken ,batının önde gelen emperyalist devletleri yeni bir yaklaşım geliştirerek  ve ulus devletler düzenini geride bırakarak  ve de  eski sömürgeler üzerinden bölgesel hazırlıklarını tamamlayarak , beş kıta üzerinde  uluslararası  finans- kapitalin denetiminde küresel bir imparatorluk oluşturabilmenin öncülüğüne soyunuyorlardı .

Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla birlikte  ABD’nin merkezinde yer alacağı bir  evrensel imparatorluk arayışı öne çıkınca ,  uluslararası tekelci şirketler yeni  dönemde küresel sermaye  örgütlenmesi aracılığı ile bütün dünya devletleri üzerinde baskı düzeni kurarak, insanlığı ulus devlet dönemi sonrasına hazırlıyorlardı . Bütün uluslararası gelişmeler böylesine bir  yönlendirme içine girince , uluslaşarak  kendi ayrı ulus  devletlerine sahip olan eski  sömürge halkları iki arada bir derede  kalıyorlar ve ne yapacaklarını bilemiyorlardı . Bir tarafta eski bir ulus devlet olarak sahip olunan siyasal yapı içinde uluslaşarak  gelişmek süreci devam ediyordu . Öbür yanda ise tekelci şirketlerin küresel sermaye başlığı altında bir araya gelerek ,örgütlü bir saldırıya geçmeleriyle de  , Birleşmiş Milletler üyesi ulus devletlerin gene bu örgütün karar alarak kabül ettiği  insan hakları  kavramı çerçevesinde, etnik ve dinsel  alt kimliklerin  öne çıkarılmasıyla,bölünmeye doğru  bir eyaletleşme  yapılanmasına yönlendiriliyorlardı . Yirminci yüzyıla girerken ve sonrasında imparatorlukların parçalanmasıyla ortaya iki yüz ulus devlet çıkartılırken , yüz yıl sonra  gelinen küreselleşme aşamasında da yepyeni bir dünya düzeni oluşturmak üzere, Birleşmiş Milletler insan hakları bildirisi doğrultusunda ulus devletlerin parçalanmasını  gündeme  getirecek  bir biçimde, iki bin eyalet devleti yapılanması olağanüstü bir biçimde batılı emperyalist merkezler tarafından destekleniyordu. İmparatorlukların  parçalayarak ulus devletleri ortaya çıkaranlar şimdi de ulus devletleri  iki bin eyalet devletinin öne çıkmasını sağlayacak  biçimdebölerek ,Birleşmiş Milletlere bağlı iki bin devletlik bir siyasal  topluluk oluşturabilmenin arayışı içine giriyorlardı .Yirminci yüzyıl ulus devletler çağı olarak tarihte yerini alırken , yirmi birinci yüzyılda bağımsızlık kazanacak eyalet devletlerinin çağı olarak şimdiden  gündeme getiriliyor ve ulus devletlerin böylece   geride bırakılacağı  çok farklı  bir döneme geçilmeye çalışılıyordu .

Büyük devletlerin uluslaşması kolay olmadığı için küçük devletlerin uluslaşmaları daha kolay gerçekleşebiliyordu . Küçük devletlerin normal olarak büyük devletlerin eyaletleri boyutunda oldukları dikkate alınırsa ,bunların uluslaşmaları daha kolay oluyordu . Büyük ve küçük devletler yirminci yüzyılın  uluslaşma sürecini ayrı ayrı yaşıyorlardı .Uluslaşma süreçleri ayrı etnik ve dinsel kökene sahip olan ülkelerin ,bölgelerin ya da eyaletlerin  uluslaşmasına katkı sağlarken , aynı süreç büyük ulus devletlerin de zaman içerisinde parçalanmalarına giden yolu açıyordu . Küçük devletler bütünleşmek ve güçlenmek için uluslaşmaya ağırlık verirken , büyük devletler de  uluslaşmanın  zararlarını önleyerek ,  getirdiği yeniliklerden yararlanabilmenin yollarının araştırması içindeydi . Çok büyük alanlara yayılmış olan büyük devletler , merkeze bağlı olan bütün eyaletlerin ve bölgelerin büyük devletin üst kimliği çatısı altında  bir araya getirerek bir üst ulusal kimlik çatısı altında uluslaşmalarına  giden yolu örgütlemeye çalışırken ,dünyaya egemen olmak isteyen batılı emperyal devletler ise  , Birleşmiş Milletlere kabül ettirdikleri insan hakları protokolları ile  büyük devletlerin milli sınırları içinde yer alan bölgelerin eyaletleşerek, daha küçük devletler görünümünde ortaya çıkmaları için girişimlerde bulunuyorlardı . Beş büyük kıtada var olan imparatorluklar  daha alt bir yapı olan uluslaşma süreci ile ortadan kaldırılırken ,yüz yıl sonra aynı uygulamanın ulus devletler üzerinde yapılmasıyla , iki bin eyalet devleti öne çıkarılarak ulus devlet modelinin uygulama alanından silinmesi hedefleniyordu .Avrupa kıtasında   yirmiden fazla bölge bağlı olduğu ulus devletten ayrılarak  tam bağımsızlığını isterken ,aynı zamanda ulus devletlerden eyalet devletlere geçiş sürecine uygun  bir biçimde davranarak devlet sayısının  iki yüz den iki bine çıkması için zemin hazırlamaktadırlar.

