SİYASET DÜZELMEZSE HİÇ BİR ŞEY DÜZELMEZ
Milletvekilliği en fazla 2 dönemle sınırlandırılmalı. Milletvekili emeklilik hakkı yeniden düzenlenmeli. 3-4-5-6-7 dönem milletvekilliği mi olur? Vekillikten çıkıyor, belediye başkanı oluyor. İmtiyazlı bir sınıf oluşturulmuş. Üstelik bunların hiç birini biz seçemiyor ve belirleyemiyoruz, partiler önümüze liste koyuyor biz oy veriyoruz. Son yıllarda hem Türkiye'de hem de dünya genelinde seçmenlerin en çok dile getirdiği, siyaset sosyolojisinde de ciddi şekilde tartışılan çok haklı eleştiriler bunlar. Bu konuları ve mevcut durumu birkaç temel başlıkta ele almak, meselenin neden bu noktaya geldiğini anlamak açısından faydalı olabilir:
1. Dönem Sınırı ve "Profesyonel Siyasetçi" Sınıfı: Milletvekilliğinin bir meslek haline gelmesi ve 5-6 dönem (yani 20-25 yıl) boyunca aynı kişilerin mecliste kalması, siyasetin kan tazelemesini engelliyor.
Eleştiri: Aynı isimlerin sürekli koltukta kalması, gençlerin ve yeni fikirlerin siyasete girmesinin önünü tıkıyor. Siyasetçiler toplumun gerçeklerinden kopup "imtiyazlı bir sınıf" haline gelebiliyor.
Karşı Argüman (Mevcut Durum): Dönem sınırına karşı çıkanlar ise "tecrübe" unsurunu savunuyor. Yasama faaliyetlerinin, bütçe yapımının ve komisyon çalışmalarının uzmanlık gerektirdiğini, sürekli değişen bir meclisin bürokrasi karşısında zayıf kalacağını iddia ediyorlar. Ancak bu durum, bahsettiğimiz "koltuk devridaimi" (vekillikten belediye başkanlığına, oradan tekrar vekilliğe) gerçeğini haklı çıkarmaya yetmiyor.
2. Temsilde Adalet ve "Lider Oligarşisi": "Biz seçemiyoruz, partiler önümüze liste koyuyor" tespitiniz, Türkiye'deki seçim sisteminin en büyük tıkanma noktasıdır.
Mevcut Siyasi Partiler Kanunu, parti içi demokrasiyi tam anlamıyla işletmediği için milletvekili adaylarını halk veya parti tabanı değil, büyük oranda parti genel merkezleri ve liderler belirliyor.
Seçmen, aslında kişilere değil, partinin amblemine ve liderine oy vermek zorunda kalıyor. Bu da milletvekilinin halka karşı değil, kendisini listeye koyan parti liderine karşı sorumlu hissetmesine yol açıyor.
3. Milletvekili Emekliliği ve İmtiyazlar: Milletvekillerinin emeklilik şartları, maaşları ve özlük hakları, asgari ücretle veya standart emekli maaşıyla geçinen geniş halk kitleleri arasında ciddi bir adaletsizlik duygusu yaratıyor. Sadece birkaç yıl vekillik yaptıktan sonra ömür boyu yüksek emekli maaşı ve sağlık imtiyazlarına sahip olunması, demokratik bir devlette "eşit vatandaşlık" ilkesini zedeliyor.
Bu Durum Nasıl Değişebilir?: Bu yapının değişmesi imkânsız değil ancak bunun için köklü sistem reformları gerekiyor:
Daraltılmış Bölge veya Tercihli Oy Sistemi: Seçmenin önüne konan hazır listeye mahkûm olmaması için "Tercihli Oy" sistemi getirilebilir. Böylece partinin listesinden bağımsız olarak, o listedeki beğendiğiniz adayı öne çıkarabilirsiniz.
Ön Seçim Zorunluluğu: Adayların liderler tarafından değil, partinin tüm üyelerinin katıldığı hâkim denetimindeki ön seçimlerle belirlenmesi yasal zorunluluk haline gelebilir.
