haberanaliz
Aytur GEZER

Aytur GEZER

Mail: ayturgezer@gmail.com

Kaybolan Değerlerin Gölgesinde

Türkiye, tarih boyunca birçok kırılma anı yaşamış bir ülke. Kimi zaman demokrasiyle nefes almış, kimi zaman ise hukukun, adaletin ve özgürlüklerin gölgelendiği dönemlerden geçmiştir. Bugün yaşananlar da bu inişli çıkışlı sürecin yeni bir halkası olarak karşımızda duruyor.

Bir toplumun en büyük gücü; kurumlarına duyduğu güvendir. Hukuk, adalet, medya ve siyaset birbirinden bağımsız hareket edebildiği ölçüde demokrasi güç kazanır. Ancak bu dengeler bozulduğunda, toplumun vicdanında derin yaralar açılır. Gücün denetlenemediği, eleştirinin susturulduğu ve gerçeklerin üzerinin örtüldüğü dönemlerde yalnızca ekonomi değil, toplumsal huzur da ağır yara alır.

Son yıllarda mafya figürlerinin, siyasetçilerin ve medya mensuplarının aynı cümle içinde anılması bile başlı başına düşündürücü bir tablo ortaya koyuyor. Devletin asli kurumlarının konuşulması gerekirken, organize suç yapılanmalarının iddiaları ülke gündemini belirliyorsa, ortada sorgulanması gereken ciddi bir sistem sorunu vardır.

Oysa Türkiye'nin eksik olanı kaynak değildir. Genç nüfusu, üretim potansiyeli, girişimci insan gücü ve stratejik konumu birçok ülkenin gıpta edeceği özelliklerdir. Buna rağmen sürekli krizlerden söz ediyorsak, sorunun ekonomik değil, yönetim anlayışında aranması gerekir.

Adalet duygusu zedelendiğinde yatırımcı da vatandaş da geleceğe güvenle bakamaz. Fırsat eşitliğinin olmadığı yerde başarı değil ayrıcalık konuşulur. Liyakat yerine sadakat öne çıktığında ise kurumlar güçlenmez; tam tersine zayıflar.

Toplumları ayakta tutan yalnızca yasalar değildir. Aile yapısı, ahlaki değerler, vicdan, merhamet ve empati de en az hukuk kadar önemlidir. İnsan, karşısındakinin acısını hissedebildiği ölçüde adildir. Farklı düşüncelere tahammül edebildiği kadar demokratiktir. Kin ve nefret üzerine inşa edilen hiçbir siyasal dil uzun vadede huzur üretmez.

Ne yazık ki kutuplaşmanın giderek derinleştiği bir atmosferde yaşıyoruz. Televizyon ekranlarında reyting uğruna yapılan sert tartışmalar, sosyal medyada üretilen nefret dili ve siyasi kamplaşmalar toplumun ortak aklını zedeliyor. Sürekli öfkeyle beslenen bir toplumun sağlıklı kararlar vermesi de giderek zorlaşıyor.

Şiddetin sıradanlaşması ise en tehlikeli aşamadır. Fikirlerin yerini silahların, diyalogun yerini nefretin aldığı bir ortamda kaybeden yalnızca bireyler değil, bütün toplum olur. Her cinayet, her saldırı, yalnızca bir insanın hayatını değil, ortak geleceğe olan inancı da hedef alır.

Bütün bunlara rağmen umutsuz olmak için henüz geç değil. Türkiye'nin en büyük sermayesi; sağduyusunu kaybetmemiş insanlarıdır. Sokakta, pazarda, üniversitede, fabrikada ve tarlada yaşayan milyonlarca insan olup biteni artık daha dikkatli izliyor. Bilgiye ulaşmanın kolaylaştığı bu çağda, algılar eskisi kadar kolay yönetilemiyor. Vatandaş sorguluyor, karşılaştırıyor ve hesap soruyor.

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey; daha fazla öfke değil, daha fazla akıldır. Daha fazla kutuplaşma değil, daha fazla ortak paydadır. Daha yüksek sesle bağıranlar değil, daha doğru konuşanlar bu ülkenin geleceğini belirleyecektir.

Türkiye yeniden hukuk devletini güçlendirdiğinde, ifade özgürlüğünü güvence altına aldığında ve liyakati esas alan bir yönetim anlayışını benimsediğinde, sahip olduğu potansiyel kısa sürede kendisini gösterecektir.

Çünkü bu ülke umudunu hiçbir zaman tamamen kaybetmedi. Mesele; birbirimizi rakip değil, aynı geleceği paylaşan vatandaşlar olarak görebilmektir. Gerçek değişim de tam olarak o gün başlayacaktır.