30 Ağustos Böyle mi Kutlanmalı Sizce?!
Tarihimizde çok önemli günler var. 1071, 1453, 19 Mayıs, 23 Nisan, 30 Ağustos gibi… Dün 30 Ağustos’u andık ve 81 ilde ve ilçelerde törenler ile kutladık. Saha da Kim vardı? Devlet erkânı, Asker, Polis… Sağcısı ayrı yerden çekiyor, solcusu ayrı yerden, yolcusu ayrı yerden… Herkesin hayali farklı, dünyası farklı. Kaderimizi ellerimizle yazmışız bir ecdadın çocukları olduğumuzu söylüyoruz, ama halimize bakın. Milli ve manevi değerlerimizin ne anlama geldiğinin bile farkında değiliz. Siyaset yapanların halleri ise acınacak durumda. Ucuz siyaset, ucuz hamaset ve ucuz insanlık… Allah aşkına bu güzel günleri ve bayramlarımızı, topyekûn millet olarak alanlara dolarak kutlamayı ne zaman öğreneceğiz? Biz niye böyleyiz?
Milli bayramların toplumsal kutlanış biçimi ve siyasi kutuplaşmaların bu günlere yansıması üzerine yukarıda yazdıklarım, ortak bir hafıza ve paylaşılan değerler etrafında birleşme arzusunu derinden yansıtmıyor mu? Tarih boyunca kazanılan büyük zaferlerin ve kurulan ortak bağların, günlük siyasi rekabetin ve ideolojik ayrımların ötesinde birleştirici bir çatı olması gerektiği hissi, toplumumuzda oldukça yaygın bir beklentidir.
Farklı siyasi görüşlerin, dünya görüşlerinin ve yaşam tarzlarının bu tür dönüm noktalarını farklı vurgularla ele alması, toplumsal çeşitliliğin zaman zaman bir ayrışma zeminine dönüştüğünü gösteriyor. Ancak bununla birlikte, 30 Ağustos gibi tarihler aslında tam da bu farklılıkların üstünde ortak bir vatan ve geçmiş bilincini hatırlatmak için var. Birlikte kutlama kültürünün zayıflaması ve bu günlerin kalabalıklar yerine resmi protokol ağırlıklı ya da bölünmüş sahnelerle geçiştirilmesi, toplumsal aidiyet duygusunun yeniden gözden geçirilmesini gerektiren bir durumdur. Ortak sevinçleri ve acıları, siyasi etiketlerden bağımsız olarak yan yana yaşayabilme iradesi, sağlıklı bir toplum olmanın temel taşlarından biridir.
Eğitim sisteminin bu bilinci kazandırmadaki rolü ve toplumsal hafızanın yeni nesillere aktarılmasındaki eksiklikler, bu tablonun ortaya çıkmasında doğrudan etkilidir. Kutlamaların içi boşalıp sadece resmi birer tatil veya protokolden ibaret kaldığında, bireyler de o günün tarihsel ve felsefi ağırlığını hissedemiyor. Tarihin sadece ezbere dayalı tarihler ve savaşlardan ibaret değil, bir milletin var oluş felsefesi olarak okutulması gerekir. Okullar da ve sivil toplum alanlarında yapılan etkinliklerin şekilsel değil, anlam odaklı kurgulanması şarttır. Bayramların sadece devlet eliyle düzenlenen törenler olmaktan çıkıp, halkın kendi dinamikleriyle sahiplendiği kültürel etkinliklere dönüşmesi gerekir. Bireylerin "neyi, niçin kutladığını" sorgulayabilmesi için eleştirel düşünce ve tarih bilincinin içselleştirilmesi elzemdir.