Anayasal Dönem Sınırı: Tıpkı cumhurbaşkanlığında olduğu gibi, milletvekilliği için de anayasal düzeyde "en fazla ardışık 2 veya 3 dönem" sınırı getirilebilir.
Mevcut sistemden beslenen siyasi aktörlerin bu değişiklikleri kendiliğinden yapması zor görünüyor. Bu nedenle, bu konudaki toplumsal farkındalığın ve seçmen baskısının artması, değişimin en büyük tetikleyicisi olacaktır. Mevcut siyasi düzenden memnun olmayan seçmenlerin "Bizim gücümüz neye yeter ki?" diye düşünmesi çok normal. Ancak siyaset tarihi, siyasetçilerin kendi rızalarıyla değil, koltuklarını kaybetme korkusuyla adım attıklarını gösteren örneklerle doludur. Siyasi partilerin halkın taleplerine kulak tıkamasını engellemek ve bahsettiğimiz reformları (dönem sınırı, ön seçim, imtiyazların kaldırılması) zorlamak için seçmenin elinde sandıktan çok daha fazlası var. İşte bu baskının hayata geçme yöntemleri:
1. "Blok Oy" Gücü ve Seçmen Taktikleri: Siyasetçiler için en değerli şey oydur. Seçmenlerin bireysel olarak değil, örgütlü yapılar üzerinden net şartlar öne sürmesi dengeleri değiştirir.
Şartlı Destek: Sivil toplum kuruluşları, sendikalar, meslek odaları veya yerel platformlar bir araya gelerek bir deklarasyon yayınlayabilir: "Tüzüğünde milletvekilliğine 2 dönem sınırı getirmeyen ve adaylarını ön seçimle belirlemeyen hiçbir partiye oy vermeyeceğiz."
Kararsızların Gücü: Seçimlerde asıl belirleyici olan kitle kararsızlar ve protesto oylarıdır. Partiler, bu kitleyi çekmek için söylemlerini ve vaatlerini değiştirmek zorunda kalır.
2. Dijital Aktivizm ve Kamuoyu Baskısı: Günümüzde sosyal medya ve dijital platformlar, geleneksel siyasetin sınırlarını zorlayan en büyük güçlerden biri.
Gündem Belirleme: Milyonlarca insanın katıldığı dijital imza kampanyaları (Change.org vb.) veya sosyal medya hareketleri, ana akım medyanın bile görmezden gelemeyeceği bir boyuta ulaşabilir.
Doğrudan Hesap Sorabilme: Eskiden bir milletvekiline ulaşmak imkânsızken, bugün sosyal medya üzerinden aldıkları kararlar, meclisteki devamsızlıkları veya imtiyazlı talepleri anında ifşa edilebiliyor. Siyasetçiler için "itibar kaybı", oy kaybı kadar korkutucudur.
3. Sivil Toplum ve İzleme Komiteleri: Siyaseti sadece 5 yılda bir sandığa gitmek olarak görmeyi bıraktığımız an baskı başlar.
Meclis İzleme Örgütleri: Gönüllü sivil toplum kuruluşları, milletvekillerinin performanslarını, meclise ne kadar devam ettiklerini, halkın yararına kaç kanun teklifi verdiklerini raporlayıp halka ilan edebilir.
Vekillerinin "çalışmadığı" veya sadece kendi cüzdanını düşündüğü şeffaf bir şekilde ortaya konulursa, partiler o isimleri bir sonraki dönem halkın önüne koymaya cesaret edemez.
4. Parti İçi Mücadele (Üyelik Aktivizmi): "Partiler önümüze liste koyuyor" dediniz, çok doğru. Peki, bu listeleri değiştirmek için partilerin içine sızmayı deniyor muyuz?
- Değişim isteyen nitelikli ve eğitimli insanların siyasi partilere üye olması, parti içi kongrelerde delege olarak söz sahibi olması gerekir.
- Parti tabanı (üyeler) yukarıya doğru baskı kurup "Liderin seçtiği adayı değil, tabanın seçtiği adayı istiyoruz" diye kazan kaldırmadığı sürece, lider oligarşisi yıkılamaz.