Küreselleşme dönemi  ulus devletlerden eyalet devletlerine geçiş aşamasında  öne çıktığı için küresel emperyalizmin merkezi gücü olan küresel  sermayenin patronları , var olan ulus devletleri yok etmek üzere alt kimlikçilik üzerinden bölücülük yaparak, kendi çıkarları doğrultusunda ülkelerinieyaletleşmeye  doğru  yönlendiriyorlardı . Böylesine çelişkili  bir durum yüzünden büyük ve küçük devletler karşı karşıya geliyorlardı . Büyük devletler bölünmemek için yeni ittifaklara girerken , küçük devletler de kendilerini koruyabilmek üzere yeni yeni bölgesel birlikteliklere yöneliyorlardı . Birleşmiş Milletlerin benimsediği insan haklarının alt kimliklerin hortlatılmasına meydan vereceğini gören bazı devletler, birliklerini  koruyabilmek amacıyla bu gibi protokollardan  uzak durmaya çalışırlarken ,bazı büyük devletler de ülke bütünlüğünün bozulmaması için uluslararası sözleşmelerin ülkeyi bölünmeye götürmesine karşı çıkarak ,yollarına eskisi gibi büyük bir devlet halinde  devam edebilmenin  arayışı içine  giriyorlardı . Büyük devletlerin çeşitli ülke ve bölgeleri  sınırları içerisinde barındırmaları gerçeğinden  hareket edilirse ,  altkimlikçiliğin küçük ulusçuluğa ülkeyi sürüklemesine izin verilmemesi gibi bir durumu önleyebilmek amacıyla, büyük devletin  temel yapılanmasıdoğrultusunda bir üst ulusçuluğun bütünlüğü kurtarmak ve sürdürmek üzere gereklilik kazandığı görülüyordu . Bu çelişkili durum ile ilgili olarak ,eski Birleşmiş Milletler genel sekreteri makro ve mikro ulusçulukların bu yeni değişim aşamasında gündemde olduğunu  açıkça dile getiriyordu . Bu konuda daha da  ileri gidilerek yeni  bir strateji belirlenmeye çalışılırken ,  öncelikle mikro ulusçuluklar ile ulus devletlerin parçalanması ve daha sonra da  makro  devletçilik  yaparak daha büyük bölgesel devletlerin kurulması hedefleniyordu . Bu aşamada mikro milliyetçilik ulus devletleri ortadan kaldırmak için zorunlu görünürken , daha sonraki aşamada ise bölgesel ya da Avrupa Birliği örneğinde görüldüğü gibi kıtasal federasyonlara gidebilmek amacıyla , makro devletçilik küreselci merkezler tarafından öneriliyordu .Hedef iki yüz ulus  devletten iki bin eyalet devletine geçiş olduğu için ,mikro milliyetçilik ile makro devletçilik birlikte düşünülüyordu . Var olan büyük  ya da ulus devletleri  koruyacak çizgide bir makro milliyetçilik ile küçük devletleri ayakta tutacak bir  mikro devletçilik  ise düşünülmüyordu . Ne varki , ana hedef iki bin eyalet devleti olunca mikro devletçilik eyaletcilik ya  da insan haklarcılık olarak  ulus devletlere karşı  yeniden gündeme  getiriliyordu .

