Bir Bayrağın Gölgesinde, 9 Eylül ve Bize Bırakılan Emanettir.
Bir Bayrak, Binlerce Hikâye...
9 Eylül… Takvimlerde sıradan bir gün gibi duran, fakat Türk milletinin hafızasında bambaşka bir anlam taşıyan tarih. İzmir'in kurtuluşunun yıl dönümü… Ama aslında bundan çok daha fazlası. 9 Eylül; bir şehrin işgalden kurtuluşundan öte, bir milletin esareti reddedişinin, bağımsızlığına sahip çıkışının ve yeniden ayağa kalkışının adıdır. Bugün İzmir'e baktığımızda; Kordon'da yürüyen insanları, körfezde dalgalanan Türk bayrağını, özgürce yaşayan çocukları görüyoruz. Fakat bütün bunların ardında nasıl bir bedel ödendiğini, o günlerin insanlarının neler yaşadığını yeterince hatırlıyor muyuz?
İşte bugün asıl sormamız gereken soru belki de budur. Çünkü unutulan tarih, yalnızca geçmişin değil, geleceğin de kaybıdır.
15 Mayıs 1919… İzmir işgal edildi. Yunan askerlerinin şehre çıkmasıyla başlayan işgal tam 1.213 gün sürdü. Üç yıl, üç ay, yirmi dört gün… Bugün bu rakamı bir takvim hesabı olarak okuyabiliriz. Oysa o 1.213 günün her birinde bir annenin korkusu, bir babanın öfkesi, bir gencin umudu, bir askerin fedakârlığı vardı. Fakat işgalcilerin hesaba katmadığı bir şey vardı: Türk milletinin teslim olmama iradesi. Daha işgalin ilk gününde bunun işaretleri ortaya çıktı. Gazeteci Hasan Tahsin, Kordon'da Yunan askerlerine karşı sıktığı ilk kurşunla yalnızca bir askere karşı silahını doğrultmadı.
O kurşun, bir milletin "Hayır!" sesiydi. Bir milletin "Vatanımı işgal edemezsiniz!" haykırışıydı. Belki Hasan Tahsin o anda attığı kurşunun tarihte nasıl bir anlam kazanacağını bilmiyordu. Ama tarih, bazen bir insanın yaptığı küçük görünen bir hareketi alır ve onu bir milletin hafızasına emanet eder.
Hasan Tahsin'in kurşunundan önce ise İzmir halkının başka bir sesi yükselmişti. Maşatlık Mitingi… İşgalden bir gece önce İzmir halkı meydanlara çıktı. İzmir Redd-i İlhak Cemiyeti'nin öncülüğünde ortaya konulan bu örgütlü tepki, milletin işgali kabullenmeyeceğinin açık bir ilanıydı. Bu ayrıntı önemlidir. Çünkü Millî Mücadele yalnızca cephede başlamadı. Millî Mücadele, önce milletin zihninde başladı. İnsanlar önce "Bu topraklar bizimdir" dedi. Sonra "Teslim olmayacağız" dedi. Ardından da bunun bedelini ödemeye hazır olduğunu gösterdi. Cephede Mehmetçik savaşırken, geride kalanlar da ellerinden geleni yaptılar. Kadınlar cepheye mühimmat taşıdı. Çocuklar, gençler, yaşlılar elinden gelen desteği verdi. Cemiyetler kuruldu. İnsanlar örgütlendi. Ve Anadolu'nun dört bir yanında aynı duygu büyüdü:
İstiklâl!...
Sonra 26 Ağustos 1922 geldi. Büyük Taarruz başladı. Türk ordusu, Mustafa Kemal Paşa'nın önderliğinde büyük bir kararlılıkla ilerledi. Ve 9 Eylül sabahı… İzmir'in ufkunda Türk süvarileri göründü. O süvarilerin arasında Yüzbaşı Şerafettin Bey de vardı. Şerafettin Bey ve müfrezesi, çatışmalara ve bombalamalara rağmen ilerleyerek Hükûmet Konağı'na ulaştı. Ve o tarihi anda Yunan bayrağı indirildi.Türk bayrağı göndere çekildi. Şerafettin Bey'in yarasından akan kanlara bulanmış Türk bayrağı İzmir semalarında dalgalanmaya başladığında, aslında yalnızca bir bayrak göndere çekilmiyordu. Bir milletin onuru yeniden ayağa kalkıyordu. Üç yıl, üç ay ve yirmi dört gün süren işgal sona ermişti. İzmir yeniden özgürdü. Şerafettin Bey'in bu kahramanlığı unutulmadı. Mustafa Kemal Atatürk tarafından kendisine "İzmir" soyadı verildi; Buhara Cumhuriyeti tarafından gönderilen bir kılıç da kendisine takdim edildi. Bugün Şerafettin Bey'in adını anarken, onunla birlikte o gün İzmir'e giren bütün Mehmetçikleri de hatırlamak gerekir. Çünkü tarih, bazen bir kahramanın adını yazar ama o kahramanın arkasında binlerce adsız kahraman vardır.
İzmir'in kurtuluşunu anlatırken Kürt Reşo'yu, yani Mehmet Raşit Nazlı'yı da hatırlamak gerekir. Ve belki de burada durup düşünmeliyiz:
Kaç kahramanın adını biliyoruz?
Kaçının hikâyesini biliyoruz?
Kaçının mezarının yerini biliyoruz?