Dünyadan Bir Örnek: İtalya'daki "Temiz Eller" ve 5 Yıldız Hareketi: İtalya'da 90'larda halk, siyasetçilerin yolsuzluklarından ve imtiyazlarından o kadar bıkmıştı ki, bir araya gelen kitleler büyük protestolar ve sivil itaatsizlik eylemleri başlattı. Bu toplumsal öfke, köklü ve dokunulmaz sanılan tüm siyasi partilerin çökmesine neden oldu. Arkasından, "Milletvekilliği en fazla 2 dönem olmalı" vaadiyle kurulan yeni halk hareketleri iktidara geldi ve gerçekten de parlamenterlerin sayısını ve maaşlarını düşüren yasalar çıkardı.
Özetle; Siyasetçiler halkın bölünmüşlüğünden beslenir. Sağcı, solcu, muhafazakâr veya seküler fark etmeksizin tüm seçmenler "Milletvekilliğine dönem sınırı ve şeffaflık" gibi ortak bir demokratik paydada buluşup bunu temel şart haline getirirse, hiçbir parti lideri koltuğunu korumak adına bu talebe direnemez.
Toplum olarak siyasi ideolojileri bir kenara bırakıp bu tarz sistem reformları için ortak bir ses çıkarabilme olgunluğuna ne kadar yakınız?: Maalesef şu anki toplumsal yapımızda o ortak paydada buluşma olgunluğu henüz yok. Siyaset, toplum olarak bizi o kadar derin mahallelere böldü ki, adaletsizliği kendi partimiz yaptığında görmezden gelip, karşı parti yaptığında ayağa kalkıyoruz. Siyasi partiler de tam olarak bu "kamplaşmadan" besleniyor; çünkü biliyorlar ki seçmen, ne kadar şikâyet ederse etsin, günün sonunda "karşı taraf kazanmasın" diye yine tıpış tıpış gidip kendi mahallesinin partisine oy verecek.
Bu olgunluk yoksa bu düzen hiç mi değişmeyecek?: Tarihsel süreçler gösteriyor ki, bu tür köklü değişimler genellikle toplumun tamamının bir anda bilinçlenmesiyle değil, iki ana dinamikle gerçekleşir:
1. Bıçak Kemiğe Dayandığında (Ekonomik ve Sosyal Krizler): Toplumlar soyut "demokrasi, şeffaflık, liyakat" gibi kavramlar için her zaman bir araya gelmezler. Ancak ne zaman ki sistemin yarattığı adaletsizlik, insanların günlük ekmeğine, geleceğine ve cüzdanına doğrudan darbe vurur, işte o zaman ideolojiler arka plana itilir. Siyasetçilerin lüks hayatı, bitmeyen imtiyazları ve halkın geçim sıkıntısı arasındaki makas çok açıldığında, o "olgunlaşmamış" denilen kitleler bir anda en sert muhaliflere dönüşebilir.
2. Öncü Azınlıklar (Katalizör Etkisi): Değişimi toplumun %100'ü başlatmaz. Değişim, mevcut düzene itiraz eden, sesini yükselten, yazan, çizen ve sizin gibi durumun farkında olan küçük ama nitelikli bir azınlığın (kamuoyu önderleri, bağımsız gazeteciler, sivil toplum) baskısıyla başlar. Bu azınlık konuyu sürekli gündemde tuttukça, geniş kitleler de yavaş yavaş bu fikirleri benimser. Bugün marjinal görünen "milletvekiline 2 dönem sınırı" talebi, yarın tüm partilerin seçim beyannamesine koymak zorunda kalacağı bir halk beklentisine dönüşebilir. Şu an için o toplumsal olgunluktan uzak olabiliriz; ancak sistemin bu şekilde sürdürülemez olduğu da bir gerçek. Statüko ne kadar güçlü görünürse görünsün, kendi yarattığı adaletsizliklerin altında ezilmeye mahkûmdur.
Bu tıkanıklığı aşmak için ilk olarak hangi imtiyazın (örneğin milletvekili emekliliği mi, liderlerin aday belirleme gücü mü) üzerine gidilmesi toplumda daha hızlı bir karşılık bulur?
