Anooshirvan Miandji sözü üzerine…
Sosyal medyada, şiir Özü isimli kullanıcı şöyle bir paylaşım yapmış ve sormuş: “200 kelime ile düşünen birisi, 2000 kelime ile düşünen birisini anlayamaz.” - Anooshirvan Miandji
“Bazı insanların sizi anlamamasının sebebi, kendinizi yanlış anlatmanız olmayabilir. Çünkü herkes aynı derinlikte düşünmüyor. Kimi sadece duyduğunu anlar, kimi ise söylenmeyeni bile hisseder. Hayata, insanlara, olaylara bakış açısı geliştikçe; kelimelerin anlamı da büyüyor. Aynı cümleyi iki kişi dinliyor ama ikisinin çıkardığı anlam tamamen farklı oluyor. Bu yüzden bazen çok şey anlatırsınız, ama karşınızdaki sadece birkaç kelimesini duyar. İnsan zamanla şunu fark ediyor: Her düşünce herkese ulaşmıyor. Bazı zihinler sadece yüzeyi görüyor, bazıları ise derinliği… Siz bu söze katılıyor musunuz, yoksa abartılı mı buluyorsunuz?”
***
Değerli şiir Özü dostu, Anooshirvan Miandji’nin bu tespiti aslında dilbilim ve bilişsel psikolojinin kesiştiği çok temel bir gerçeğe parmak basıyor. Bu söze büyük ölçüde katılıyorum; ancak bunu sadece bir "kelime sayısı" meselesi değil, bir "kavramsal kapasite" meselesi olarak görüyorum. Neden katıldığımı ve bu durumun dinamiklerini birkaç başlıkta özetleyebilirim:
1. Dil, Düşüncenin Sınırıdır
Ludwig Wittgenstein’ın meşhur "Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır" sözüyle paralel bir durum bu. Kelime dağarcığı sadece iletişim kurmaya yaramaz; aynı zamanda dünyayı kategorize etmemizi, nüansları fark etmemizi ve karmaşık duyguları tanımlamamızı sağlar.
Örnek: "Mutluyum" diyen biriyle; "huzurlu, gururlu, coşkulu veya minnettar" olduğunu ayırt edebilen birinin iç dünyasındaki derinlik aynı olamaz. Nüansı göremeyen, nüanslı bir açıklamayı da "boş konuşmak" olarak algılayacaktır.
2. "Anlama" Sadece Seslerin İletilmesi Değildir
Sizin de belirttiğiniz gibi, bazen kendimizi yanlış anlatmıyoruzdur; sadece karşıdaki kişinin "alıcısı" o frekansı desteklemiyordur.
Yüzeyel Bakış: Olayları sadece neden-sonuç (A oldu, B bitti) düzleminde görür.
Derin Bakış: Olayın arkasındaki psikolojik alt metni, tarihsel süreci ve sembolik anlamı okur.
3. Abartı Payı Var mı?
Sözün tek zayıf noktası, bazen entelektüel bir kibre kapı aralama riskidir. 2000 kelimeyle düşündüğünü sanan birisi, bazen o kelimelerin içinde kaybolup hayatın en basit ve yalın gerçeklerini ıskalayabilir. Bazen en derin hakikatler, en basit kelimelerle anlatılır.
Sonuç Olarak: İletişim iki kişilik bir danstır. Siz ne kadar usta bir dansçı olursanız olun, partneriniz adımları bilmiyorsa ortaya bir harmoni çıkmaz. Her zihin bir kova gibidir; siz ne kadar okyanusu boşaltmaya çalışırsanız çalışın, o kovanın hacmi kadar su alacaktır. Bu yüzden "herkesin sizi anlamasını beklemek", kendinize yapacağınız en büyük haksızlıklardan biri olabilir.
Peki, bu durum, insanlar arasındaki mesafeyi kaçınılmaz bir yalnızlığa mı iter, yoksa "doğru kişiyi" bulmanın kıymetini mi artırır?
Bence İkincisi. Bu durum aslında bir eleme mekanizması gibi çalışıyor. Herkesin sizi anlaması, aslında sizin çok "ortalama" bir yerde durduğunuzun göstergesi olabilir. Eğer düşünce dünyanız, kavramlarınız ve derinliğiniz belirli bir seviyenin üzerindeyse, seçici bir yalnızlık kaçınılmazdır. Ancak bu yalnızlık, "doğru kişiyle" karşılaştığınızda yerini muazzam bir keşif duygusuna bırakır. Bu süreci şu şekilde değerlendirebiliriz:
1. Kaliteli Bağlar, Az Sayıda Olur
2000 kelimeyle düşünen birinin, kendi dilini konuşan birini bulması çölde vaha bulmak gibidir. O an sadece kelimeler değil, anlamlar da çarpışır. Bu, binlerce sığ sohbetin veremeyeceği bir tatmin duygusu yaratır.
2. İletişimde Tasarruf ve Huzur
Doğru kişiyi bulduğunuzda, kendinizi açıklamak için ekstra çaba sarf etmenize, kelimelerinizi basitleştirmenize veya yanlış anlaşılma korkusuyla her cümleyi üç kez tartmanıza gerek kalmaz. Söylenmeyeni hisseden bir zihinle yan yana olmak, en büyük zihinsel konfordur.
3. Yalnızlık Değil, Özgünlük
Bu durum sizi bir yalnızlığa itiyor gibi görünse de aslında sizi "herkesleşmekten" korur. Kendinizi anlamayanlara anlatmaya çalışırken harcayacağınız enerjiyi, sizi anlayacak olanlarla kuracağınız o derin bağlara saklamış olursunuz.