Küreselci güçlerin planlarına göre , dünyayı    büyük sermayenin yönetimine terk edecekleri için şirketlerin oluşturduğu yeni üst yapı üzerinden  ulus devlet düşmanlığı düzenli bir biçimde yapılmaktadır . Sosyalist sistemin çöküşü üzerine güçlenen kapitalist blok tek merkez olarak dünyaya saldırmaya başlamış ama bütün çabalara rağmen  bir türlü tek merkezli bir küresel düzeni istedikleri gibi kuramamıştır. Mikro milliyetçilik planları ile ulus devletlere saldıranlar aynı zamanda insan hakları görünümünde bölücülük girişimleri ile, Birleşmiş Milletler örgütü üyesi konumundaki ulus devletleri parçalayabilmenin her yolunu  deniyorlar ama istedikleri parçalanma sonuçlarını alamıyorlardı . Çeyrek yüzyılbir yanda küresel imparatorluk düzeni kurulurken ,diğer yandan da tekelci şirketler aracılığı ile de  eyalet devletlerine geçişin ön hazırlıkları tamamlanmaya çalışılıyordu . Ne var bütün çabalara ve girişimlere rağmen bir türlü istenen sonuç tam olarak elde edilemiyordu . Ulus devletlerin parçalanması için çalışan küresel sermaye bu doğrultuda Amerikan devletini de kullanmaya  çalışırken, Amerika Birleşik Devletleri bünyesi içinde bu yeni durum nedeniyle  yeni anlaşmazlıklar çıkıyordu. Amerikan devleti içinde yer alan küreselci kadrolar küresel sermaye merkezlerinin istek ve çıkarları doğrultusunda hareket ederken , Amerikan ulusal çıkarlarına öncelik veren devletçi ve ulusalcı kadrolar ile karşı karşıya  geliyorlardı . Amerikan sermayesi ulusalcı-küreselci diyeayrılırken ,devlet bürokrasisi ile  siyasal kadrolar da benzeri bir biçimde karşı karşıya geliyorlardı . Amerikan devletinin çıkarları ulus devletin gereksinmelerinin karşılanmasını zorunlu hale  getirmesine  karşılık tekelci sermayenin küresel çıkarları doğrultusundaki politikalara doğru devlet zorlanıyor ve dünyanın en büyük devleti olarak ABD küresel sermayenin çıkarlarına  alet olarak süper güç olma şansını bir türlü kullanamıyordu . Son çeyrek  asrın ABD başkanlarının küreselci emperyalizme  teslim olması yüzünden Amerikan ulusal çıkarları bütün dünyada tehlikeye giriyordu .

ABD için gerçek nükleer tehdit Kuzey Kore’den gelmesine rağmen , küresel sermayenin güdümündeki medya  organları  bu durumu  görmezden gelerek ,İran’ı başlıca nükleer tehdit  olarak öne çıkarıyor ve bu nedenle de ABD kendisi için zorunlu olmamasına rağmen ,Orta Doğu ülkeleriyle ilişkileri bozuluyor ve ciddi anlamda bir çıkar kaybına  alet  oluyordu . İran bir Orta Doğu ülkesi olarak ABD’ için değil ama  İsrail için tehdit oluşturuyordu . İsrail için tehdit olan İran’nın nükleer çalışmaları İsrail lobilerinin denetimi altındaki medya üzerinden , sanki ABD’ye tehdit oluşturuyormuş gibi bir ters durum gerçeklere aykırı bir biçimde  öne çıkarılıyordu . Amerikan medyası ile siyaset sahnesini de  finanse ederek ele geçiren Siyonist lobiler,  Amerikan devletini Büyük İsrail projesi doğrultusunda  üçüncü dünya savaşına zorluyorlardı .Siyonizmin  çıkarları için tanrıyı kıyamet senaryolarına sürüklemekten çekinmiyorlardı  .Böyle bir savaşa girmenin tehlikelerini  gören , üçüncü bir cihan savaşıyla hem ABD’nin hem de dünya düzeninin yıkılacağını gören ulusalcı  çizgideki Amerikalılar ,küresel emperyalizmin dayatmalarına karşı direnerek  Siyonizmin tehlikeli yıkıcı politikalarına