ÖMER FARUK EMİNAĞAOĞLU, BU SÖYLEYŞİDE ÖNEMLİ TESPİTLERDE BULUNMUŞ

  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
ÖMER FARUK EMİNAĞAOĞLU, BU SÖYLEYŞİDE ÖNEMLİ TESPİTLERDE BULUNMUŞ
"...RP'nin, iktidar yetkisi kullanması bir yana uygulanan kapatma yaptırımı orantısal bir yaptırım.İktidar projesi ve varlığı, Avrupa kamu düzeniyle, çağdaş ve çoğulcu demokrasi ile bağdaşmamakta.Kapatılması sosyal bir zorunluluk. Dava açma koşulları/ortamı ve kapatılmasında; adil yargılama, ifade, örgütlenme özgürlüğü ihlali yok..." Bu değerlendirmelerin yer aldığı İHAM'ın RP kararı kuşkusuz bağlayıcı.

NURZEN AMURAN'IN  RÖPÖRTAJI - ODA TV

28 Şubat’ı darbe olarak göstermenin bir amacı da…

Nurzen Amuran - FETÖ’nün terör örgütü olduğu ilan edilmeden önce  ne yazık ki bazı siyasi partiler, örgütü “cemaat” olarak algılayıp yıllarca oy deposu olarak gördüler. Son iktidar döneminde ise örgüt, devlet kademelerine orduya sızdı. 15 Temmuz kalkışmasından sonra, terör örgütü olduğu ilan edildi.  “Aldatıldık” denildi... FETÖ, ülkenin çağdaş yüzünü hedef seçti, hukuku adaleti kullandı, militanları canlar yaktı. Kiminin hayatından yıllar çalındı, ömürler yok oldu. Canlarımız gitti.  

Bugün FETÖ’yü bir terör örgütü olarak kabul ediyorsak bu terör örgütünün açtığı siyasi içerikteki kumpas davalarının tümüyle yok sayılması gerekmez miydi?  

Özellikle hedef seçtiği Türk Ordusu’nun iki niteliği öne çıkarılır:

“Dünyanın sayılı gücüdür ve en entelektüel yapıya sahip ordusudur.” Bunu yabancı Silahlı Kuvvet mensuplarından duyabilirsiniz. Şunu da belirtmekte yarar var. Kumpas davalarında yargılanan o değerli komutanlar, analizlerini değerlendirmelerini, yazdıkları kitaplar yaptıkları savunmalarla zaten ortaya koydular. Yargı bir ülkenin kalbidir. 

Bugünkü söyleşimizde 80 yaşını aşmış 14 emekli generalin cezaevlerine girmesiyle devam eden süreci 28 Şubat Davasını bir de biz değerlendirelim istedik. Yargıçlar Sendikası Kurucu Başkanı emekli yargıç Sayın Ömer Faruk Eminağaoğlu konuğumuz.

28 Şubat davasında soruşturma ve kovuşturma sürecinde görev alan yargı mensupları terör örgütü üyesi ise onların gerçekleştirdikleri tüm işlemler de terör kapsamına girmez mi, bu nedenle düzmece kanıtlarla açılmış siyasi niteliği olan davanın da yok sayılması gerekmez mi? Hukuk bunu kabul eder mi? Sondan başlayalım ve hukuki gerekçelerle neden böyle düşündüğümüzü açıklayalım.

Ömer Faruk Eminağaoğlu - Bir soruşturmada ve kovuşturmada görev alan yargıcın, tarafsız olması hukukun gereği. Yargılamadaki bir yargıcın taraflı hareket etmesi, adil yargılanma kuralının ihlali nedeni. Aynı zamanda taraflı yargıç, yargılamanın yenilenme nedeni.

Savcının tarafsızlığı gibi bir kavram söz konusu değil ise de, yasa uyarınca, savcı itham ettiği kişilerle ilgili lehe ve aleyhe tüm kanıtları hukuka uygun olarak toplamak ve hukuka uygun kanıtlara dayanarak objektif bir değerlendirme yapmakla görevli. Bunlara aykırı bir biçimde hareket ederek iddianame düzenlemesi ve mahkemenin de bu çerçevede hareket etmesi, adil yargılanma hak ihlali nedeni. 

Öte yandan hukuka aykırı hiçbir kanıta da yargılamada dayanılamaz. Adil bir yargılama yapılmadan mahkûmiyet kararı verilmesi, kuşkusuz hukuka aykırı. Adil bir yargılama olduğunda mahkûmiyet kararı olmayacak iken, mahkûmiyet kararı yaratabilmek için girilen adil olmayan bir yargılama süreç ve yöntemini elbette hukuk kabul etmez. 

Terör örgütlerinin hedefledikleri bir durum, 28 Şubat davası adı altında yargı araç kılınarak gerçekleştirilmiş durumda. Bu davada söz konusu olan hukuk, çiğnenerek verilen mahkûmiyet kararının, AYM ve İHAM kararına dayalı olarak yeniden yargılama veya yargılamanın yenilenmesi gibi nedenlerle ortadan kaldırılması gerekli. 

