Prof.Dr.Hüseyin BAĞCI

Prof.Dr.Hüseyin BAĞCI

Mail: bagci@metu.edu.tr

TÜRKİYE DENİZDEN NE ÇIKTI DA KABUL ETMEDİ Kİ!!

TÜRKİYE DENİZDEN NE ÇIKTI DA KABUL ETMEDİ Kİ!!

Son günlerde baş döndürücü bir hızla yaşanan gelişmeler Türkiye’nin iç ve dış politikasında önemli tartışmaları beraberinde getirdi. Bir yandan pandemi , diğer yandan Doğu Akdeniz ve Ege’deki krizler derken, geçen Cuma günü verilen ‘’müjde’’, müjdeden çok ülkenin tekrar ‘’kutuplaşmasına neden olan’’ bir kara haber gibi oldu aynı zamanda. Çünkü Maliye Bakanı tarafından ortaya atılan ‘’Türkiye eksen olacak’’ tartışması, bir yandan olmaz diyenler ile diğer yandan olmaz diyenler sıkıştı kaldı. Biraz fazlaca düşünülmeden kullanılan bir kavram olduğu konusunda akademik dünyada bir uzlaşı var bu konuda.

Türkiye haftaya yine dolu dolu tartışmalar ile giriyor.

Önce ekonomi ve pandemi ile ilgili analizimiz şöyle. Ekonomik zorluklar Eylül ayından itibaren daha da zorlaşacak gibi. Yıl sonunakadarDoların ve Avronun yükselişi artmaya devam edecek. Burada ‘’kötü haber ‘’ vermeden çok ekonomik rakamların bize söylediği gerçek olarak görmek gerekiyor. Bu kötü gidişin en önemli nedeni de Türkiye’nin ‘’krizler adası’’ şekline dönüştüğü algısı. İçeride gittikçe artan siyasi kutuplaşma devam ederken, dış politika da Türkiye’nin ‘’  Doğu Akdeniz ve Egede’kigüçlü askeri duruşunu ,esnek diplomasi ile tamamlayamamış olması’’ görüşü Dünya’nın Türkiye’ye ‘’güvenlik üreten değil, güvenlik tüketen bir ülke’’ olarak bakmasıdır. Bu çok önemli bir sorundur. Hükümetin Mısır, Suriye ve İsrail ile doğrudan diplomatik ilişkiler kurmama ısrarı ve bunun hem Türkiye’deki muhalefet hemde dış ülkeler tarafından ‘’ideolojik ve ihvancı bir tutumda ısrar etme olarak’’ görülmesi, Türkiye’nin işini zorlaştırıyor. Bu konuda bir politika değişikliği olurmu?  Bu soruya Cumhurbaşkanını tanıyanlar ‘’olmaz’’ diyorlar. O zaman da ‘’mesele mesele olarak’’ kalmaya devam edecektir. Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin olması gerektiği gün gibi aşikardır ama bunun diplomasi yoluyla da taçlandırılması gerekmektedir. Arapların birlikteliklerini sağlamak için bugüne kadar geçerli olan ‘’İsrail karşıtlığı’’ olgusu, şimdilerde ‘’Türkiye karşıtlığı’’ olarak yer değiştirip, Arapları  birleştirici bir unsur olarak olarak karşımıza çıkıyor. Suudi Arabistan kralı öldüğünde Türkiye’de üç gün yas ilan etmek veya Suudi Kralının ziyaretinde ‘’misafiri olduğuülkenin  Cumhurbaşkanını (Abdullah Gül) ve Başbakanını (Tayyip Erdoğan) Ankara’da Hotel odasında ‘’kabul etmesi’’, tüm resmi devlet ziyaretinin diplomatik kurallarına aykırı olmasına rağmen, bu ‘’diplomatik jesti yapan’’ Türkiye’ye şimdi düşman olması zor açıklanabilir bir durumdur. Atatürk’ün anıtkabirini ziyaret etmeyen bir Kral’ı anlamak mümkündür de buna vesilen olan siyaseti anlamak mümkün değildir.

Türkiye’nin ‘’onurlu yalnızlık’’ (İbrahim kalın) çok pahalı bir yalnızlığa dönüştü ve dönüşüyor. Şimdi soru şu: Bu durum daha ne kadar sürer. Cevap: Bilinmiyor!!!

Pandemi konusunda çok başarılı bir süreç yaşayan Türkiye’nin son haftalarda tekrar eskiye dönüşü yine moralleri bozan bir gelişme. O nedenle 30 Ağustos’un yasaklanması ‘’pandemi ‘’ ile mücadelede bir önlem olmaktan çok uzaktır. Nedense hep milli günler yasaklanmaya devam ediyor. Bunu da anlamak zor!! Ankara başta olmak üzere bir çok şehirde patlayan hasta sayısı Türkiye’nin uluslararası alanda elde ettiği olumlu algıyı da kaybetmesine  neden olacak gibi.

Tüm bunların yanına yetmiyormuş gibi Yunanistan’ın ısrarla ‘’Türkiye’yi kaşımak’’ veya ‘’kendisinin kaşınma isteği’’!!acaba bir savaş olurmu endişesini gündeme getiriyor. Savaş olacağını sanmıyoruz ama Türkiye’nin başını ağrıtacak bir konu olduğunu söylemekte fayda vardır.

Akdenizde bir askeri çatışma ise şu an için söz konusu değildir ve olması da hiçbir ülkenin lehine olmaz. Kaldı ki böyle bir savaşı başlatacak tarafın lider ülkesi kim olacak sorusuna cevap yoktur. Tansiyon yükselecektir ve düşecektir. Almanya’nın AB dönem başkanı olarak bir savaşın patlamasından yana olmayacağı ise kesindir.

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘’ Cuma müjdesi’’ içeride ve dışarıda farklı algılanmasına rağmen, Türkiye’nin bölgesel bir güç olarak doğal kaynaklar açısından bulunan her rezerv Türkiye için iyi haberdir. Siyaset üstü bir yaklaşımla açıklarsak, Türkiye’nin Rusya, Azerbaycan ve İran’a doğal gazda olan bağımlılığı %85 dolayındadır ve dünyanın en pahalı doğal gazını tüketen ülke olarak ‘’şampiyon’’ durumundayız. Bulunan her rezerv 2021-2026 arası sona erecek doğalgaz anlaşmaları için hem yeni fiyat tespiti hemde daha az bağımlı olacak bir süreci beraberinde getirecektir. Kabul etmek gerekirki, 1990’lı yıllarda yapılan budoğalgaz  anlaşmaları çok kötü müzakere edilmiştir ve bu durum o dönemlerdeki  koalisyon hükümetlerinin sorumluluğundadır.

Bizce ‘’müjdeli haber’’ tüm eksikliklerine rağmen, ‘kara haberden ‘’ daha iyidir. Önemli olan bundan sonraki süreçte neler yapılacağıdır. Bizim bildiğimiz şey, Türkiye’nin enerji ihtiyacının gün geçtikçe artmaya devam edeceğidir.Nüfusumuz genç ve  her yıl artıyor. 2035 yılında nüfusumuz 100 milyon dolayında olacaktır bu gidişle. O nedenle doğal kaynaklar bakımından ne bulursak, o kadar iyidir. Hani ‘’gökten ne yağdı da toprak kabul etmedi’’ der bir atasözümüz. Ona bir ekleme yapmak istiyoruz şimdi: ‘’denizin dibinden ne çıktı da biz kabul etmedik’’!!!