karşı çıkıyorlardı . Küresel sermaye ile İsrail lobileri  Siyonist kadroların elinde olduğu için , zamanla bunların aracılığı ile  Amerikan devletinin  ulusal çıkarlarına ters düşen siyasal gelişmelerle karşı karşıya kalıyordu . Kuzey Kore gibi gerçek bir nükleer  güç  olan ülke , arkadanABD’yi açıktan  tehdit ederken  İsrail’i tehdit eden  İran’ın  on bin kilometre ötedeki  ABD için öncelikle  tehdit olarak gösterilmesi  gibi bir yanlış yönelme,  ABD’nin süper güç olma politikalarını fazlasıyla sarsmıştır . Küçücük İsrail’i kontrol edemeyen ve bu ülkenin lobilerinin elinde oyuncak durumuna sürüklenen  ve dünya barışını korumakta zorlanan ABD , süper güç konumunu kaybedince küresel politikalardan vazgeçerek, ulusal politikalara öncelik vermeye başlamıştır .Küreselci sermaye baskılarıyla yeni bir dünya imparatorluğuna doğru sürüklenen ABD, uluslararası politikalar yüzünden fazlasıyla ulusal çıkarlarını  kaybetme tehlikesi ile karşılaşmıştır . Dünya devleti iddialarını sürekli öne çıkarmasına rağmen , Alaska, Teksas ve Kaliforniya  gibi çok büyük eyaletlerin  ABD federasyonundan çıkarak bağımsız devlet olmaya çalışmaları , Amerika’nın önceliğinin  küresel imparatorluk değil ama kendi ulus devletini korumak  amacıyla,  eyaletler arasında uyum  oluşturarak merkeze bağlılığı  yeniden güçlendirmek   olduğunu göstermiştir .Bu aşamada kendi ulus devletinin birliğini koruyamayan ABD’nin küresel imparatorluk peşinde  koşmasının  tam bir çelişki yarattığı anlaşılmıştır.

 Son başkan  işbaşına gelene kadar ,sürekli olarak Siyonist lobilerin kontrolü altındaki   ABD başkanlarını  seçen Amerikan devleti ,uzun süre bocaladıktan sonra, ABD’nin Genel Kurmay merkezi olarak görev yapan  Pentagon’un  devletin iç istihbarat örgütü olan Federal büro ile işbirliği yaparak , son seçimlerde küresel sermayenin göz boyayan kadın adayına karşı , sert bir kimlik  ile tanınan karşı  adayın başkanlık konumuna getirdikleri görülmüştür . Devletin dış istihbarat örgütü küresel sermayenin kontrolü altına sürüklenince,  ilk kadın başkan senaryosuna teslim olarak ABD’yi üçüncü dünya savaşına sürükleyebilmenin koşulları yaratılmak istenmiştir .Çekişme ortamında kimsenin şans tanımadığı karşıt aday  dikkatli bir senaryo ile başkanlık makamına taşınmıştır . Seçim kampanyasında  Amerika’yı yeniden dünyanın en büyük devleti yapacağını söyleyerek  her aşamada Amerikanın ulusal çıkarlarına öncelik vererek ve ciddi bir ulusalcı politika izleyerek  başkanlığı kazanan  karşıt aday  her türlü siyasal saldırı senaryolarına karşı ulusalcı politikalar ile ayakta kalarak Beyaz Saray denen  üst yönetim makamına gelmiştir . İlk kadın başkan senaryosuna rağmen  seçimleri kaybeden küresel sermaye  Siyonist lobiler ile  Armageddon isimli üçüncü dünya savaşı için ısrarlı biçimde çalışmalarını sürdürünce ,seçimleri kazanan karşıt aday  binlerce  kamyon silahı Orta Doğu’ya götürerek bölge ülkelerine dağıtmış ve bunların paralarını da petrol kralı Suudilere ödeterek bölgedeki dünya dengelerini kontrol altına almaya çalışmıştır . Siyonizmin üçüncü dünya savaşını Orta Doğu’da önlemeye çalışan  yeni başkan  daha sonraki çalışma dönemlerinde de ulusal politikalardan yana olmuş ve bu doğrultuda Amerikan ekonomisini de ulusalcı yeni bir yapılanmaya götürmüştür .