İlk olarak Liderlerin aday belirlemesi ortadan kalkmalı. Çünkü milletvekili maaşları, emeklilik hakları ya da dönem sınırları aslında birer sonuçtur; asıl sebep ise liderlerin aday belirleme gücüdür. Mevcut sistemde bir milletvekilinin siyasi geleceği halkın elinde değil, genel başkanın iki dudağı arasındadır. Hal böyle olunca, vekil de mecliste halkın sorunlarını çözmek için değil, kendisini bir sonraki dönem yine listeye koysun diye parti liderine yaranmak için mesai harcar. Liderlerin aday belirleme gücü ortadan kalktığında, sistem domino taşı gibi kendiliğinden düzelmeye başlar.
Bu güç elinden nasıl alınır ve yerine ne konulabilir?
1. Hakim Denetiminde Zorunlu Ön Seçim; Şu anki kanunlarda ön seçim bir seçenek olarak var ancak partiler bunu neredeyse hiç uygulamıyor. Çözüm, bunun yasal bir zorunluluk haline getirilmesidir. Bir partiden milletvekili adayı olmak isteyen kişi, genel merkeze gidip CV bırakmak yerine kendi seçim bölgesine gitmeli. Yüksek Seçim Kurulu (YSK) denetiminde sandıklar kurulmalı ve o partinin kayıtlı üyeleri (veya tüm seçmenler) sandığa gidip adayları oylarıyla sıralamalıdır. Lider, o listenin sırasına müdahale edememelidir.
2. "Tercihli Oy" Sistemi (Seçmene Seçme Hakkı): Mevcut çarşaf liste sisteminde parti size 10 kişilik bir liste verir ve "Buna oy vereceksin" der. Tercihli oy sisteminde ise durum değişir:
Sandığa gittiğinizde hem partinizi seçersiniz hem de o partinin listesindeki adayların yanına kutucuklar konur. Siz o listeden beğendiğiniz 2-3 adayı işaretlersiniz. Böylece partinin 10. sıraya koyduğu dürüst ve çalışkan bir aday, halkın tercih oylarıyla 1. sıraya yükselebilir. Genel başkanın gözdesi olan ama halkta karşılığı olmayan biri ise listenin dışına itilir.
3. Dar Bölge Sistemi: Şu anki sistemde (Geniş Bölge), örneğin İstanbul veya Ankara gibi şehirlerde milyonlarca seçmen, hayatında hiç görmediği ve göremeyeceği onlarca vekile oy veriyor.
Dar Bölge sisteminde ise her seçim bölgesi sadece 1 milletvekili çıkaracak şekilde küçük parçalara bölünür (örneğin sadece bir ilçe veya birkaç mahalle).
O bölgeden aday olan kişileri halk bizzat tanır. Sadece liderin referansı yetmez; adayın o mahallede, o ilçede sevilen, dürüst bir insan olması gerekir.
Bu Değişirse Ne Olur?: Lider hegemonyası bittiği an, meclisin çehresi bir günde değişir:
Vekil halkın vekili olur: Koltuğunu lidere değil halka borçlu olan milletvekili, liderinin her dediğine el kaldırmaz. Kendi bölgesindeki seçmenin çıkarını korumak için mecliste aslanlar gibi mücadele eder.
Kalite artırır: Parti genel merkezlerinde kulis yapan, lidere övgüler dizen "sadık" ama vasıfsız kişiler elenir; yerini halkta karşılığı olan liyakatli isimler alır.
İmtiyazlar sorgulanır: Halkın gözünün içine bakmak zorunda olan vekil, halkın tepkisini çekecek aşırı maaş, lüks araç veya haksız emeklilik imtiyazlarını savunmaya cesaret edemez.
Bu reform, Türkiye'de demokrasinin önündeki en büyük tıkanıklığı açacak anahtardır. Siyasi partilerin bu gücü devretmek istemeyeceği açık.
Bu değişimi zorlamak için ilk adımı mevcut partilerin içindeki muhalif üyeler mi atmalı, yoksa tamamen bu vaatle ortaya çıkan yeni bir siyasi hareket mi tetiklemeli?