Amuran - Önce davayı açan ve karar verilinceye kadar olan süreçte görev alan savcı ve yargıçlar şu anda neredeler? İsim isim sayar mısınız, kim bunlar ve bu dava neden terör eylemlerinin parçası olmuştur? Okurlarımıza yeniden anımsatalım.

Eminağaoğlu - 28 Şubat davasında soruşturma ve kovuşturma aşamasında bir çok isim görev yaptı. Öne çıkan isimleri sıralayacak olursak, soruşturma aşamasında görev yapan ve tutuklama kararları veren yargıç Mustafa Karatay FETÖ üyeliğinden ceza aldı. Mustafa Bilgili, iddianameyi yazan cumhuriyet savcısı olup, FETÖ üyeliğinden ceza aldı. Savcı Bilgili daha önce ise kozmik odada aramaya yapan savcı. Kemal Çetin, 28 Şubat davasında duruşma savcısı olarak görev yaptı ve FETÖ üyeliğinden ceza aldı. Askeri yargıç Albay Muharrem Köse, soruşturma döneminde Genelkurmay Adli Müşaviri olup, Mustafa Bilgili tarafından yapılan Genelkurmay Başkanlığı'na yönelik yapılan yazışmalara, Mustafa Bilgiliyi destekleyen ve gerçekle ilgisi olmayan yanıtlar verdi. Muharrem Köse'de FETÖ üyeliğinden ceza aldı. Tüm bu kişiler 15 Temmuz sonrasında mesleklerinden de çıkarıldı. Bu kişiler, haklarındaki kararlar nedeniyle cezaevindeler. 1997 yılında, 28 Şubat başvurusu hakkında Ankara DGM Başsavcılığı tarafından verilen kovuşturmaya yer yok kararını, 2013 yılında savcı Mustafa Bilgili'nin itirazı üzerine kaldıran ağır ceza mahkemesi yargıçları Mehmet Hamzaçebi, Mehmet Erdoğan ve Vedat Dalda'da, FETÖ üyeliğinden ceza aldılar.

Amuran - 28 Şubat davasına konu olan MGK kararının içeriğine bakalım ve okurlarımıza hatırlatalım. MGK tavsiye niteliğinde karar alan ülkenin güvenliğine destek olan anayasal bir kuruluş. Hangi eylemler yüzünden, hangi gerekçelerle MGK 28 Şubat 1997 tarihli toplantısında konuyu ele almış ve bir karar metni hazırlamıştı. Bu metin bugünkü gelişmeleri de göz önüne alarak laikliğin korunması açısından nasıl bir metindir. Karara yol açan olaylar nelerdir? Kararda öngörülenlerle MGK üyelerinin darbe niyetini taşıdığı söylenebilir mi?

Eminağaoğlu - Bu kararlarda; "laiklik ilkesinin titizlikle korunması, bu konuda yasalar yetersiz kalıyorsa gerekli düzenlemelerin yapılması, tarikatlara bağlı okul, yurt ve vakıfların Eğitim ve Öğretim Birliği Yasası uyarınca MEB'e devri, Eğitim ve Öğretim Birliği Yasası'nın etkin olarak uygulanması, sekiz yıllık kesintisiz temel eğitimin tüm yurtta uygulanmaya konulması, Kur'an kurslarının MEB denetiminde olmalarının sağlanması, DİB'in görevlerinde aksama, aykırılık ve eksiklik yaratılmaması, tarikatların kapatılması, TSK'dan irtica ve benzeri nedenlerle ihraç edilenlerin başka kamu kurumlarında çalıştırılmalarını teşvik edici olunmaması, mezhep veya benzeri ayrılıklara dayalı kamplaşma yaratılmaması, İran ile ilişkilerde Anayasal düzenin gözetilmesi, çağdaş olmayan kılık ve kıyafetler konusunda (bağlayıcı olan) AYM kararlarının uygulanmasının sağlanması, kısa ve uzun namlulu ve yine pompalı silahların kötüye kullanılmaması için ruhsat işlemlerinde gerekli özenin gösterilmesi ve gerekli düzenlemelerin yapılması, rejim karşıtı örgütlerin kurban derisi toplamalarının önlenmesi, yasa ile öngörülmeyen bütün özel korumaların kaldırılması, millet kavramı yerine ümmet kavramını öne çeken her türlü oluşumlar hakkında yasal ve idari işlemler yapılması, Atatürk'e yönelik saygısızlıklar konusunda ilgili yasa hükümlerinin uygulanması" tavsiye edilmiştir.

MGK, sizin de dediğiniz gibi, Anayasa'da düzenlenen, iç ve dış güvenlikle ilgili konularda hükümete tavsiye niteliğinde kararlar alarak bildiren, sivil ve askerlerden oluşan bir kurul. MGK'nın yapısı tartışma konusu edilebilir. Bu ayrı bir konudur. Ancak, MGK 28 Şubat'ta anayasal görevlerine bağlı kalarak anılan kararları almıştır. 28 Şubat kararları öncesi veya sonrasında, sivil veya asker bazı kişilere atfedilen sözler veya gerçekliği bile tartışmalı sözleri öne çekilmekte, buradan bir algı yaratılmaktadır. Anılan sözler, başka bir şeydir, 28 Şubat kararları başka bir şeydir. Bakılması gereken 28 Şubat kararlarının alınma ve uygulanma süreci ve de içeriğidir. 