Süper güç ABD küresel bir güç olma doğrultusunda tekelci  sermayenin yönlendirmesine  maruz kalınca, yeni başkan  ilk kez ulusal ekonomiden söz etmeye başlamıştır .Küreselleşme döneminde yurt dışına gönderilen  ve yabancı ülkelere yatırımlara zorlanan Amerikan  sermayesini yeniden Amerikan ülkesine geri dönmesi için ikna etmeye çalışırken ,  ABD yavaş yavaş küresel politikalardan vazgeçerek ayakta kalma savaşı veren  ulus devletlere açıktan maddi destek yardım programlarını başlatırken küresel şirketlere karşı  da  yeni ekonomik mücadeleleri başlatmıştır. Son   dönemde ABD ulusalcı politikalara yönelirken , bu kez Amerikan devleti ile ters düşen Siyonist sermayenin egemenliğindeki  Şangay yapılanmasının bulunduğu ülkenin devlet başkanı konumunda olan   Çin cumhurbaşkanı ,  katıldığı uluslararası toplantılarda açıkça küreselleşme akımını desteklediğini defalarca söylemiştir . Küreselci ABD’nin  Siyonizm yüzünden ulusalcı noktaya geldiği gibi ,eskinin Komünist   Çin’inin  başkanı da günümüzde  küreselciliği savunarak diğer kapitalist ve emperyalist devletler ile ortak hareket etmeye başlamıştır . Çin’in başkenti Pekin bir komünist yapı olarak ayakta iken aynı dönem içinde  Şangay kapitalist bir kent olarak yapılanmıştır . Washington ABD ulus devletinin merkezi olarak hareket ederken,  New York  kenti de  sahip olduğu büyük Yahudi nüfus ile küresel sermayenin başkenti olarak davranmaya başlamıştır . ABD’de iki devletli yapı ortaya çıkarken benzeri bir gelişme  Çin’de de öne çıkmıştır .Çin’de Pekin- Şangay ,Rusya’da Moskova-Petersburg , Türkiye’de  Ankara-İstanbul ,İtalya’da Roma-Venedik  ya da Fransa’da Paris-Marsilya gibi ikili yapılanmalar , hem ulus devletlerin  milli ekonomik   düzen kurmalarını engellemiş hem de küresel sermaye ile ulusal ekonomi dengelerinin oluşumunda alternatif  roller  oynamıştır .

ABD başkanlığını tanımayan ve Siyonizme alet olan  küresel sermaye,New York’tan Şangay’a taşınırken,İsrail bir köprü kurmaya çalışmış ve bunun sonucunda küresel sermaye İsrail merkezli olarak  ABD’den dışlanan  Amerikan sermayesini Şangay’a götürerek  , yeni dünya düzeninde  ABD’nin yerini Çin’in almasına yardımcı olmuştur . Dünya tarihinin ortaya koyduğu gibi küresel sermaye her zaman yükselen  yeni ülkenin içinde yer alarak buranın ekonomisini kontrol etmiş ama başka zamanlarda da düşmekte olan ülkeleri , batan geminin fareler tarafından terk edilmesine benzerbiçimde öncelikle küresel sermaye terketmiştir . Bugün de New  York kökenli Amerikan sermayesinin Siyonist çizgide  ABD’yi terk ederek Şangay üzerinden Çin’i merkez ülke konumuna getirdiği görülmektedir . Özellikle son dönemde internet sistemi aracılığı ile elektronik  yeni yapılanmada da  Çin’in merkez  ülke olarak seçilmesi bu durumudoğrulamaktadır .Geçmişten gelen dünya düzeninin patronu olan Amerikan devleti, küresel sermayenin  doğu bölgelerine yönelmesi yüzünden merkezi konumunu yitirirken ,Amerikan devleti çok hızlı gelişen bir iç savaş ortamı ile karşı karşıya kalmıştır . New York merkezli küresel sermaye  yeni dönemde Şangay merkezli bir  yeni dünya düzeni oluştururken,Washington merkezli Amerikan ulus devletinin eski konumunu ve önemini elinden kaçırdığı anlaşılmaktadır .ABD yeni dönemde süper güç konumunu koruyamadığı için eyaletlerin karşıt politikalara yönelerek ulusal birliği tehdit etmesini  önleyememiştir . Son olarak ortaya çıkan virüs sorunu sırasında New York merkezli  doğu eyaletleri  başkent Washington’a karşı  ortak hareket edince ,Washington da başkent olarak batıdaki en büyük eyalet olarak  Kaliforniya’nın önderliğinde batı eyaletleri ile merkezi konumunu koruyabilmenin çabası içinde olmuştur .Sermaye bütün büyük ülkeleri merkez ve sahil yapılanmaları olarak ikiye bölerken ,ABD’yi de son aşamada  ikiye bölerek New York ile Washington’u  karşı karşıya getirmiştir .