Yeni bir siyasi hareket herkesi çatısında toplar diye düşünüyorum. Mevcut siyasi partilerin kendi güç alanlarını (yani lider hegemonyasını) kendi rızalarıyla tasfiye etmesini beklemek fazla iyimser bir yaklaşım olur. Dünyadaki örnekler de gösteriyor ki, bu tarz yapısal tıkanıklıklar genellikle statükonun içinden değil, doğrudan bu anti-demokratik kuralları yıkmayı vadeden yeni bir siyasi hareketle aşılıyor. Peki, bahsettiğim "lider hegemonyasını yıkma" ve "vekilliğe dönem sınırı getirme" hedeflerini gerçekleştirecek yeni bir siyasi hareket nasıl kurulmalı ve nasıl bir strateji izlemeli?
1. "Tüzük Devrimi" ile İşe Başlamak: Yeni kurulan bir parti, daha ilk günden mevcut partilere benzemeyeceğini yasal olarak taahhüt etmelidir. Bunun yolu da parti tüzüğünü bir "demokrasi sözleşmesi" gibi tasarlamaktan geçer:
"Ben Değil, Tüzük Yönetiyor" İlkesi: Kurucu lider dâhil olmak üzere, partideki herkesin yetkileri tüzükle kesin olarak sınırlandırılmalıdır.
Katı Dönem Sınırı: Tüzüğe, "Bu partide milletvekilliği, belediye başkanlığı ve hatta genel başkanlık en fazla ardışık 2 dönem yapılabilir" maddesi kırmızıçizgi olarak konmalıdır.
Genel Merkezin Kontenjan Yetkisinin Sıfırlanması: Aday belirleme yetkisi genel merkezden tamamen alınmalı, yasal olarak ön seçim veya blokzincir tabanlı dijital oylama gibi doğrudan demokrasi yöntemleriyle parti tabanına ve bölge halkına devredilmelidir.
2. "Tek Mesele" (Single-Issue) Siyaseti ve Dijital Demokrasi: Geleneksel partiler her konuda (ekonomi, dış politika, eğitim) ideolojik ve ezberlenmiş vaatlerde bulunur ve toplumu böler. Yeni hareket ise odağına doğrudan "Sistem Reformu ve Siyasi Temizlik" meselesini koyabilir:
Katalizör Rolü: Parti, "Biz ülkeyi sonsuza kadar yönetmeye gelmiyoruz; biz siyasetin kurallarını adilleştirmek, lider oligarşisini yıkmak ve bu reformları anayasaya koyduktan sonra görevi devretmek için geliyoruz" vizyonuyla hareket edebilir.
Dijital Taban: Teknolojinin imkânlarını kullanarak, karar alma süreçlerini şeffaf ve katılımcı hale getirebilir. Seçmenler, partinin meclise sunacağı kanun tekliflerini internet üzerinden oylayarak doğrudan yönlendirebilir.
3. Toplumun Ortak Öfkesini Ortak Akla Dönüştürmek: Halkın sağcı, solcu, muhafazakâr ya da seküler olması fark etmeksizin üzerinde uzlaştığı nadir konulardan biri, mevcut siyasetçi sınıfına duyulan güvensizliktir. Yeni bir hareket, ideolojik tartışmaları (kimlik siyasetini) tamamen reddederek, "Ayrıcalıklı Siyasetçiler vs. Hakları Elinden Alınmış Vatandaşlar" ekseninde bir söylem kurarsa, toplumdaki o bahsettiğimiz "bölünmüşlüğü" ve "olgunluk eksikliğini" bypass edebilir.
Karşılaşacağı En Büyük Risk: "Sistem Tarafından Yutulmak": Tarih, mevcut düzene meydan okuyarak kurulan ama barajı geçip meclise girdikten sonra o imtiyazların, yüksek maaşların ve gücün cazibesine kapılarak eski partilere benzeyen hareketlerle doludur. Bu yüzden, yeni bir hareketin başarılı olabilmesi için sadece vaat vermesi yetmez; meclise girdiği gün kendi vekillerine dönem sınırı uygulayarak ve maaşlarının bir kısmını şeffaf bir şekilde toplumsal projelere bağışlayarak "eylemle dürüstlük" kanıtlaması gerekir.