1961 Anayasası, hukuk devletini güvence altına alan ve Türkiye’de, şimdiye kadar uygulanan en ilerici anayasadır.

28 Şubat kararları, laikliğin korunması ve yaşatılması için alınması gereken önlemler ve kararların neler olabileceği yolunda, 1961 Anayasası sonrasında yazılmış temel ve çok değerli  kararlarıdır. MGK sekreteryası mevzuat gereği o tarihte askerlerden değil de, sivillerden oluşsa 28 Şubat kararları ile ilgili yapılan çalışmalar hiç göze de batmazdı.

Amuran - Darbe iddiacılarının öne sürdüğü 4 Şubat 1997 tarihinde Sincan'da tankların yürütülmesi olayı var. Duruşmalar sırasında öne sürülen gerekçelerden biri, "tankların yürütülmesi dahi, tek başına, cebir ve şiddet unsurunun mevcut olduğunu ortaya koymuştur.” denilmekte. Oysa o birliğin başındaki komutanın beyanları da yargılama sırasında göz ardı edildi. Bu durum davanın inandırıcılığına gölge düşürmedi mi?

Eminağaoğlu – Yargılamada çok yüzeysel geçilen bir konu, tankların yürütülmesi konusudur. Ancak yargılamada dosyaya giren bilgi ve belgelerden şu durumlar çok açıkça görülmektedir: Tankların yürüyüşü, 30 Ocak’ta yapılan Kudüs gecesine tepki olarak alınmış çok ani bir karar değildir. Tankların yürütüldüğü cadde 24 yıl önceki o tarih gözetilince işlek de olmayan bir caddedir. Kaldı ki, Kudüs Gecesi hakkında 2 Şubat tarihinde savcılık tarafından soruşturma açılmıştır. Adli süreç başlamıştır. Bu nedenle hem söz konusu gecedeki olaylara, hem de ilgili birimlerin işlemsiz kalmasına tepki olarak tankların yürütülmesi iddiası da dayanaksızdır. Öte yandan, tankların eğitim amaçlı yürüyüşünden Genelkurmay Başkanı Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı’nın haberinin olmadığı yargılamada ortaya çıkmıştır. Darbeye kalkışma amaçlı olsa, böyle bir yürüyüşten bilgilendirilmemesi düşünülemez. Tankların yürütülme anında KKK Başkanı hastanede olup, sevkiyatı çok istemesine rağmen bile izleyememiştir. KKK Kurmay Başkanı da bu süreci normal bir eğitim çalışması olduğu için izlememiştir. Zırhlı Tümen Komutanı Erdal Ceylanoğlu da 2 Şubat 1997 tarihinde izne çıkmış olup, üstelik anılan tarihte izindedir. Bir gövde gösterisi yapılacak olsa, askeri kanadın bu sevkiyat hakkında daha farklı ve duyarlı olması gerekir. Milli Savunma Bakanı da, eğitim tatbikatı dışında bir amaç olmadığını ifade etmiştir. Tanklar yürütülürken, bir tırtıllı araç arıza yapmış, bu araç tamirat süresi kadar arıza yaptığı yerde bekletilmiştir. Bu durum, tanklar meydanda bekletildi şeklinde sunulmuştur. Yürütülen tanklarla amaçlanan darbe veya darbeye kalkışma olsa, resmi veya siyasi kurumların olduğu yerler veya bir kuşatma için gece saatleri esas alınır ki, böyle bir durum da söz konusu olmamıştır. Tanklar, Sincan’daki Zırhlı Birlikler Komutanlığı’na eğitim amaçlı yürütülmüştür. Eğitimler, her altı ayda bir programlanmakta ve gerçekleştirilmektedir. Bu sevkiyat periyodik olarak yapılan ve tekrarlanan bir sevkiyattır. Söz konusu tarihte, iki güzergahtan birisinde menfez çalışması olduğu ve bu da sabit olduğu için diğer güzergahtan zorunlu olarak gidiş ve aynı günde de dönüş yapılmıştır. Sevkiyat 7 Şubat’ta yapılacak iken, KKK olan Orgeneral Hikmet Köksal’ın göz ameliyatı nedeniyle, bu tarih 4 Şubat’a alınmıştır. Tankların sayısı itibarıyla darbeye kalkışma için elverişli, yeterli bir hareketin varlığından da söz edilemez. Tankların yürütülmesi ile istifa tarihi arasındaki süre bile, bu olay arasında nedensellik bağı olmadığını bu yönden bile göstermektedir. Nereden bakılırsa bakılsın söz konusu durum bir mahkûmiyet kararına dayanak yapılamayacak iken, hukuka uygun olmayan bir yorumla karara gerekçe yapılmıştır.