Corona virüs salgını senaryosunda da  Çin’in küresel sermaye tarafından desteklenmesi ve  ABD’li internetçilerin  kendi ülkelerini bırakarak  yeni dünya elektronik sistemini Çin ortaklığı altında Şangay merkezli bir konuma getirmeleri de , Küresel sermayenin  ABD’den uzaklaşarak Çin’e yaklaştığını açıkça ortaya koymaktadır . Dünya tarihinde çok benzeri görülen sermayenin ülke değiştirmesi sürecinde küreselciler İsrail  güdümünde  batıyı ve batı blokunun patronu  ABD’yi terkederek , gelecek için  doğuyu ve doğunun patronu Çin’i  tercih ettiklerini açıkça ortaya koymaktadırlar . Bu yeni durum karşısında ABD bocalarken , öncelikle ulus devlet düzenini korumaya  dikkat etmiştir . Çin  giderek Şangay merkezli bir yapılanma içinde gelişmeler gösterirken ,  küresel sermaye yakın zamanda Alaska, Teksas ve Kaliforniya gibi  ABD’nin en büyük eyaletlerini  Amerikan Federasyonundan ayırarak  ABD’nin ulusal birliğini parçalamaya kalkışabilir. Geçmişten gelen  süper güç üstünlüğünü kaybeden ABD ,yeni dönemde varlığını koruyabilmek için  merkezi gücü  ile hem eyaletlerine tam  olarak sahip çıkmak zorundadır , hem de ülkede yeniden küreselcilerin şimdiye kadar  önlediği uluslaşma ve ulusal ekonomi oluşturma süreçlerini tamamlamak  durumundadır . Komünist Çin’i küresel emperyalist yapanlar , sonunda kapitalist  süper gücü de ulusalcı olmak noktasına getirmişlerdir .Önümüzdeki dönemde ABD artık eskisi gibi hegemonya sahibi olmak istiyorsa ,kesinlikle ulusalcı politikalar uygulayarak yoluna devam edebilecektir . Yeni dönemde dışlanan ABD, hem ulus devlet olmaya yönelecek hem de ulus devletleri küresel sermayenin  hegemonyalarına karşı  uluslararası alanda destekleyecektir . Sosyalist sistemin yıkılmasından bu yana kötülenen ve saldırılan ulus devlet olgusunun, bugün gelinen aşamada   eskisinden çok farklı yeni bir konuma da  olduğu görülmektedir . Ulus devletler artık batı emperyalizmi tarafından eskisi gibi tehdit edilmeyecekler ve gelecekte Çin üzerinden kurulacak olan emperyalist  yeni elektronik dünya düzeni içerisinde giderek zorlanacaklardır .Son dönemde ortaya çıkan yeni  ekonomik ve siyasal gelişmeler  yeniden bir ulus devlet dönemini de kendiliğinden  bütün dünyada başlatabilecektir . Ulus devletlerin tekrar ön plana çıkmasıyla birlikte  küreselcilerin zorlandığı  ve savaş süreçlerinin önü kesilerek  kalıcı barışa açılan yeni  bir dönem gündeme gelebilir .