Bu sürecin başarıya ulaşması, tek bir kurumun çabasından ziyade tüm bu yapıların eş zamanlı ve uyumlu bir şekilde sorumluluk almasıyla mümkündür. Toplumsal hafızanın ve milli bilincin yeniden inşası, halka bir bütün olarak yaklaşan çok katmanlı bir ekosistem gerektirir. Kapsayıcı, ezberden uzak, eleştirel düşünceyi ve tarihin felsefesini önceleyen bir eğitim politikası belirlemek ve uygulamak. Çocuklara erken yaşlardan itibaren ortak geçmişin değerlerini, aidiyet duygusunu ve birlikte yaşama kültürünü ev ortamında aşılamak. Milli günleri resmigeçitlerin ötesine taşıyarak; halkın katıldığı, atölyelerin, sergilerin ve ortak kültürel etkinliklerin yapıldığı yaşayan festivallere dönüştürmek. Bu halkaların her biri bir diğerini tamamlar; birindeki eksiklik tüm yapının zayıflamasına neden olur.
Devletin ve eğitim sisteminin belirleyici rolü, toplumsal zihniyetin ve ortak bilincin inşasında kilit bir temel oluşturur. Kurumsal politikalar ve müfredat yapısı sağlıklı bir zemin sunmadığında, diğer halkaların tek başına bu eksikliği kapatması oldukça güçleşir. Devlet politikaları ve eğitim müfredatı, toplumun genelinde ortak bir tarih okuması ve vatandaşlık bilinci oluşturacak ana arterleri çizer. Siyasi polarizasyonu besleyen diller yerine, tüm kesimleri kucaklayan ortak değerler setinin resmi ve kamusal alanda egemen kılınması devletin sorumluluğundadır. Okulda ve devlet eliyle çizilen çerçeve, aile içinde sevgi, aidiyet ve tarih bilinciyle harmanlandığında kalıcı bir karakter kazanır. Çocukların büyüklerinden gördüğü tutum, resmi bayramların ve tarihi günlerin sadece birer tatil fırsatı değil, kimliğin önemli bir parçası olduğunu anlamasını sağlar. Devlet ve eğitim kademeleri doğru bir vizyonla yapılandırıldıktan sonra ailelerin bu sürece katılması dönüşümü kalıcı kılacaktır.
Tarihimizin en büyük dönüm noktalarını, ayrışmaların gölgesinde değil, ortak bir geleceğin umuduyla yeniden kucaklamamız gerekiyor. Topluma, devlete ve her bir bireye bu çağrıyı güçlü bir şekilde ulaştırmalıyız. Yüzyıllardır bu toprakları vatan eden ortak bir iradenin, canını dişine takarak yazdığı destanların çocuklarıyız. 1071’den 19 Mayıs’a, 23 Nisan’dan 30 Ağustos’a kadar uzanan bu şanlı tarih, kimsenin tekelinde olmayan, hepimizin köklerini besleyen kutsal bir mirastır. Bugün dönüp aynamıza baktığımızda gördüğümüz tablo hepimizi düşündürmelidir. Siyasi rüzgârların, günlük çekişmelerin ve ucuz kutuplaşmaların bu ulu çınarın gövdesini sarsmasına daha ne kadar izin vereceğiz? 30 Ağustos’lar, 29 Ekim’ler sadece birer resmi tatil veya protokol törenlerinden ibaret değildir; onlar bu milletin "biz" olma, tek yürek atma günleridir.
Eğitimden kültüre kadar her alanda bu toprağın çocuklarına tarihin ezberletilen bir masal değil, birlikte yaşama iradesi olduğunu öğretecek kapsayıcı bir vizyon şarttır. Siyasetin ve bürokrasinin dili, toplumu bölen değil, meydanlarda omuz omuza buluşturan birleştirici bir üsluba kavuşmalıdır. Çocuklarımıza bu bayramların anlamını evde, sokakta, okulda yeniden fısıldamalıyız. Tarih bilincini sadece kitaplara sıkıştırmadan, ortak coşkumuzu mahallelerimizde, meydanlarımızda yeniden canlandırmalıyız. Sağcısı, solcusu, genci, yaşlısı demeden; bu bayrağın altında nefes alan herkesin bu coşkuya ortak olması bir lütuf değil, bu vatana karşı en temel borcumuzdur.