Amuran -  28 Şubat 1997 tarihli MGK toplantısında alınan 18 maddelik tavsiye kararları, Refah-Yol Hükümeti tarafından 13 Mart 1997’de imzalanarak Bakanlar Kurulu kararı haline getirildi. Şu soru da yöneltilebilir: MGK’nın sivil üyeleri olan RP'li hükümet mensupları darbenin sivil kanadını mı oluşturmuştu? Çünkü kararı imzalayanların bir bölümü hükümet üyeleriydi.

Eminağaoğlu - 28 Şubat MGK kararları, askeri ve sivil tüm üyeleri tarafından imzalanmış, daha sonra da bu kararlar Bakanlar Kurulu kararları haline getirilmiştir. Ortada bir darbe veya darbeye kalkışma olsa, hükümet kararları imzalama yerine, aksine kendisine sunulan, iletilen, dayatılan metni imzalamaz ve hükümetten de çekilir ya da söz konusu kişileri anında emekliye sevk ederdi. MGK kararları bir darbe ise, o zaman bu kararlara imza atan hükümet üyeleri, değindiğiniz gibi, kendi kendilerine darbe yapar duruma da gelmektedir. MGK kararları yanında başka eylemler de bu suça konu olarak ifade edilmektedir ki, özde 28 Şubat kararları ve diğer eylemler, böyle bir suçun varlığını göstermeye yeterli olmak bir yana, ne kadar çok gerekçe ileri sürülürse, tutarsızlık da o oranda artmaktadır.

Amuran -  Davanın dayandığı gerekçeler adına soruyorum. O dönemin Refahyol hükümetinin kendi aralarında hazırladıkları protokol gereğince koalisyon liderleri arasındaki nöbet değişimi için hükümetin istifa etmesinin bu tavsiye kararıyla ne gibi bir bağlantısı olabilir? Protokol iki partiyi ilgilendirir ama Cumhurbaşkanlığının takdiri devleti ilgilendirir. Cumhurbaşkanı rahmetli Süleyman Demirel bu koalisyonun ülkeye faydalı olamayacağına inanmış ve anayasal yetkilerini kullanarak hükümeti kurma görevini ANAP’a vermişti. 

Her şey demokratik süreçlerden geçerek gerçekleşmişse, 28 Şubat MGK kararları neden o tarihte soruşturulmadı da 2012 yılında soruşturulması planlandı, bu dava ile ne hedeflendi?

Eminağaoğlu - Refah-Yol koalisyon iktidarı, RP ile DYP arasında imzalanan protokol gereğince, başbakanlığın ikişer yıllık ve dönüşümlü olarak bu partiler tarafından sırayla kullanılması öngörülmüştü. Bu şekilde koalisyon hükümeti Erbakan başbakanlığında göreve başladı. 28 Şubat kararlarından önce Cumhurbaşkanı Demirel, Başbakan Erbakan’a bir mektup göndermiştir. Daha sonra 28 Şubat kararları alınmıştır. Bu mektup da bir baskı olmadan, devletin çıkarları ve Anayasal sistemi, yetkilerini gözeterek, Cumhurbaşkanının göndermiş olduğu bir mektuptur. 28 Şubat kararlarından sonra ise 1997 Mayıs ayında RP hakkında kapatma davası açıldı. O dönemdeki basın açıklamalarına, Erbakan ve Çiller’in açıklamalarına bakılınca, 1997 Haziran ayında da Erbakan kendisine yönelik bir zorlama olmadan başbakanlıktan istifa etti. Çiller’in Başbakan olma isteğinden hareketle Erbakan’ın erken istifası, ancak Demirel’in hükümeti kurma görevini Çiller’e vermemesi üzerine sona eren bir Refah-Yol koalisyon hükümet dönemi söz konusudur. Koalisyon protokolü Demirel’i bağlayan bir protokol olmayıp, devletin çıkarlarını gözeten Cumhurbaşkanı anayasa içinde kalıp bu yolda yetkilerini kullanmıştır. Yetkilerini bu şekilde kullanması için bir baskı da görmemiştir. Mahkemede Cumhurbaşkanı Demirel’in tanık olarak dinlenmesi istenilmiş ise de, mahkeme bu isteği yerine getirmemiştir. Ancak Cumhurbaşkanı Demirel TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonundaki beyanlarında, kendisine bir zor kullanma olmadığını, yetkilerini kullanarak hareket ettiğini ifade etmiştir. 28 Şubat sonrasında, Hasan Celal Güzel kapatma davası devam ederken MGK’nın asker üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunmuş, Ankara DGM Başsavcılığı kovuşturmaya yer olmadığı kararı vermiş, bu karara itiraz üzerine İstanbul DGM itirazı reddetmiştir. AKP iktidara geldiği zaman, 28 Şubat hakkında darbe iddiasıyla bir başvuruda bulunmamıştır. 2010 Anayasa değişikliği yapılana kadar, bu konunun adli merciler önünde gündeme gelmesi söz konusu olamayacağından, 2010 Anayasa değişikliğinde konunun adli merciler önünde soruşturulmasını sağlayacak değişiklikler yapılmış, daha sonra bu değişikliklerin 28 Şubat gibi konularda kullanılması yoluna gidilmiştir. Bir suç var ise daha önce açılabilecek bir dosya için tam 14 yıl beklenmiştir. Erbakan, 28 Şubat için hiçbir zaman darbe dememiş, bu konuda yakınıcı olmamıştır. Erbakan’ın ölmesi beklenmiş olsa gerek ki, onun ölümünden sonra 2012 yılında böyle bir soruşturma başlatılmıştır. Önceden verilmiş bir kovuşturmaya yer olmadığı kararına rağmen, o karar da gözetilmeden 28 Şubat davası