Muhtemelen çok azını…
Ama onların fedakârlıkları sayesinde bugün bu topraklarda özgürce yaşayabiliyoruz. İşte tarih karşısındaki en büyük sorumluluğumuz burada başlıyor. Hatırlamak… Çünkü bir milleti güçlü yapan yalnızca orduları değildir. Bir milleti güçlü yapan, geçmişini unutmayan hafızasıdır. Bugün gençlerimize 9 Eylül'ü nasıl anlatıyoruz? "İzmir 9 Eylül 1922'de kurtarıldı." Evet. Ama bununla yetinmemeliyiz. Gençlerimize şunu da anlatmalıyız:
O gün İzmir'in kurtuluşu için insanlar neyi göze aldı?
Canlarını… Mallarını… Geleceklerini… Sevdiklerini… Ve bazen hayatlarını…
Peki, biz bugün bu fedakârlığın karşılığında ne yapıyoruz?
İşte asıl mesele burada. Dünün gençleri vatanı silahla savundu.Bugünün gençleri ise bu vatanı bilgiyle, bilimle, eğitimle, üretimle, sanatla, teknolojiyle ve ahlakla savunmak zorunda. Çünkü bağımsızlık sadece sınırlarımızı korumak değildir. Kendi aklımızla düşünebilmek… Kendi bilimimizi üretebilmek… Kendi teknolojimizi geliştirebilmek… Adalete, hukuka ve insan onuruna sahip çıkabilmek… Birbirimize rağmen değil, birbirimizle birlikte geleceğe yürüyebilmek… Bunların tamamı bağımsızlığın parçalarıdır.
Bugün 9 Eylül. İzmir yine güzel. Kordon yine kalabalık. Deniz yine aynı deniz. Gökyüzü yine aynı gökyüzü. Ama o gökyüzünde dalgalanan bayrağın hikâyesi çok farklı. O bayrakta Hasan Tahsin'in cesareti var. O bayrakta Maşatlık'ta toplanan İzmir halkının iradesi var. O bayrakta Şerafettin Bey'in kanı var. O bayrakta cephede can veren Mehmetçiklerin hatırası var. O bayrakta evladını cepheye gönderen anaların gözyaşı var. O bayrakta adını hiç bilmediğimiz binlerce kahramanın hakkı var. Bu nedenle bugün o bayrağa biraz daha dikkatli bakmak gerekir. Çünkü o, yalnızca bir kumaş parçası değildir. O bayrak, bize bırakılmış bir emanettir. Ve emanet, sadece korunmaz. Emanet, sahibine layık şekilde geleceğe taşınır. 9 Eylül'ün bize öğrettiği en önemli derslerden biri de şudur: Hiçbir karanlık sonsuza kadar sürmez. 15 Mayıs 1919'da İzmir'in üzerine çöken karanlık, 9 Eylül 1922'de dağıldı. Ama o karanlığı dağıtan şey yalnızca silah değildi. İnançtı. Cesaretti. Örgütlenmeydi. Birlikti. Fedakârlıktı. Ve en önemlisi, bağımsız yaşama iradesiydi.
Bugün bize düşen görev, geçmişi sadece alkışlamak değildir. Onu anlamaktır. O günün şartlarını gençlerimize anlatmaktır. Ve onlara şu soruyu sormaktır: "Siz olsaydınız ne yapardınız?" Belki de 9 Eylül'ün en büyük eğitimidir bu. Çünkü tarih, geçmişte yaşayan insanların hikâyesi değildir sadece. Tarih, her nesle sorulan bir sorudur. "Sıra sana geldiğinde bu emaneti nasıl taşıyacaksın?"
Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Millî Mücadele'nin bütün kahramanlarını;
Yüzbaşı Şerafettin Bey'i,
Hasan Tahsin'i,
İzmir Redd-i İlhak Cemiyeti'nin fedakâr mensuplarını,
Kürt Reşo'yu,
cephede savaşan Mehmetçiklerimizi,
vatan uğruna can veren aziz şehitlerimizi
ve isimlerini bugün dahi bilmediğimiz nice kahramanı
rahmet, minnet ve sonsuz saygıyla anıyorum.
Onların bize bıraktığı miras yalnızca kurtarılmış bir İzmir değildir. Onların bize bıraktığı miras, bağımsız yaşama hakkımızdır. Şimdi bu emaneti biz taşıyoruz. Çocuklarımız taşıyacak. Onların çocukları taşıyacak. Ve dileğimiz odur ki Türk bayrağı, İzmir'in üzerinde daha nice yüzyıllar boyunca özgürce dalgalansın. 9 Eylül'ün ruhu hiç eksilmesin. Hatırası hiç unutulmasın.
Ve gençlerimiz, bu güzel vatanın hangi bedeller ödenerek kazanıldığını hiçbir zaman unutmasın.
Çünkü bir millet geçmişini unuttuğunda, yalnızca tarihini değil; geleceğinin yönünü de kaybedebilir. Bugün İzmir'in kurtuluşunu kutlarken, aslında bir milletin yeniden ayağa kalkışını kutluyoruz. Ve o gün İzmir'de göndere çekilen bayrak bize hâlâ aynı şeyi söylüyor: "Bu vatan size emanettir."
9 Eylül İzmir'in kurtuluşu kutlu olsun.
Şehitlerimizin ruhu şad olsun.
Gazilerimize minnet olsun.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün ve silah arkadaşlarının aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyorum.
Ne mutlu bu emaneti taşımanın sorumluluğunu bilenlere.
Ne mutlu Türk milletine.
Ne mutlu Türk'üm diyene!
Devamı devlet, Nasibi cennet, Bekayı imân, Rızayı Rahman..
Baki Selam ve Dua ile.
MUSTAFA GÖKTAŞ
Gazeteci / Yazar ve İktisatçı (Meslekte 43 yıl)




