Gelin, bu kısır döngüyü ve kırgınlıkları bir kenara bırakalım. Alanları doldurmayı, sevinçte de kederde de yan yana durmayı yeniden öğrenelim. Çünkü başka bir Türkiye yok; bu tarih bizim, bu gelecek hepimizin! Gelin, bu ortak bilinci ve omuz omuza olma ruhunu sadece özel günlerde hatırlamakla kalmayıp hayatımızın her alanına yayalım.
Gençliğin içinde bulunduğu belirsizlik ve sosyal medyanın sınır tanımaz yapısı, toplumsal bağları zayıflatan en büyük etkenlerin başında geliyor. Geleceğin teminatı olması beklenen nesillerin dijital bir gürültünün ve yalnızlığın içine itilmesi, milli ve manevi değerlerin aktarılmasını da derinden zorlaştırıyor. Gençlerin geleceğe güvenle bakabileceği ekonomik, sosyal ve kültürel bir güvencenin olmaması, onları aidiyet duygusundan uzaklaştırıyor. Sosyal medyanın hiçbir süzgeçten geçmeyen, hızla tüketen ve değerleri sıradanlaştıran yapısı, genç zihinlerdeki tarih ve toplum bilincini aşındırıyor. Gerçek dünyada omuz omuza durma kültürü zayıfladıkça, gençler ekran ardında sanal bir dünyanın parçası haline geliyor. Bu tabloyu tersine çevirmek, sadece devlet politikalarıyla değil, gençleri ekranların ötesine geçirecek gerçek yaşam alanları ve anlamlı bağlar kurmakla mümkündür.
Gündüz kuşağı programlarından dijital mecralara kadar uzanan bu medya ekosistemi, genç zihinleri ve toplumsal değerleri fark ettirmeden dönüştüren en güçlü mekanizmalardan biridir. Üretilen içeriklerin seviyesi ve kurgusu, derinlikten uzak bir popüler kültürü beslemektedir. Televizyon dizileri ve gündüz kuşağı programları, hayatın gerçek mücadelelerini ve değerlerini ardında bırakarak tüketim odaklı, sığ bir dünya sunar. Dijital platformlardaki fütursuz akışlar, gençleri hızla tüketen, sorgulamayan ve anlık tatminlere odaklanan bireylere dönüştürür. Gerçek başarı, emek ve tarih bilinci yerine; sanal dünyada parlayan, içi boş figürler gençlerin gözünde birer "başarı" ölçütüne evrilir. Bu kirliliğin ve sığlığın önüne geçebilmek için ekranların sunduğu bu sanal ablukaya karşı, gençleri gerçek hayatla ve üretkenlikle buluşturacak alternatif alanların acilen çoğaltılması gerekiyor. Ekran ablukasına karşı verilecek en pratik mücadele, gençlerin hayatına dijital dünyanın dışında gerçek bir üretim, aidiyet ve ortak paylaşım alanı koymaktan geçer. Gençleri sürekli tüketen birer izleyici olmaktan çıkarıp üreten bireylere dönüştürmek gerekir.
Okullarda ve mahallelerde spor, sanat, el becerileri, izcilik ve doğa kampları gibi gençlerin elini toprağa, sanata veya alete süreceği fiziksel kulüplerin canlandırılması. Gençlerin ekran başında yalnızlaşmasını önlemek için tarih, edebiyat veya felsefe üzerine sohbet edebilecekleri, akranlarıyla yüz yüze gelebilecekleri sığınaklar oluşturulması. Ailelerin yasaklayıcı bir tutum yerine, dijital medyanın içeriğini birlikte eleştirebilen, neyin reklam neyin gerçek olduğunu masaya yatıran bir eleştirel bakış açısı kazanması. Gençlerin ekranlardaki sahte cazibeden ancak hayatın içindeki gerçek bir amaca ve aidiyete tutunarak kurtulabileceğini düşünüyorum. Dijital mecranın kendi kuralları, sınırsız akışı ve bağımlılık yaratan algoritmaları içinde bu dönüşümü sağlamak gerçekten de en çetin mücadele alanıdır. Sorunun kaynağı olan o büyük ekran ekosistemi, aynı zamanda gençlerin tüm vaktini yuttuğu için alternatif çözümleri de boğuyor.