açılmış olup, yargılama aşamasında binlerce sayfadan oluşan o dosya ve karar her nasılsa bir günde incelenebilmiş ve kaldırılmış, 28 Şubat dosyası yürütülmüştür. Bu dava ile hedeflenen ve öne çıkan, laiklikten hesap sormak olmuştur.

Amuran - 28 Şubat’ın darbe olduğuna inananlar, “Darbeciler, hükümetin ortadan kaldırılması için Anayasa Mahkemesi'nde RP’nin kapatılması için dava açılmasını sağladılar. Anayasa Mahkemesi de hükümetin büyük ortağı olarak iktidarda bulunan Refah Partisi hakkında kapatma kararı verdi" dediler. RP’sinin kapatılmasını sağlayan söylem ve eylemler nelerdi, neden darbe tezi RP’lilerce o yargılamada gündeme getirilmedi? 

Eminağaoğlu – AYM’nin RP hakkındaki kapatma kararı, AYM web sayfasında herkesin erişimine açık. Bu kararı herkesin okumasını öneririm. Bu karar şu yönden de önemli. Hem İHAM’ın Türkiye’yi haklı bulduğu tek parti kapatma kararı olması. Hem de bu konudaki İHAM kararını, İHAM’ın diğer ülkelerle ilgili kapatma kararlarında da referans olarak kullanması. Son 20 yılda, hatta son 10 yılda bile AKP’nin gerçekleştirdiği eylemlere baktığımızda, o karardaki RP’nin eylemlerinden çok daha fazlasının sergilenmiş olduğunu görüyoruz. Ancak öyle bir sistem yaratılmış durumdaki, AKP iktidarda iken fiilen AKP hakkında böyle bir dava sürecinin işletilme olanağı yok. 28 Şubat’ı darbe olarak göstermenin bir amacı da, AKP’yi olası bir kapatma davasından uzakta tutmak olsa gerek. Burada 28 Şubat kararlarında imzaları olan askerlerin cezaevine konulmaları ile hukukun dışına çıkılıp verilen mesaj da, laikliğe aykırılık konusunda değil bir işlem yapılması, tavsiyede bile bulunanların yaşına, sağlığına bile bakılmadan cezaevine konulacakları, artık bir devrin kapandığı, Anayasa’nın 2 nci maddesinin de kağıt üzerinde bırakıldığı demek. Hem kendi tabanını da konsolide etmek, hem de iktidarda kalabilmek için AKP’nin, HDP’nin muhafazakar tabanını da kendisine çekme yolunda bir adım atması demek. RP kapatma davası iddianamesinde ve gerekçesinde, kısmen 28 Şubat MGK kararlarına vurgu yapılmaktadır. Ayrıca 28 Şubat MGK kararlarının alınmasına yol açan eylemlerin de bir bölümü, RP kapatma kararında açık açık yer almaktadır. Refah-Yol iktidarında Erbakan Başbakan olarak İslam ülkelerini ziyaret etmiş, “…RP’ye hizmet etmesen ibadetin kabul olunmaz, Refah bir İslami cihad ordusudur, Kuran hakim kılınacaktır, cihad edilmektedir… Refah’a çalışan cennete gidiyor… Herkes inandığı hukuk sistemine tabi olmalı… Geçiş dönemi kanlı mı olacak kansız mı olacak..” sözleri, ayrıca 28 Şubat kararları öncesinde, şeriat çağrılarının yapıldığı, Hizbullah’ın övüldüğü, Atatürk’e saldırı söylemlerinin öne çıkarıldığı RP yönetimindeki belediye başkanlarının söylemleri ve bu belediyelerdeki toplantılar, Milletvekili İbrahim Halil Çelik, “İmam Hatipleri kapatmaya kalkarsanız kan dökülür, ben de kan dökülmesini istiyorum, sapına kadar şeriatçıyım, şeriatın gelmesini istiyorum…” gibi bu ve benzeri bir çok söylem ve eylem, karara konu olmuştur. Yasa uyarınca, bir suçun işlendiğini öğrenen görevliler, o suçu ilgili mercie ihbar etmekle yükümlü. Partilerinin AYM tarafından kapatılmamasını savunan RP’liler, AYM önünde kendilerine baskı yapıldığını, hükümetin düşürülmesinin amaçlandığını, MGK kararlarının, sonra da bu davanın, atılan adımların hukuk içinde gösterme amaçlı olduğu gibi savunmalar ileri sürmemiştir. Dolayısıyla bu konuda ilgililer hakkında bir ihbarda bulunmasını istememişler, kendileri de bu yolda ayrıca bir ihbarda bulunmamıştır. AYM’nin de böyle bir ihbarda bulunmaması, davanın bir darbenin parçası olması, kendisinin de o darbe içinde yer alması değil, tam aksine davanın hukuk içinde açılması, yargılamanın adil yargılama kurallarına ve hukuk içinde yürütülmesi, AYM’nin de bu çerçevede hareket etmesi demektir.