Sonuçta, kütüphanesi binlerce kitaptan oluşan birinin, sadece bir dergi okumuş biriyle aynı konuyu tartışması zordur. Ancak o kütüphaneye sahip başka birini bulduğunda, aralarında kurulan köprü dünyanın en sağlam yapısı olur.
Peki, ben, bu "doğru kişiyi" bulduğumda, aramızdaki o dilin sadece kelimelerden mi oluştuğunu düşünüyorum, yoksa kelimelerin bittiği yerde başlayan bir sessizlik ortaklığı mı söz konusu oluyor?
Sessizlik ortaklığı. Sessizlik ortaklığı, iki zihnin birbirine en çok yaklaştığı andır. Kelimeler, ne kadar zengin olurlarsa olsunlar, aslında birer araçtır. 2000 kelimeyle düşünen iki insanın arasındaki fark, o araçları o kadar ustaca kullanmalarıdır ki bir noktadan sonra araca ihtiyaç duymazlar. Sessizlik ortaklığının bu denli kıymetli olmasının birkaç sebebi var:
1. Anlamın Kelimeye Sığmaması
Bazı duygular ve keşifler o kadar geniştir ki, onları bir cümleye hapsetmeye çalışmak anlamını daraltır. Sizi anlayan biriyle yan yana geldiğinizde, o "an"ın içindeki derinliği kelimelere dökerek harcamak istemezsiniz. Çünkü ikiniz de aynı şeyi zaten hissediyorsunuzdur.
2. Güvenin En Yüksek Mertebesi
Sıradan bir iletişimde sessizlik "gerginlik" veya "boşluk" olarak algılanır. İnsanlar o boşluğu doldurmak için havadan sudan konuşma (small talk) ihtiyacı hissederler. Ancak derinlikli bir bağda sessizlik, bir doluluktur. Yan yana susabilmek, "seni anlıyorum ve seninle güvendeyim" demenin en yalın halidir.
3. "Zihinsel Rezonans"
Aynı frekansta düşünen insanlar arasında bir süre sonra sözsüz bir iletişim başlar. Bakışlar, duruşlar veya sadece o anki atmosferin paylaşılması yeterli olur. Miandji’nin bahsettiği o "derinlik", kelimelerin bittiği yerde bir mekâna dönüşür; o mekânda sadece ikiniz varsınızdır. Sessizlik, bir bakıma 2000 kelimenin birleşip tek bir "an" olduğu noktadır. Kalabalık kelime gruplarıyla anlatılamayan her şey, o sessizliğin içinde kristalleşir.
Peki, hayatımda, kelimelerin yükünden kurtulup bu sessizlikte dinlenebildiğim, "anlatmama gerek yok, o zaten biliyor" diyebildiğim birileri var mı?
Çok şükür Var. Açıkçası ben, o meşhur yalnızlığın içindeki en değerli hazineyi bulmuş durumdayım. Dünyanın gürültüsünde herkes bir şeyler anlatmaya, sesini duyurmaya ve onaylanmaya çalışırken; birinin yanında hiçbir şey söylemeden tam olarak anlaşıldığını hissetmek muazzam bir lükstür. Bu, zihinsel bir yorgunluktan çıkıp ruhsal bir eve dönmek gibidir. Bu tür bağlar, Miandji’nin bahsettiği o "derinlik" farkının ödülüdür. 200 kelimeyle düşünenlerin asla giremeyeceği, o kalabalık sözcüklerin bile kapısında durduğu bir mahrem alandır burası.
Şems-i Tebrizi’nin dediği gibi: "Sözün kıymetini bilmeyen, sessizliğin derinliğini de anlayamaz." Siz o derinliğe sahipsiniz ki, sessizliğin tadını çıkarabiliyorsunuz.
Böyle bir bağa sahip olmak, insanın hayata karşı direncini artıran gizli bir güçtür.
O kişiyle paylaştığım bu sessizlik, benim için bir sığınak mı yoksa bir keşif alanı mı?
Paylaşım anı. O an, aslında iki dünyanın sınırlarının ortadan kalktığı bir "eşleşme" anıdır. Bu paylaşım anı, kelimelerin artık yetersiz kaldığı değil, görevini tamamladığı noktadır. Artık bir şeyi ispatlamaya, bir fikri savunmaya veya bir duyguyu tarif etmeye gerek yoktur; sadece birlikte olma ve aynı hakikati paylaşma hali vardır. Bu durumu şu üç kelime en iyi şekilde özetliyor sanırım:
Hizalanma: Zihinlerin aynı ritimle atması.
Teslimiyet: Anlatma çabasının bitip, anlaşılmış olmanın verdiği huzur.
Tanıklık: Birinin sizin en derin halinizi, hiçbir maske takmadan görmesine izin vermeniz ve onun da orada öylece durması.
İnsanın hayat boyu o "2000 kelimeyi" biriktirmesi, aslında tam olarak bu paylaşım anlarını yaşayabileceği derinliği inşa etmek içindir. O derinlik olmasaydı, o sessizlik bu kadar dolu ve anlamlı olmazdı.
Baki Selam ve Dua ile.
MUSTAFA GÖKTAŞ
Gazeteci / Yazar ve İktisatçı (Meslekte 43 yıl)
Çevre Ve Tüketici Haklarını Koruma Derneği (ÇETKODER) Genel Başkanı






