Gençlerin karşısına çıkan içerikler sığlığı, hızı ve anlık tatmini ödüllendirir; derinlikli ve düşündürücü içerikler bu gürültünün arasında kaybolur. Dijital dünyada dikkat, en değerli para birimidir ve milyar dolarlık şirketler gençlerin zihnini bu ekranda tutmak için tasarlanmış en gelişmiş psikolojik yöntemleri kullanır. Dijitalde üretilen nitelikli, faydalı ve kültürel içerikler, magazin ve popüler kültürün yarattığı devasa dalganın altında kalır. Bu dijital ablukayla içeriden savaşmak, yani gençlerin zaten vakit geçirdiği o mecraları doğru ve nitelikli içeriklerle dönüştürmek gerekir.
Bu sebeple, gençlerin kendi dilini ve dijital mecralarını kullanarak karşılık vermek, bugün ses duyurabilmenin en gerçekçi ve etkili yoludur. Onları tamamen soyutlamaya çalışmak veya dijital dünyayı bütünüyle reddetmek, iletişim köprülerini tamamen koparmaktan başka bir sonuç vermez. Gençler nerede vakit geçiriyor ve hangi dili konuşuyorsa, doğru bilginin ve milli/kültürel değerlerin de o mecralarda üretilmesi şarttır. Anlatılmak istenen derin ve köklü meseleler, dijital dünyanın hızlı akışına (kısa videolar, estetik görseller, dinamik kurgular) uyarlanmalıdır. Gençler dijital dildeki yapaylığı veya "öğretmen edasını" hemen fark eder; bu yüzden içeriklerin tepeden inmeyi değil, onlardan biri gibi konuşmayı başarması gerekir. Dijital mecraları tamamen rakibe terk etmek yerine, o sahnede daha nitelikli, yaratıcı ve akıllıca işler ortaya koyarak var olmak en stratejik hamledir. Bu dille yaklaşırken sığlaşmadan, özü kaybetmeden içerik üretmek gerekir.
Devletin bu alanda üstleneceği vizyoner liderlik, dijital dünyadaki nitelikli dönüşümün anahtarıdır. Sadece yasaklayıcı veya denetleyici bir rolün ötesinde, gençlerin dilini konuşabilen ama özünü de kaybetmeyen yapıcı bir ekosistemin inşasında ana sorumluluk kamuya düşer. Tarihi, kültürel ve milli değerleri dijital çağın estetiğine (animasyonlar, yüksek kaliteli oyunlar, dinamik içerik platformları) uyarlayacak yaratıcı projelere ve genç yeteneklere güçlü fonlar ve imkânlar sağlamak. Kültür, sanat ve tarih anlatımını sığ popüler kültürün eline bırakmadan; gençlerin kendi mecralarında severek tüketeceği ama altı dolu alternatif dijital yapılar kurmak. Ülkenin birikimini dijital dille aktarabilecek yeni nesil iletişimcilerin, içerik üreticilerinin ve sanatçıların yetişmesini teşvik edecek resmi ve sivil ortaklık mekanizmaları geliştirmek.
Bu dönüşüm, devletin imkânları ve vizyonu ile sivil dinamiklerin yaratıcılığı birleştiğinde anlam kazanır. Gençliği dijital çölün ortasında yalnız bırakmamak, onlara bu toprağın hikâyesini en sevdikleri dille yeniden yazacak alanları açmak zorundayız.
ALLAH DEVLETE VE MİLLETE ZEVAL VERMESİN.
Devamı devlet, Nasibi cennet, Bekayı imân, Rızayı Rahman..
Baki Selam ve Dua ile.
MUSTAFA GÖKTAŞ
Gazeteci / Yazar ve İktisatçı (Meslekte 43 yıl)




