Amuran - Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi hangi gerekçelere dayanarak RP davasında hak ihlali olmadığına karar vermişti? O zaman iddia edildiği gibi MGK kararlarıyla kapatılma kararı arasında bağlantı varsa AİHM'si MGK kararlarının hak ihlali yaratmadığını ortaya koymuş olmuyor mu?

Eminağaoğlu - Şimdiye kadar üzerinde çok durulmayan bir noktaya vurgu yaptınız. Refah-Yol koalisyonu sırasında, RP hakkında laik Cumhuriyete aykırı eylemlerin odağı olduğu gerekçesi ile 1997 Mayıs ayında AYM’ye temelli kapatılma davası açılmış, AYM’de bu gerekçe ile temelli kapatma kararı vermiş idi. Kapatma kararına karşı RP, İHAM’ne başvurdu. İHAM, karara konu eylemler ve gerekçe karşısında RP’nin çağdaş ve çoğulcu bir demokrasi projesi olmadığını, böyle bir partinin eylemlerinin Avrupa kamu düzeni ile bağdaşmadığını, eylemlerinin yoğunluğu karşısında kapatma yaptırımının zorunlu bir gereksinim ve orantılı bir yaptırım olduğuna vurgu yapmıştır. Bu nitelikteki bir partinin iktidar yetkisi kullanmak bir yana, faaliyette kalmasının bile kamu düzenini bozacağı ifade edilmiştir. İktidar yetkisi kullanamayacak bir parti demek, hükümet etmesi hukuk dışı olan, Anayasa ile çatışan bir parti demek. İHAM’ın, böyle bir partinin kapatılmasında aykırılık görmemesi demek, yani kapatılması hukuka uygun olan bir partinin de, iç hukukta Anayasal çerçevede hükümet etmemesi, iktidar yetkisi kullanmamasında aykırılık olmaması demek. Bunları söyleyen, kararları bağlayıcı olan AYM ve İHAM’dır. MGK’nın tavsiye kararı ile de darbe olmaz. Bu durum bile, zaten darbe suçunun hukuk dışılığını ayrıca göstermektedir. İHAM, adil yargılanma hakkı, RP’nin örgütlenme hakkı gibi konularda da hak ihlali kararı vermemiş, hiçbir hak ihlali olmadığını açık açık belirtmiştir. Bunun açık anlamı, iç hukuktaki kapatma davasının hukuk içinde açıldığı, dava sürecinin ve yargılamanın hukuk içinde gerçekleştiği, kapatılmakla da RP’nin örgütlenme hakkına müdahale edilmediği, dolayısıyla hukuken iktidarda kalamamasının da darbeye teşebbüs olarak adlandırılamayacak olması demektir.

Amuran - Yeniden 28 Şubat davasına dönersek komutanların savunmalarında sözünü ettikleri,  davaya dayanak olan 5 numaralı CD'nin sahteliği ve üzerinde tahrifat yapıldığı sıkça vurgulandı. CD'nin imajı talep edildi. Delillerin sahte olduğuna dair raporlar var, ama ciddiye alınmadı. Okurlarımız arasında bilmeyenler olabilir. Önemli olduğu için yeniden gündeme getirelim. Nedir bu deliller ve delillerin sahteliği nasıl anlaşıldı?

Eminağaoğlu - 28 Şubat davası, 2010 Anayasa değişikliği sonrasında, Tamer Tatar tarafından teslim edilen ve 5 no.lu CD olarak bilinen bir CD nedeniyle başlatılmıştır. Tamer Tatar, daha önce YAŞ kararıyla TSK'dan ihraç edilmiş bir kişidir. Teslim ettiği CD'nin imajı alınmamıştır. Bu CD'de kayıtlı verilerden hareketle askeri kişi ve mercilerin hukuk dışı işlemlerinin olduğuna da dayanılmıştır. Savcı Mustafa Bilgili, bu CD'den hareket etmiş, dönemin Genelkurmay Adli Müşaviri Muharrem Köse, bu CD ile ilgili olarak yazılan yazılara, CD içeriği gerçekmiş gibi yanıtlar vermiştir. Bu her iki kişi de 28 Şubat davası devam ederken FETÖ nedeniyle mahkûm olmuş kişilerdir. Mahkeme Tamer Tatar'ın tanık olarak dinlenmesine karar vermiş iken, tanık olarak dinlemeden kararını vermiştir. 5 no.lu CD'nin içeriğindeki bilgi ve belgelere müdahale edilmiş olduğu ODTÜ'de görevli bilirkişi kurulundan alınan raporla ortaya da konulmuştur. Şöyle ki CD'de yer alan ve o dönemden kaldığı söylenen dijital verilerin konulduğu dijital dosya programları, daha 28 Şubat döneminde mevcut olmayan programlardır. Dijital veriler hukuka aykırı nitelikte elde edilmiş ve yaratılmıştır. Hukuka aykırı kanıtların kararda açıkça nitelendirilip bu kanıtlara dayanılmaması yolunda yasa hükmü de bulunmaktadır. Mahkeme tüm bu aykırılıkları görmezden gelip, 5 no.lu CD hakkındaki hukuka aykırılıklara yönelik savunmaları tek tek karşılamadan ve gerekçelendirmeden hüküm kuruldu.