Çeyrek yüzyıldır batılı emperyalistler tarafından zorlanan  ulus devletler sürecinin iç ve dış çelişkiler yüzünden bir türlü tamamlanamaması göz önüne alınarak , yarım kalmış olan uluslaşma ve ulusal devletleşme oluşumlarının devamı sağlanarak ,bunların dünya sahnesinde eskisinden daha güçlü bir biçimde yer almaları sağlanabilir . İkinci dünya savaşının galibi olan ABD’nin yeni dönemde üçüncü dünya savaşının yenilen tarafı olmaya doğru  yönlendirilmesi  için , bu doğrultuda hazırlanmış olan küresel sermaye merkezli  çeşitli siyasal senaryolarının  uygulama alanına getirilmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır .Bu durum  son zamanlarda  bir çok alanda yaşanan zorlama  olaylar üzerinden  fazlasıyla gözler önüne çıkmaktadır . Yeni ABD başkanı küresel sermayenin adayını yenerek işbaşına geldiğine göre , başkanlık makamına oturduğu devletin ulusal çıkarlarına  eskisinden daha fazla önem vermek durumundadır   .ABD’yi yeniden dünyanın en büyük devleti yapacağını , dış ülkelere gitmiş olan Amerikan sermayesinin yeniden ABD’ye  geri getirileceğini  ve önceliğin her alanda Amerikan devletinin olacağını dile getiren  ulusalcı başkanın bu yeni tavrı ile , yarım kalmış olan ulusalcılık ve ulus devletleşme süreçlerinin ikinci kez siyasal gündem de öne çıkarak , tamamlanma yoluna gideceği bugünün koşullarında görülebilmektedir . Böylesine büyük bir dönüşüm içerisine girmiş olan dünyanın en büyük devletinin  küresel şirketlerle kavga ederek geri çekilmesi ve kendi siyasal düzeninin içine  dönerek  toparlanmaya çalışması , bütün dünya ülkeleri açısından dikkatli bir biçimde izlenmesi gereken çok önemli bir oluşumdur . Bugünkü konumu ile üç yüz yıllık bir geçmişi geride bırakan bir süper devletin, ayakta kalabilmek ve yola devam edebilmek üzere ulusalcı politikalara yönelmesi, yeryüzü haritasında yer alan bütün ulus devletler için ders verici çok önemli bir olgudur . Yeni dönemde küresel bir düzen tam olarak kurulamadığı için ulus devletler  var olma haklarını öne çıkaracaklar ve  bu doğrultuda sonsuza kadar yol alabilmek üzere mücadelelerini  sürdüreceklerdir .

Önümüzdeki yeni dönem  yeniden ulus devletler çağı  olacaktır . Bir avuç aşırı zengin patronun çıkarları için oluşturulmak istenen küresel imparatorluk projesinin ulus devletleri yeniden sömürgeleştireceği  yaşanan  gelişmeler doğrultusunda  kesinleştiği için , insanlık  yeniden ulus devletler uygulamasına dönerek  ulusal çıkarlar doğrultusunda  geleceğe yönelecektir . Her türlü baskı ve alt kimlikçi bölücü senaryolara karşı  yok edilemeyen ulusal toplum yapısı ve ulus devletlerin temelinde var olan ulus kavramının karşıt kesimler tarafından ileri sürüldüğü gibi  hayali cemaatlarolmadığı ,aksine var olan ve yaşayan toplumsal ve siyasal gerçeklikler olduğunu bir kez daha bugünün dünyasında yaşanan  olaylar ortaya koymuştur . Uluslar var olan ve yaşayan gerçeklikler olarak önümüzdeki dönemde kendilerini güçlendirerek  , merkezi konumlarını koruyarak  hem ulusal toplum hem de ulus devlet yapılanmalarının merkezinde yer aldıkları sağlam çekirdek özünü  kararlı bir biçimde sürdürebileceklerdir . En büyük devlet ABD’nin yaşadığı  çelişkili olaylar dizisinin de ortaya koyduğu gibi  ,küresel şirketler ile ulus devletler arasındaki çekişmeleri ulus devletler kazanmıştır .Şimdiye kadar büyük baskılarla yok edilemeyen ulus devletler önümüzdeki dönemde küresel şirketlerin emperyalist  saldırılarına karşı  , bölgesel ya da küresel karşıt örgütlenmeler  aracılığı ile hem  öz savunma yolları ile kendilerini koruyacaklar , hem de insanlığa zarar veren küresel emperyalizm saldırılarına karşı  kendilerini  koruyacak ulusal plan ve programları da devreye sokacaklardır . Gelecekte yeni bir dünya olacak ama  şimdiye kadar yok edilemeyen çağdaş uluslar ailesi de böylesine bir uluslararası yapılanmanın  temelini oluşturacaktır .