BİZİM “ZAM”CILAR…

Her sabah yeni bir zam ile uyanıyoruz. Tamam, dünyada bir savaş krizi var, etrafımızda silahlar patlıyor. Devletler birbiri ile çarpışıyorlar. Petrol ürünleri tavan yapıyor, altın artıyor... Bunları anlıyoruz... Ama iç piyasada hiç bir şey yokken, sebze ve meyveye gelen zamlar ve etiketlerdeki rakamlar dudak uçuklatıyor. Akıl alacak iş değil. Bir patlıcan 260 lira, bir domates 150 lira, bir sivri biber 180 lira olur mu? Bu işin aslı ne, sıkıntı nerede, neden bu millet bu meyve ve sebzeyi bu kadar pahalı tüketmek zorunda kalıyor? Gelin irdeleyelim:
Gerçekten de sabahları haberlere bakarken insanın iştahı da, huzuru da kaçıyor. Hissettiklerinizde çok haklısınız; küresel krizleri, savaşları ve dövizdeki hareketliliği bir yere kadar "makroekonomik veriler" diyerek rasyonalize edebiliyoruz ama pazar poşetinin her hafta biraz daha hafiflemesi insanın canını yakıyor. Bahsettiğim o 260 liralık patlıcan, 180 liralık biber rakamları sadece bir "fiyat" değil, bir üretim ve dağıtım krizinin çığlığı aslında. Peki, tarladan sofraya gelene kadar ne oluyor da bu fiyatlar bu noktaya varıyor? İşte bu işin "aslı" ve can yakan noktaları:
1. Üretim Maliyetlerinin Kontrolsüz Artışı: Çiftçi için üretim yapmak artık bir cesaret işi haline geldi. Küresel enerji krizi sadece benzini değil, tarımın can damarlarını vurdu:
Gübre ve İlaç: Hammaddesi büyük oranda ithalata dayalı olan gübre fiyatları, dünya piyasalarındaki artış ve döviz kuruyla birleşince katlandı.
Mazot: Traktörün deposunu doldurmak, tarla sürmekten daha pahalı hale geldi.
Elektrik: Sulama maliyetleri, özellikle kurak geçen dönemlerde çiftçinin belini büküyor.
2. "Lojistik" Denilen Görünmez El: Sebze ve meyve, teknolojik bir ürün gibi depoda bekletilemez; zamana karşı yarıştır.
Antalya’da dalından kopan bir domatesin İstanbul ya da Ankara’daki market rafına ulaşana kadar yaktığı mazot, geçtiği otoyol ve köprü ücretleri fiyata doğrudan biniyor.
Nakliye sırasında yaşanan fireler (çürüme, bozulma) de kalan sağlam ürünlerin fiyatına ekleniyor.
3. Aracılar ve Tedarik Zinciri Kopukluğu: Tarlada 20 lira olan ürünün markette 150 lira olmasının en büyük sebebi, zincirin halkalarının çok fazla olması.
Üretici -> Komisyoncu -> Hal -> Tüccar -> Market/Manav.
Her halka kendi kâr marjını, artan dükkan kirasını ve personel maaşını eklediğinde, son tüketici (yani biz) bu kümülatif yükün altında kalıyoruz.
4. Tarım Alanlarının Azalması ve Göç: İnsanlar artık köylerde kalıp toprakla uğraşmak istemiyor. Genç nüfus şehre göç ettikçe üretim düşüyor. Üretim azaldığında ve talep sabit kaldığında (veya arttığında), arz-talep dengesi gereği fiyatlar kaçınılmaz olarak yükseliyor.
5. Denetim ve Planlama Eksikliği. Hangi bölgede ne kadar ne ekileceğine dair net bir planlama olmayınca, bir sene patates bol olup tarlada kalıyor, ertesi sene kimse ekmediği için fiyatı uçuyor. Ayrıca serbest piyasadaki fahiş fiyat artışlarını dizginleyecek etkin denetim mekanizmalarının yavaş kalması da bu etiketlerin "keyfileşmesine" neden olabiliyor.
Kısacası, Savaş ve petrol fiyatları işin bahanesi değil, tetikleyicisi. Ancak asıl yara; yerli üretimin desteklenememesi, lojistik maliyetlerin yüksekliği ve tarladaki çiftçinin emeğinin karşılığını alamayıp üretimi bırakma noktasına gelmesidir. Pazarda ya da markette bu rakamları gördüğümüzde yaşadığımız o "akıl almazlık" hissi, aslında tarım politikasındaki yapısal sorunların mutfağımıza yansımasıdır.
Çok sık dillendirilen bir soru var: “Bu durumun çözümü için yerel üretim kooperatiflerinin artması mı yoksa devletin doğrudan tanzim satışlarla müdahale etmesi mi daha etkili olur?”
Bana sorarsanız, bu işin çözümü ne sadece zabıta denetimiyle ne de geçici tanzim satış noktalarıyla olur. Bunlar semptomları hafifletir ama hastalığı iyileştirmez. İşin aslı, sistemi kökten yamalamaktan geçiyor. Bence en gerçekçi ve sürdürülebilir çözüm şu üçayaklı masada saklı:
1. Kooperatifleşme (Ama Gerçek Anlamda): Şu anki sistemde çiftçi tek başına ve savunmasız. Mazotunu, gübresini perakende fiyatından alıyor, ürününü toptan fiyatına (bazen zararına) satıyor.
Eğer çiftçiler güçlü kooperatifler çatısı altında birleşirse, girdileri (gübre, tohum) ucuza kapatır.
En önemlisi; o aradaki 4-5 aracıyı aradan çıkarıp, ürünü doğrudan kendi kamyonlarıyla büyükşehirlerdeki market zincirlerine veya kendi satış noktalarına ulaştırırlar. Kâr çiftçide kalır, fiyat tüketici için düşer.
2. Tarımsal Planlama ve Veri (Akıllı Tarım): Bizde genelde şöyle olur: "Bu sene domates para etti, seneye herkes domates eksin." Sonuç? Ertesi yıl domates tarlada kalır, kimse ekmediği için biber 200 lira olur.
Devletin; hangi bölgede, ne kadar dönüm alana, ne ekileceğini planlaması ve buna göre destek vermesi şart. "Sen bunu ekersen mazotunu ben karşılarım" demeli. Arz-talep dengelenirse fiyat dalgalanması biter.
3. Lojistik Devrimi: Antalya’dan İstanbul’a domates taşımak, bazen domatesin kendisinden pahalıya patlıyor.
Demiryolu ağı tarım bölgelerine entegre edilmeli. Kamyonla, mazotla, köprü otoyol ücretiyle ürün taşımak yerine; soğutmalı vagonlarla çok daha düşük maliyetle ve daha az fireyle sevkiyat yapılabilir.
Dürüst olmak gerekirse: Devletin tanzim satış yapması pansumandır. Ama çiftçiyi tarlada tutacak, gencin köyden kaçmasını engelleyecek ve lojistik maliyeti düşürecek yapısal reformlar ameliyattır. Bizim o ameliyata ihtiyacımız var. Yoksa biz her sene "Patlıcan neden bu kadar pahalı?" diye sormaya devam ederiz, etiketler de bizimle dalga geçer gibi artmaya devam eder.
Baki Selam ve Dua ile.