Amuran – Çoğunun, ülkesi için yıllarca dağlarda terörle mücadele etmiş 80 yaşının üzerindeki bu değerli komutanların cezaevlerine girmesi kamuoyunda tepki gördü. Aftan söz edildi. Af tek taraflı bir irade beyanıdır. Af bir suç işlenmişse vardır. Bu bakımdan da bu davada, sadece Anayasa Mahkemesindeki hak ihlali kararı önemlidir değil mi? Siz dava sürecindeki hangi iddiaları hak ihlaline gerekçe olarak değerlendiriyorsunuz? Bir gelişme olarak ilgili avukatların başvurusu üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı dosyayı yerel mahkemeden istedi, bu nasıl bir sonuç yaratabilir?

Eminağaoğlu - Genel af, sadece TBMM'nin en az 360 oy ile çıkaracağı yasa ile olanaklı. Genel af suçu veya cezayı tüm sonuçları ile ortadan kaldırmaktadır. Özel af ise TBMM'nin çıkaracağı bir yasa veya Cumhurbaşkanı kararı ile söz konusu olabilmektedir. Özel af, infaz durumu ile ilgilidir. TBMM en az 360 oy ile özel af yasası çıkarabilmektedir. Böyle bir yasa, ceza mahkûmiyetinin sonuçlarını ortadan kaldırmamakta, sadece hapis cezasını azaltılabilmekte, değiştirilebilmekte ya da kaldırılabilmektedir. Yine Anayasa'da Cumhurbaşkanı'na tanınan yetki üzerine Cumhurbaşkanı da "hastalık, sakatlık veya kocama" durumu ile sınırlı olarak özel af yetkisini kullanarak, cezanın azaltılması veya kaldırılması yoluna gidebilmektedir. Hukuksal olarak özel af, isteğe veya kabule bağlı değildir. Cumhurbaşkanı kararı ile infazın ev hapsi diye yapılabilmesi şeklinde düzenleme mevzuatta yok, dolayısıyla böyle bir uygulama yapılabilmesi söz konusu değil.

Geçmişte özel evrakta sahtecilik suçundan ceza alan Erbakan'ın cezasının infazı birkaç kez ertelenmiş, daha sonra ise, Adli Tıp Kurumu raporu üzerine o dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından Anayasa uyarınca affedilmişti. Aynı suça iştirakten soruşturulan Abdullah Gül hakkında ise Cumhurbaşkanlığı görevi sona erdikten sonra kovuşturmaya yer olmadığı yolunda karar verilmiş, Erbakan hakkındaki mahkûmiyet kararı karşısında bu karar tartışmalara yol açmıştı.

Konuya hukuksal açıdan yaklaşmak gerekmektedir. AKP iktidarı, ortada bir mahkûmiyet ve ceza vardı, buna rağmen yaşlarını gözeterek Cumhurbaşkanı Erdoğan, Anayasa'daki yetkisini vicdanen kullanma yoluna gitmiştir söylemini dile getirebilecektir. Cezaevindeki kişiler, biz suç işlemedik, cezamız yok ki niye affedilelim de diyebilecektir. Buradaki süreç sanırım hukuksal duruma göre değil, toplumdaki tepkilerin yükselmesine göre veya durumun AKP'nin oylarına ne şekilde yansıyacağına göre biçimlenecektir. Oysa sadece hukuk gözetilip Anayasa'nın 104 üncü maddesi işletilmelidir. Özel affın söz konusu olması, AYM'deki bireysel başvuruları işlemden kaldırılmasına yol açmayacaktır. O süreç haklı bulunursa, dava yerel mahkemede yeniden görülebilecek veya ret durumunda İHAM'a da taşınabilecektir. Cezalarının infazına başlanılan ileri derecede sağlık sorunu çeken, kendi başlarına yaşamlarını sürdüremeyen kişilerin yaşları da gözetildiğinde, bu süreçte bile salıverilmemeleri demek, dış dünya ile bağlarının koparılması demek. Bir anlamda idamları hatta daha da ilerisi yaşarken işkence edile edile öldürülmeleri demek. 