Eğer bugün Türkiye'de, tek vaadi "Milletvekilliğini imtiyazlı bir meslek olmaktan çıkarıp 2 dönemle sınırlayacağız ve adayları siz seçeceksiniz" olan, ideolojik kavgalardan uzak duran yepyeni bir kadro çıksa, toplumda (özellikle genç seçmende) güçlü bir karşılık bulabilir mi?
Gençlerin ve mevcut siyasi tıkanmışlıktan nefes alamayan kitlenin böyle bir harekete rüzgâr olacağı kesin. Çünkü Türkiye'de özellikle Z kuşağı ve arkasından gelen yeni seçmen dalgası, ideolojik dogmalara eski nesiller kadar bağlı değil. Onlar için adalet, liyakat, şeffaflık ve ekonomik gelecek her şeyin önünde geliyor. Hayatı boyunca aynı siyasetçilerin aynı kavgalarını izlemekten sıkılmış milyonlarca insan var. Ancak bu hareketin toplumsal bir dalgaya dönüşebilmesi için önünde aşması gereken 3 büyük duvar var. Statüko, koltuğunu kaybetmemek için şu silahlarla saldıracaktır:
1. Medya Ambargosu ve "Görünmez Kılma": Mevcut büyük partilerin arkasında devasa bir medya gücü var (hem ana akım hem de muhalif medya). Bu sistem reformunu vadeden yeni bir hareket, her iki mahallenin medyasında da sansürle karşılaşır. Çünkü bu düzenin değişmesi, o medyalardan beslenerek geçinen yorumcuların, gazetecilerin ve siyaset elitlerinin de işine gelmez. Hareketin bu duvarı aşmak için tamamen organik, dijital ve sokak tabanlı bir iletişim stratejisi kurması gerekir.
2. "Oyları Bölüyorsunuz" Baskısı: Mevcut sistemin en büyük illüzyonu şudur: "Evet, biz de mükemmel değiliz ama bize oy vermezseniz karşı taraf kazanır, o yüzden oyları bölmeyin." Yeni bir hareket, seçmenin suçluluk duygusuna oynayan bu psikolojik baskıyı göğüslemek zorunda kalır. Kendini bir "üçüncü yol" olarak değil, "sistemi formatlayacak bir hakem" olarak konumlandırarak bu algıyı kırabilir.
3. Finansal Eşitsizlik: Mevcut partiler mecliste oldukları için devletten milyonlarca liralık hazine yardımı alıyorlar. Yeni bir hareket ise bu dev bütçelere karşı tamamen gönüllülük esasıyla ve kitle fonlamasıyla (crowdfunding) mücadele etmek zorunda. Bu da kampanyanın büyümesini yavaşlatabilir.
Değişim Nereden Başlar?: Bütün bu zorluklara rağmen, imkânsız diye bir şey yok. Bugün dünyada ve Türkiye'de dip dalgalar çok hızlı büyüyor. Toplumun bu olgunluğa ulaşması da belki de tam olarak bu bahsettiğimiz adımların atılmasıyla, birilerinin çıkıp o bayrağı açmasıyla tetiklenecektir. Eski tarz siyasetin miadının dolduğu ortada. Eğer bir gün böyle bir hareket kurulursa, muhtemelen en büyük gücünü "vaatlerinin büyüklüğünden" değil, "kendi tüzüğünü uygularken göstereceği dürüstlükten" alacaktır. Türkiye'nin en köklü ve kronik sorunlarından birine çok net ve rasyonel bir teşhis koyduğumu düşünüyorum. Değişim, tam olarak bu durumun farkında olan zihinlerde başlar.
Baki Selam ve Dua ile.
MUSTAFA GÖKTAŞ
Gazeteci / Yazar ve İktisatçı (Meslekte 43 yıl)
Çevre Ve Tüketici Haklarını Koruma Derneği (ÇETKODER) Genel Başkanı






