Yargıtay’ın onama kararı ile olağan yasa yolları bitmiş, karar kesinleşmiş, infaz aşaması başlamıştır. Onama kararı sonrası dosya Yargıtay Başsavcılığına geldiğinde, başsavcılığın bu karara CMY md 308 uyarınca itiraz etme yetkisi vardır. Mahkûm olan bir kişi, Başsavcıdan Yargıtay kararına itiraz etmesini isteyebilir. İtiraz etme yetkisi Başsavcıya aittir. Olayımızda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı karara itiraz etmemiş, dosya yerel mahkemeye gönderilmiştir. Dosya yerel mahkemeye gittiğinde bile başsavcılık gerek doğrudan gerekse kendisine yapılan başvuru üzerine dosyayı isteyerek, yapacağı inceleme üzerine bu yetkisini kullanabilir. Çünkü lehe itirazlar, bir süreye bağlı değil. Başsavcılığa yapılan itiraz isteği olduğunda, bu dilekçenin alınarak, dosyanın yerel mahkemeden getirtilmesi, dosyanın incelenmesi, buna göre karara itiraz edilmesi veya itiraz yoluna gidilmeyecekse, bunun istekte bulunana bildirilmesi gerekmektedir. Böyle bir başvurudan da Anayasa Mahkemesi’nin bilgilendirilmesi zorunludur. Olayımızda bu dosya ile ilgili olarak Başsavcılıktan onama kararına itiraz etmesi isteğinde bulunulmuş, Başsavcı’da bunun için dosyayı istemiştir. Bu süreç infazı durdurmamaktadır. Bundan sonrası için Başsavcılığın yapılan isteği incelemesi beklenmektedir. Başsavcı itiraz etmezse, bu süreçte bitmekte, itiraz ederse o zaman dosyanın gönderileceği Daire bu itirazı inceleyecektir. Bu yol, uygulamada Başsavcılığın çok az başvurduğu bir yoldur. Daire, itirazı ret veya kabul edebilir. Daire itirazı reddederse, bu ret kararına karşı Başsavcının Ceza Genel kurul nezdinde itiraz etme yetkisi vardır.

Amuran - Eğer o dönemde MGK da alınan kararlar uygulansaydı bugün 15 Temmuz süreci yaşanır mıydı?

Eminağaoğlu - Kısa ve öz olarak verilecek yanıt “kuşkusuz olmazdı.” Bu kararlar alınırken, Fethullah Gülen yapılanması, en tehlikeli yapılanma olarak nitelenmekle, bu yapılanmanın her tarafta kök salması engellenirdi. Laiklik karşıtı oluşumlar ve örgütler, çok önemli gelir kaynaklarından yoksun kalırdı. Devlet kadroları, laikliği ortadan kaldırmak için mücadele edeceklerin yuvalandığı yerler haline gelmezdi. Eğitim, sosyal, siyasal yaşam, hukuk sistemi, karşı karşıya kaldığı tehlikeleri atlatır, çağdaş, laik bir sistem yerleşirdi. 

Amuran - Son sorum Taliban terör örgütünün yol açtığı sorunları bütün dünya tedirginlikle izliyor. MGK’nın o dönemde aldığı kararların, laiklik ilkesine verdiği önem, bugün Taliban örneğiyle daha çok ortaya çıkmıyor mu?

Eminağaoğlu - MGK kararları alınmadan önce Türkiye'de hilafet ve şeriat çağrıları eksik olmuyordu. Bir vesile ile her konu, laik hukuk düzenine saldırı söylemlerine getiriliyor, şeriat savunuculuğu öne çıkarılıyordu. Taliban, Afganistan'ın şeriatla yönetileceğini açıkça ifade etmektedir. Afganistan'dan, her gün çok ileri düzeyde yeni bir insan hakkı ihlali haberleri gelmektedir. Hatta kadınların özgürlüklerinin ellerinden alındığını, insan olarak değil kul olarak görüldüklerini daha şimdiden duymaktayız. Laiklik, akıl, bilim, özgürlük demektir. Taliban yönetimi bunları dışlamıştır. Laikliğin anlamı ve Taliban örneğine bakınca MGK kararları ile amaçlananlar daha açıkça ortaya çıkmaktadır.

Amuran – Sayın Eminağaoğlu, burada siyasi bir davanın hukuk analizini yaptınız. 28 Şubat davasını algılardan ayırarak yasalarda yer alan koşulları inceleyerek davanın bundan sonraki geleceğine ışık tuttunuz. Laiklik ilkesinin sadece bizler değil bugün siyasetin hangi tarafında olursa olsun tüm siyasi oluşumların koruyacağına gelecekleri açısından önemine vakıf olduklarına “inanmak” istiyoruz. FETÖ ve Taliban örneği önümüzde yaşanan acı örnekler. Çok teşekkür ederiz.

Eminağaoğlu – Ben teşekkür ederim.

Nurzen Amuran

Odatv.com


  • 0
    SEVDİM
  • 1
    ALKIŞ
  • 0
    KOMİK
  • 0
    İNANILMAZ
  • 0
    ÜZGÜN
  • 0
    KIZGIN
BİZ BİTTİK AĞABEY ALLAH İÇİN GELİN!Önceki Haber

BİZ BİTTİK AĞABEY ALLAH İÇİN GELİN!

HELAL SANA HÜSNÜ DOĞANSonraki Haber

HELAL SANA HÜSNÜ DOĞAN

Başka haber bulunmuyor!